Hayat bazı insanların sırtına bazen taşıyabileceğinden fazla yük yükleyebilir. Bu insanların ortak özelliği nedir bilir misiniz? Ben biliyorm. Tebessüm. Tebessüm onların içindeki yükü maskeleyen bir kukladır. İçine gömer yaşadıklarını, dışardan bakanlar onları sanki peri padişahının çocuğu zanneder. Ama onlar o yüklerin altında o kadar ezilirler ki ve notre dame'ın kamburunda ki Quasimodo gibi iki büklüm olurlar. Derseniz ki bu kadar yükleri varken nasıl gülmeyi başarıyorlar. Onun sırrı da vücut kısımları yere baksa da başlarını kaldırıp gökyüzüne bakmayı asla unutmazlar. Gökyüzünden alırlar yüzlerin de ki ay ışı kadar güzel gülümsemeyi.
Hava bozuk ise işte o insanlar için zaman zorlu geçer. İçlerinde ki yükün karanlığını kaplayacak aydınlığı bulamadıkları zaman o yük havanın karanlığı ile birlikte daha da çok biner omuzlarına. İşte çıkılmaz hale gelince hayat, tam düşecekken insan bir melek gelir ve elinden tutar. İçinde ki karanlığı aydınlatması için güneş çıkarır havada. Bu güneş hiç batmaz. İnsanın içindeki yükü hafifletir. Bir de bakmış ki hiç yük kalmamış. Gülücükleri artık içindeki karanlığı örtmek için değil hem kendini hem meleği mutlu etmek için atar.
Gün gelir melek insanın hayatından çıkmak ister. Benim başka yerlerede aydınlık götürmem lazım der. İnsan korkar o zaman. Ya tekrar kambur olursam. Ya gerçek gülüşümü kaybedersem der. Melek ona şu cevabı verir. Evet ben hayatından gittiğim zaman tekrar kamburlaşıcaksın lakin artık içinde güneşleri doğurmayı sen de denemelisin. Denedikçe içinde güneşler çıkmaya başlayacak ve sen artık kendi yükünü o çıkardığın güneşle hafifleteceksin.
Melek gider insan tekrar kamburlaşır. İçindeki ışıkları yakmayı dener. İlk gün yanmaz ışıklar. Yüklerden ruhu dar gelmeye başlar insanın. İkinci gün hafif bir kıvılcım oluşmaya