Edebiyatmış, edebiyat da zaten yoksulluğun bir arazı değil mi, geldiğin çevreden kurtulmanın en klasik yolu. Tepeden tırnağa her şeyim sahte, gerçek özüm, gerçek ben nerede peki?
Etrafımdaki her şeyin yanlış ve tamamen tesadüfi bir düzenlemenin sonucu olduğunu, benimse bunda hiçbir rolüm olmadığını keşfediyordum. Hepsi kaba saba, sefil, gürültücü ve hiç umrumda değil. Hakikat, kitap sayfalarında beyaz üzerine siyahla yazılıydı ve benim için biçilmiş kaftan gibiydi.
Kitaplar... kitaplar. Kitaplara inanıyordu, onları adeta yedirmek istiyordu bana, iki eliyle tutup kutsal kase taşır gibi getiriyordu: "Bunu daha önce okumamıştın değil mi?" Bilgime, istikbalime katkıda bulunduğunu hissediyordu. Kitapları kirletmememi, onlara saygı göstermemi istiyordu. Getirdiği kitapların beni kendisine daha da kapadığının, onlardan ve kafe-bakkallarından uzaklaştırdığının, çirkinliklerini görmeme neden olduğunun farkında değildi.