Lütuftu. Yıllarca kelimeleri kovaladım. Bin bir lisan, bin bir bilmece demekti. Aradım, durdum. Halime izah, ruhuma sekinet verecek, tek bir kelime, yani lütuf, bulamadım. Meğer her halin izahı, hiçbir şeyin içinde saklıymış, geç oldu, ama anladım.
Hiç.
Varlığın sınırında, yokluğu kovalamak.
Hiç.
Var olmanın yükünü, rıhtımda indirip, yoklukla deryaya açılmak.
Sahi, nedir hiç? Tek bir kelime. İzahı ne kadar da zor.
Ne yapıyorsun?
Hiç.
Ama işte bir şey yapıyorsun. En basitinden, oturuyorsun. Ya da düşünüyorsun. Oysa düşünmek, köklü bir eylemdir. Peki ama neden, hiç, diyorsun? İnsan kolay kolay hiçliğin kanatları altına sığınmaz, bilirim. İnsan en çok var olduğu noktada, hiçlikle yıkanıyorsa, sigarayı nereye basmalı. Küllüğe mi; yoksa yanmaktan kül olmuş, yüreğe mi? Sigarayı nereye basmalı? Dumanının bile izahat aradığı noktada, hangi savruk rüzgar, esmeye yeltenir ki şimdi? Rüzgarın bile kulağı, çıkacak seste, kılını kıpırdatmıyor.
Ey, hiçlik! Dilinin kıvrımında tüm harfler, kelime olmak için can çekişiyorlar. Ey, bağrını hiçliğe hapsetmiş! Kelebeklerin kanadında kor, sana doğru uçuyorlar. Binbir harfin oluşturduğu, tek bir kelimen için sana yalvarıyorlar. Sırtında pamuk eller, şefkatini olancalığıyla sana veriyor.
Ey, kelime! Ey, hiçliğin yurdunda savrulan ses! Ey, halini bedbaht eden nefes! Söyleyin, hiçliğin manası sizde mi gizlidir? Ciğerlerimde hiçlik türküleri. En yanık sesleriyle, orayı deliyorlar. Ey, kadim arkadaşım; ey, içinde boğulduğum deniz; ey, hasretine tutuştuğum sıla; ey, kör kuyuların biricik ışığı, söyle, söyle ki, sussun tüm kelimeler, sen söyle, açılsın tüm yollar, açılsın gokyüzü ve güneş tüm samimiyetiyle ısıtsın içimizi, söyle, hiç olan gerçekten hiç midir, yoksa hiçlik aslında çokluk mudur?