• 222 syf.
    ·4 günde·Beğendi
    Sabahattin Ali, acının yazarı, romanda ki betimlemeler çok güzel anlatılmış okurken zihnimde izliyormuş gibi canlandı. Yusuf'un ruh hali, çelişkileri, yaşadığı hazin son. Ve herşeye rağmen yeni bir hayata yapacağı yolculuk. Okunması gereken bir kitap diye düşünüyorum.
  • 218 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    “ne zor zamanlar geçirdik;
    şimdi her şey biraz daha kötü
    reyonlarda kararsız kaldığı için
    yoksul olduğunu anladığımız
    henüz büyük hileler yapmayı bilmeyenlerin
    biraz daha çekingen kalmasına çabalıyorum
    çabalıyorum ki
    insanlarla anlaşmak alçaklıktır
    sözlerime fazlasıyla düşman kazanmayayım
    çünkü düşmanlarımız artık bizi öldürmek yerine
    sadece yaralıyor”
    B. Parlak

    Bozkırkurdu, Hesse’nin bize birçok şeyi anlatmak için oluşturduğu bir metafor. Bir kurt-insan ama bildiğimiz dolunay gibi muayyen bir zamanda başkalaşım geçiren bir yaratık değil, yani kazın ayağa hiç öyle değil, işler de o kadar basit değil. Çünkü görüneni anlatmak nispeten kolaydır ama görünmeyeni anlatmak, hele de ayrı bir dünya olan insanın dehlizlerine girerek doğasına dair ifşaatta bulunmak, olgulardan bahsederek dış dünyaya dair eleştiriler getirmek zekâ ve çaba gerektiren zorlardan. Hesse de elinden geldiğince bu ipi göğüsleme gayretinde bulunmuş.


    Kurgudan pek bahsetmek istemiyorum, zaten bilindik olay örgülerinin olmadığı, muğlaklığın hüküm sürdüğü bir kurgusu var. Hikâyeden çok durumun ve fikirlerin, karakter aracılığıyla yansıtıldığını görüyoruz. Ayrıca da Hesse’nin kurgularını çok sevemiyorum, benim dikkatimi çeken yan genelde fikri tarafı, sorgulayışları ve farklı bakış açısı oluyor. Bu yanlar kurguya göre hep daha ağır basıyor. Burada da durum aynı. Kitabın yarısına kadar olaydan çok yoğun bir düşünsel anlatım var ve oldukça da güzel, zihin açıcıydı bu bölüm. Yarısından sonraysa başka karakterlerin de girmesiyle olaylı anlatım ön plana geçiyor. Özellikle sonlarda simgesel, gerçeküstü bir anlatımla felsefi akış tamamlanıyor ve roman son buluyor.


    Gelelim Bozkırkurdu ve fikirlerine… Bozkırkurdu’nun kurt-insan oluşumu olduğunu söylemiştik. Kurt ve insan iki farklı yönü temsil ediyor. Harry Haller roman içindeki manifesto niteliğindeki incelemeye göre her ne kadar kurt tanımlamasıyla durumu basitleştirse de, durum aslında daha derin ve karmaşık. Ancak anlatımın anlaşılır olması için de bir nebze somutlaştırılarak anlaşılır hâle getirilmesi gerekiyordu. İnsan yönü, incelikli tarafı, sevgiyi, merhameti, nezaketi temsil eden taraf. Kurt yönüyse, kin, nefret, acımasızlık ve vahşilik gibi ilkel, dürtüsel yönü, kendinden ve yaşadığından hoşnut olmayan, uzlaşmaz tarafı temsil ediyor (Psikoloji alanına ilgisi olup, bilgisi de olan arkadaşların id-ego-süperego üzerinden de güzel bir açılım yaparak farklı bir pencere açabileceklerini tahmin ediyorum). Bunun içindir ki kurt yönü üzerine düşündüğümde aklıma yazının başında paylaştığım B. Parlak’ın şiiri geldi, özellikle de “insanlarla anlaşmak alçaklıktır” dizesi. Yalnızlık, anlaşılamama, sevgisizlik ve insanların gemisini yürütmek için büründükleri maskeler, göz yummalar, bu kurt yönü besleyerek daha keskin ve radikal hâle getiriyor. Radikalleşip bağımsızlaşan kurt yönü, ıssızlaşma yönünde adımlar atarak, bir özgürlük hali olan yalnızlığı, kendi başınalık mahkumiyetine çevirerek işleri daha da içinden çıkılmaz hâle getiriyor. Böylelikle yaşamanın pek bir anlamı kalmamış oluyor.
    “Hayatın güzel olduğunu savunanlar
    Elbette hayattan hiçbir şey anlamayanlardır” (B. Parlak)
    Halbuki anlaşıldığında, ilgi-sevgi gördüğünde, cesaretini toplayıp hayata karşı önyargılarından arındığında ise kurt ehlileşip insan yönüyle kardeş kardeş geçinecek duruma geliyor.


    Haller aslında soylu bir yaşam formundan gelen, okuyan, sorgulayan, dahice fikirler ortaya koyabilen bir yazar, yani kitaptaki tanımlamayla ‘yetenekli ve aydın’ birisi. Ama O’nu çaresiz bırakan şeyin anlaşılamamak olduğunu ve gereken cesareti gösteremeyip inisiyatif alamamanın bunalımında aktif rolü olduğunu görüyorsunuz, eğer ki O’nu biraz anlayabilirseniz. Yazar da Bozkırkurdu rahatsızlığını, ancak yetenekli ve aydın kişilerde görülebilecek çağın rahatsızlığı olarak niteliyor. Düşünsel olarak kendi çağının ötesinde giden ve haliyle de anlaşılamama lanetini yaşayan aydınların, bir sonraki çağda daha fazla insan tarafından anlaşılıp eşitlendiklerini, önceki çağda o acıyı çekenler kadar ayrımsanıp öne çıkamasalar da, yeni çağda aynı acıları çeken daha büyük bir kitlenin oluştuğundan bahsolunuyor. Yine altını çizdiğim not aldığım çok noktalar var. Mesela; orta sınıf insanın, ilahi adanmışlık ve zevkperestlik arasındaki arada kalmış ılıman yaşamı, ben’in sorumluluk mecburiyeti, mizahın gücü, ben’in bütünlüğü ve ruhun hükmü gibi daha birçok farklı, çeşitli konular üzerine düşündürücü-sorgulatıcı metinler vardı. Ayrıca Haller üzerinden birçok bölümde yapılmış sert aydın eleştirileri ve özellikle son bölümde de savaş ironisi dikkat çekiciydi. Kitabı okudukça kurt-insan metaforunu daha iyi anlıyorsunuz, anladıkça da bunun aslında basit bir dikotomi olduğunu, insan denen yapının iki farklı kutuptan oluşmaktan öte, çok daha fazla kutbun olduğu derinlikli ve karmaşık bir yapı olduğunun iyice farkına varıyorsunuz.


    Hesse’nin romanlarının otobiyografik yönü var, yazarın hayatını araştırıp, eserleriyle alaka kurdukça durum daha iyi anlaşılıyor. Bu kitabınınsa olgunluk eserlerinden olduğu, dil-düşünce-anlatım yönünden daha gür bir sesin, oturmuş, yetkin bir üslubun olduğu hemen dikkat çekiyor. Sonrasında basım tarihini kontrol ettiğimde de bunun doğru olduğunu gördüm. Eserde hâkim olan o karamsarlık ile geleceğe dair inancını ve ümidini yitirmiş ruh halinin, kitabın, Hesse’nin ruhsal problemler yaşamasına neden olan savaş döneminde yazılmış olmasıyla yakından alakası vardır diye düşünüyorum. Karakter Haller’in de o ümitsiz, inancını yitirmiş tarafı savaşla ilintiliydi çünkü. Hesse bu eserinde de karakterinin yazgısını tamamlaması için doğrudan yardımda bulunuyor. Knulp’da da benzer bir destek vardı. Knulp’a tanrısal bir telkinde bulunuyordu. Burada da dişil bir Hermann olarak Haller’e ayna tutuyor ve ona yazgısını bulduruyor. Bu durum, Özel’in şiirinde dediği “…yazgım, kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.” dizesine ne kadar da uyuyor.


    Eserin sonuna da değinip bitirmek istiyorum bu uzun bahsi. Roman ilerleyip sona doğru yaklaştıkça aklıma gelen; Bozkırkurdu’nun zor geçen bir günün ardından kasvetli bir gecede uyuyakalması sonucu tüm her şeyin bir rüya dizisi olması durumuyla karşılaşırsam çok da şaşırmayacağımı ama bunun çok klişe ve basit bir son olacağını da düşündüm (elbetteki bu kadar basit olamazdı böylesi bir kitabın sonu) ya da Arka Sokaklar’ın dile düşen repliğini uyarlayarak söylersek “Adam şizofren çıktı Rıza Baba” durumu da son için mümkündü. Rahat olun, sonunu falan söylemiş değilim bunlar sadece benim hüsnü kuruntum.

    “Nasıl ki delilik yüksek bir anlamda tüm bilgeliğin başlangıcıysa, şizofreni de tüm sanatın, tüm düşlerin başlangıcıdır.”
  • .
    .
    .
    Hitler'in babası çocuğunu dövdükten sonra hırsını alamıyor, evdeki köpeği bile dövüyordu. Eğer şiddet uygulanılan kişiler mutlu ve huzurlu kişiler olsaydı dünyanın en mutluluk veren insanı Hitler olurdu. Ama maalesef, şiddeti en üst noktada tadan küçük Adolf, insanlığa bir kâbus hazırlayan ruha sahip oldu ve dünya tarihinin en nefret edilen insanı, dayak yiyerek yetişti.

    Adım adım bakacak olursak; bu çocuk doğduğu gün insan öldürmeye planlanmış bir karabasan ruhuna sahip değildi. Kendisine yaşatılanlar onu insana karşı duyarsız, acımasız bir his yoksunu haline getirdi.
    6 milyon Yahudi'yi katleden Adolf Hitler'in çocukluk yıllarında yaşadığı olayların, çocuklarını ceza ile terbiye edeceğini düşünen anne-babaların mutlaka bilmesi gereken bilgileri barındırdığını söyleyebiliriz:
    Führer Adolf Hitler, 20 Nisan 1889'da küçük bir kasabada dünyaya gelmiş ve hayatının yalnızca ilk üç yılını burada geçirmesine rağmen ruhu bu evde kapkara hale getirilmiştir. Adolf Hlitler'in doğduğu şehre 'kara şehir' veya 'kahverengi şehir' adı verilmektedir.
    Hitlerin babası çocuğunu ceza ve şiddet ile terbiye edeceğine öylesine inanmaktadır ki, küçük çocuğunun en ufak hatasını, en acımasız ceza yöntemleri ile durdurmaya çalışmaktadır. Babası korku dolu ve itaat edici bir ruha kavuşması için küçük çocuğunu korku dolu bir evde yetiştirmişti.

    Hitler ailesi, Adolf üç yaşına gelince Leondinge yerleşmişti. Adolf'un zamanında babasından defalarca dayak yediği salon bugün tabut doludur. Hitler'in anne ve babası, Klara ve Alois Hitler, çocuklarını korku ile kendilerine itaat edici hale getirmek için en acımasız yöntemleri 'çocuklarının iyiliği için' uyguluyorlardı.
    Baba Alois Hitler, tipik 19. yüzyıl babaları gibi dayakçı bir babaydı. Onu genelden ayıransa, daha doğumundan itibaren bir utançla damgalanmış olması; dünyaya gözlerini köylü bir kızın gayrimeşru çocuğu olarak açması idi. 39 yaşına kadar annesinin soyadı olan Schicklgruber'i kullanan Alois, daha sonra üvey babasının adı olan Hitler'i kullanmaya başlamıştı. İşte Adolf'un babası böylesi bir ruh hali ile yaşama başlamış, bu da onda yaşama ve insanlara karşı acımasızlığı beraberinde getirmişti.
    Hitler'in annesi Klara Poelzl, Aloisin üçüncü eşiydi. Evlilikleri çok özensizce gerçekleşmişti. Adolf, babası 51 yaşindayken doğmuştu. Çocukluğunda Adolf'a arkadaş ve akraba çevresi 'adi' diye hitap ediyordu. Aile ise çocuklarını öylesine özenle yetiştirmek istiyorlardı ki Adolf ismini koydular Adolf Hitler, 'asil kurt' demekti.
    Kendisi dayaklar içinde adam edilmeye çalışılan Adolf, daha küçük yaşlardayken sessizlik içinde acı çekmeyi öğgrenmişti. Acılar içinde yaşayarak gözyaşı akıtmamayı öğrenmişti. Ağlamak yasaktı evde. O yüzden acılar çok daha can yakıcı oluyordu. Duyguyu dışa vuramamak, Adolf'un duyarsızlaşmasını daha da artırdı. Evde şiddet o kadar hakimdi ki, evin küçük köpeği bile babası tarafindan dövülüyordu. Köpek, dayağın acısı ile altını ıslatmaya başlayınca, tekme vurularak dışarı atılıyordu...
    Hitler'in hayat hikáyesini yazan John Toland'a göre; Hitler, bir gün babasından dayak yediğinde ondan hiç ağlamayarak öç almaya karar vermişti. Tek yaptığı, sopanın sırtına kaç kez inip kalktığını saymak olmuştu. Bu hal ise babayı daha da çılgına çevirmiş, kırbaç darbelerini daha kuvvetli vurarak çocuğu pes ettirmeye çalışmıştı. Ama Adolf'un yediği her bir kırbaç darbesi artık derisini duyarsızlaştırdığı gibi, kalbini de duyarsızlaştırmıştı... Bir süre sonra kendisine 'adi' diye hitap edilen Adolf, acıyı duymayan ve his dünyası yok olan bir ölüm makinesine dönmüştü...
  • Öyle 1 ruh hali içindeyim ki, yoldan geçen 1ini durdurup "Sence ben sevilmeyecek 1 insan mıyım?" diye sorasım var..
  • Acı çeken ve ya kederlenen bir insandan çok, belirli birtakım sırlara vakıf olmuş ve bunun heyecanına dayanamamış insanların ruh hali içinde, sessizce ağlıyordu.
    Yılmaz Yunak
    Sayfa 182 - Hemen Kitap
  • Müziğin ruhu yüceltmekten çok baştan çıkaran bir etkisi var.
  • Mutlu olmak isteyen birinin ilk yapması gereken mutluluğun genel bir ruh hali olduğunu kabul etmesidir. Mutluluk, her dakika bir şeyler yapmak değil, genel olarak yaşamının tüm alanında kendine yetebilmek ve keyif alabilmektir.