Cennet'in bana göre bir yer olmadığını söylüyordum. Oradan dönmek için öyle ağladım öyle ağladım ki halime çok kızan melekler, beni getirip Ugultulu Tepeler'in yukarılarındaki fundalığın ortasına fırlatıp attılar. Orada sevinçten haykırarak uyandım. Cennet'e gitmeyi ne kadar istiyorsam Edgar Linton'la evlenmeyi de o kadar istiyorum. Eğer şu öbür odada yatan uğursuz adam Heathcliff'i bu kadar bayağılaştırmasaydı, bu işi aklımdan bile geçirmezdim. Ama Heathcliff'le evlenmek benim de prestij kaybına uğramam demek olur. İşte bu yüzden o kendisini gerçekten nasıl sevdiğimi hiçbir zaman öğrenemeyecek. Konu yakışıklı olduğu için değil Nelly, onu kendimden bir parça olduğu için seviyorum. Onun ruhuyla benimki aynı hamurdan. Oysa Ay ışığı şimşekten buz ateşten ne kadar farklıysa Linton da bana o kadar uzak.
Küçük kız "Heathcliff yok mu?" diye sordu.
Hindly ise oğlanı o haliyle ortaya çıkarmakla küçük düşüreceğini biliyordu
"Gelebilirsin Heathcliff, gel de Bayan Catherine'e öbür hizmetçilerin yaptığı gibi hoşgeldiniz de." dedi.
Catherine arkadaşını gizlendiği yerde görür görmez boynuna sarılmak için koştu. Bir saniyede yanağına yedi sekiz öpücük kondurdu. Sonra biraz geriye çekilerek bir kahkaha attı.
"Meğer sen ne kadar esmermişsin bu ne surat." dedi.
Evin genç beyi onların ne yaptıklarıyla hic ilgilenmiyor onlar da genç beyden mümkün olduğunca uzak duruyorlardı. Pazarları kiliseye gidip gitmediklerini bile kontrol etmezdi. Sadece Joseph ve papaz çocukları kilisede göremez de gelip onu ilgisizlikle suçlarlarsa o da Heathcliff'in kırbaçlanmasını Catherine'e öğle ya da akşam yemeği verilmemesini emrederdi. Çocukların başlıca eğlencesi sabah erkenden kırlara kaçıp bütün gün dışarıda kalmaktı. Bu yüzden yedikleri cezalar onlara vız geliyordu. Papaz Catherine'e istediği kadar İncil'den ezber versin, Joseph kolları yorulana kadar Heathcliff'i pataklasın onlar yine de bir araya geldikleri anda hepsini unutuyor ve şeytani öç alma planları kurmayı da ihmal etmiyorlardı.
Yaşadıklarımı ancak benimle aynı kaderi paylaşan biri anlayabilir, her neyse! Eve girdiğim zaman saat on ikiyi vuruyordu. Yani uğultulu tepelerden buraya mil başına bir saat düşmüştü.