• Günler sürekli kötüye gidiyordu.
  • İnsan, göre göre kötülüklere alışır, yapılanları boş verir; öİnsan, göre göre kötülüklere alışır, yapılanları boş verir; önce yapılan kötülükleri onaylamaya başlar, sonunda kendisi de yapar.
    Hiç durmadan utanç verici ve sonu gelmeyen uzlaşmalarla lekelenen ruh zamanla pörsür, asil düşüncelerin zembereği paslanır, bayağılığın zıvanaları yıpranır ve kendi kendine dönüp durur.
    Karakterler gevşer, yetenekler yozlaşır.” yapılan kötülükleri onaylamaya başlar, sonunda kendisi de yapar. Hiç durmadan utanç verici ve sonu gelmeyen uzlaşmalarla lekelenen ruh zamanla pörsür, asil düşüncelerin zembereği paslanır, bayağılığın zıvanaları yıpranır ve kendi kendine dönüp durur. Karakterler gevşer, yetenekler yozlaşır.”

    Alışmak her zaman için olumlu yönü olan bir şey değildir. Bir insana alışmak iyidir evet, sevdiğin insana, insanlara, canlılara, onlarla arandaki iletişime, sevgiye, saygıya, hoşgörüye, güzelliklere. Bunların getirdiği rutine alışmak. Bu rutin topyekün olumsuz olarak nitelenebilecek bir şey değildir.

    Ama alışmak bu kadar masum değildir her zaman. İnsan kötülüğe de alışabilir.Kötülük yapmaya alışabilir. Vicdanının her gün bir mum gibi erimesine alışabilir. Çevresindeki kötülüklere alışabilir. Bu kötülüklere karşı tepki verilmemesine alışabilir. Bu kötülüklerin sıradan bir hal almasına alışabilir. Ucu kendine, kendi muhitine, kendi sevdiklerine dokunmadıkça bu kötülüklere ses çıkarmamaya alışabilir. Herşeyin kendi dışında gelişmesine, politikacıların, şirketlerin, lobilerin elinde oyuncak olmaya alışabilir. Zorbalığa alışabilir. Diktatörlüğe alışabilir. Teröre alışabilir. Şiddete, tacize, tecavüze alışabilir.

    Doğanın en bencil canlısı beşeriyet ve insan kızı kötü olan her şeye akıl almaz bir hızda alışabilir. Bu kahrolası yeteneğe sahip tek canlı türüdür.

    Esasında toplumunun bazı yönlerini çok iyi bilen ve bunlar üstünden her türlü algı operasyonlarını kuranlar da tabii ki bunca acı ve ölüm arasında “alışın” diyebiliyorlar. Futürsuzca alışın kelimesini kullanabiliyorlar. Bunun karşılığının bu toplumda fazlasıyla olduğunu biliyorlar.

    Bazı insanlar bazı amaçlarına ulaşana kadar bunlar olacak diyorlar. Bu amaçlar sizin iyiliğiniz için, o yüzden alışmanızda fayda var, özveri gösterin diyorlar. Kötülüğe alışın diyorlar. Kötülük bir süre daha hakim olsun, yoksa iyiye ulaşamazsınız diyorlar. Oysa iyi dedikleri, sadece kendi iyilikleri, geniş halk kitlelerin iyiliği değil. Sadece onların uygun gördüğü, sınırlarını çizdiği iyilik.
  • 230 syf.
    ·Beğendi·10/10
    barbarlık dini

    kitaptan öğrendiğimiz en önemli konu kilise ve papalık kurumlarının kendi halkları üzerinde ne denli barbar, vahşi ve acımasız olduğu.

    kilise beğenmediği adamları en sonunda gözünün üstünde kaşın var diyerek yakılarak idama bile gönderebilmiş.

    doğrusu adam yakma veya en vahşi işkencelerle öldürme bu barbar kilise çetesi için doğal ve rutin bir faaliyet olmuş. yavaş yavaş insan kızartma şeklinde de işkenceleri var bu din(!) adamlarının!

    kitap hıristiyanlığı, kurumlarını, vatikanı ve diğer unsurları öyle güzel ele almış ki neredeyse bir çırpıda avrupa ve hıristiyanlık tarihini basitçe öğrenebiliyorsunuz.

    tabi bunda batının ve hıristiyanlığın tarihini kendilerinden bile iyi bilen aytunç altındal farkı büyük paya sahip.


    aforoz piyasası

    bu din adamlarının en önemli bir başka özelliğinin de dogmacılık. kendilerince bir şey ortaya atıyorlar, sonra bunun aksini iddia edeni aforoz ediyorlar.

    tabii bu aforoz denen şey epey korkutucu bir olay. bu haydut kilise sizi bir kere aforoz etti mi tüm malınıza, varlığınıza el koyuyor, adınızın anılmasını, sizinle görüşülmesini, size yardım edilmesini külliyen yasaklıyor, varsa adınızı kitaplardan sildiriyor. bazen bu işi sırf para kazanmak için gıcık olduğu zengin kişilere de uygulamışlar. günümüzde hıristiyanlığın kendi tarihindeki bazı kişileri bile yok kabul ettiğini görüyoruz. yani kilise sana bir kere, sen aslında yoksun, dedi mi o artık mesele kapanmıştır!

    bu dinsiz din adamlarında garabet o kadar büyük ki, 150 yıl kadar alınan önce alınan bir "karar"la papalar yanılmaz ilan edilmişler!

    adam yanlışlıkla yanlış bir şey dese şeriat oluyor. ondan sonra 2 milyar insan gelsin de bu yeni şeriata uysun bakalım!

    "türkler 1915 1923 yılları arasında 8 milyon hıristiyanı katletti."

    papa ii. john paul'un bizim kurtuluş savaşımız için 20 kasım 2000'de bize attığı üstteki iftirayı bu "papaların yanılmazlığı" kararı ile değerlendirin bakalım ortaya ne çıkıyor! adamlar ilah olmuş bizim haberimiz yok!


    vatikan'ın cinsel sapıkları

    bu ruhban çetesinin evlilik hakkındaki mottosu şu: "evlenmektense yakılarak ölmek daha iyidir."

    bu tür saçmasapan dogmalar yüzünden vatikan ve papalığın cinsel sapkınlarla dolu olması da başka bir temel özelliği! binlerce sayıda çocuğa yapılan ve hala yapılmakta olan tecavüzlerden tutun, ter türlü sapkınlık ve melanet papalara kadar uzanmış durumda.

    işi o kadar büyütmüşler ki, uzakdoğudan kaçırılan binlerce çocuğu avrupa'ya getirip bu sözde din adamlarına ve bir kısım iş adamlarına pazarlayan seks şebekeleri var. öyle ki türkiye'den bazı iş adamları da bu çocukları kirletmek için iş gezisi kılıfıyla birkaç günlüğüne avrupa ziyaretleri yapıyorlar.

    şimdi avrupa'ya giden suriyeli göçmenlerden kaybolan binlerce çocuk kimbilir hangi kirli ellerde pazarlanıyor!


    hıristiyanlık a.ş.

    altındal, tapınak şövalyelerini, opus dei gibi tarikatları da çok güzel ayrıntılandırmış.

    sonuç olarak bu elemanlar din kisvesinde zorba bir şirket kurmuşlar. kendi halkları dahil, dünyadaki birkaç milyar insanı da boyunduruk altına alıp sadece ve sadece kendi dünyevi çıkarları için keyiflerince yönetiyorlar.

    hem zorla din satıyorlar, hem de dokunulmazlar ve hatta devlet başkanları dahi bağlılarından olunca devlet üstü bile sayılabilirler.

    bunun dışında "ermeni meselesi" gibi bazı güncel meselelere de analitik bakış açısıyla kitapta güzel çözümler önerilmiş.

    kitap o kadar dolu ki aslında özet geçmek bile zor. her sayfasından bir başlık çıkabilir!
  • Çocukken bir arkadaşım vardı sadece ön dişlerini fırçalardı.Arka taraftaki dişler nasılsa fazla gözükmüyor diye. O zamanlar garip geliyordu bu davranışı ama neden öyle yaptığını şimdi anlıyorum. Çürümeyi kimsenin taktığı yok aslında, çürümekten zevk alıyoruz. Yeter ki o çürükler görünür bir yerde olmasın. Bize bir şey ögretebilecek tek hoca var, utanc. Yirmi küsür yıl okuduk, yüzlerce hoca gördük,hangileri aklımızda kaldı, bizi en çok utandıranlar. Bütün sınıfın önünde yüzün kızardığında aldığın dersi en süper okullarda bile alamazsın.Sınıfın en tembeli bile olsan orada idrak edilmesi güç bir sırra vakıf oluyorsun çünkü.Esaslı bir bok yediğinde,çürükler ortaya çıktığında yani, bütün toplumun sana karşı nasıl tek yumruk olduğunu orada öğreniyorsun. Toplum derken anne baba da buna dahil.
    En sevilen haber ne, çocuğunu kolundan tutup polise teslim eden baba. Yahut çocuğunu polisin elinden alıp dövmeye devam eden anne.Gazetecilerin kafası genelde az çalışır. Çok fazla bilgi akışı var çünkü; motor hararet yapıyor, sentez yeteneklerini kaybediyorlar. Ama bu mesleki deformasyona rağmen bütün basın mensuplarının çözdüğü bir sır var. En sahici hikayenin en çürük hikaye olduğu sırrı. Çocuğunu polise teslim eden ana baba haberinin neden rağbet gördügünü çok iyi biliyorlar. Karısını polise teslim eden koca haberi böyle rağbet görmez ama. Kocasını ele veren kadın haberi de.Hırsızın karısıdır artık o yahut katilin kocasıdır.Doğal suç ortağıdır. O ittifakı hiçbir ihanet bozamaz, hiçbir devlet bozamaz. Çünkü evliliğin temel prensibi bu, yardım ve yataklık etmek.Belki de insanlar topluma karışmak için değil, topluma karşı iki kişilik bir savunma hattı kurmak için evleniyorlardır. Belki de çürümeyi paylaşmak için.Kim bilir. Bir seferinde evlilik teklif etmiştim. Evet ya da hayır gibi rutin bir cevap bekliyordum ama başka bir soruyla karşılaşmıştım. Neden? Beraber çürümek yalnız çürümekten iyidir. Bunun içindi. Bunu söyledikten sonra kabul etmesi zor tabi..

    Emrah Serbes
  • Şehir, evlerin kustuğu insanlarla birlikte rutin bestesini icra ediyordu. İnsanlar bu bestenin nağmelerindendi, diğer seslerle birlikte. Araba kornaları, egzoz sesleri, sirenler, müzik gürültüleri, kahkaha ve çığlıklar ve diğer ara sesler… Yine böyle bir zamandı. Yolu adımlıyordu. Duyduğu yoğun gürültü O’na hiç dinmeyecek bir fırtınadaymış gibi geliyordu. Sanki kıyısı görünmeyen bir suda yüzme hissi… İnsanlarsa hiç umursamaz bir tavırda yürüyorlardı sağında solunda önünde arkasında. Bazılarının acelesi vardı, bazılarıysa kendi aralarında güle-eğlene, bağıra-çağıra ilerliyorlardı.

    -Efendim biliyor musunuz 10 Nisan’da Olay Ufku Teleskopu Projesi’yle bir araştırma grubu canlı yayında kara deliklerle alakalı önemli açıklamalar yapacaklarmış. İlk kez bir kara deliğin fotoğrafının yayınlanacağının tahmininde bulunuluyor...

    Az gerisinde yürüyenlerden işittikleriydi bunlar. İnanası gelmedi, hiç gerçekçi diyaloglar değil. “Ya bırak Allah’ını seversen ya” dedi. Adımlarını sıklaştırdı. Öndekileri işitti bu kez.

    -Hacı bu doların ateşi n’olacak ya? 10-12 lirayı görecek diyolar. Yatırımcıyı çekmek için küçük bi çıktı-indi yapacaklarmış, haberin var mı durumlardan?...

    Bu daha makul geldi. Ama artık sıkıldı gün boyu duyduğu bu muhabbetlerden, adımlarını daha hızlandırıp onları da geçti. Böylesi daha iyi oldu, şimdi kimseyi anlayacak kadar duymuyordu. Az ilerde lambaları fazlasıyla aydınlatılmış, ışıkları kaldırımlara taşan bir dükkân dikkatini çekti. Camda büyük puntolarla “Dev Kampanya – 3 AL 2 ÖDE” yazıyordu. Kendi kendine mırıldandı; ”Dur bi hele. Daha geçen gün aldıklarım bitmedi, koyduk kenara öylece duruyorlar.” Tam o esnada yakınlarında yavaş giden bir arabanın (-Araba marka adı verebiliyor muyuz, reklama giriyor mu? -Sen devam et biz o kısmı montajla atarız. -Peki) teybinden gelen yüksek sesli müziği işitti. “Çok az yaşanırmış böylesi aşklar / Unuttum diyorken yeniden başlar / Süzülürken birden gözümden yaşlar / Dün gece aklımda yine sen vardın” Kim bilir ne derdi var? Baksana ağır makamda yola yoldaş olmuş.

    -Şadan abiiii

    Tüh be yine yakalandık. -N'aber Halil?

    -İyidir abi, epeydir göremiyoruz seni, pek lokale uğradığın yok, hayırdır, iyisin inşallah?

    -İyi, iyi n’olsun be oğlum. Aynı işte yaşamaya, yaşlanmaya devam ediyoruz. İş-güç bir şekilde sürüyor kavgamız. Yorgun oluyorum bu sıra pek çıkmıyorum dışarı.

    -Abi geçen akşam Sadık seni Boztepe yolunda görmüş.

    Hay ben o Sadık’ın… - Bazen nefes almaya atıyorum işte kendimi dışarı, odur.

    -Sen iyi ol da abi yine uğrarsın mühim değil. Ama çok da özletme kendini. Arkadaşlarla bol bol kulağını çınlatıyoruz. Senin muhabbetin başka oluyor.

    -Eyvallah, eksik olmayın, uğrarım bir ara.

    Uzaklaşırken biraz mahcup “hay Allah!” dedi, “Doğrusunu söylesene be arkadaş, ayıp oldu çocuğa da” -Anlar mıydı ki acaba? “Ya boş ver abi, o hepimizde oluyor” deseydi? -Böyle daha mı iyi oldu sanki? Dostlarını ihmal eden yalancı durumuna düştün. -Düştüysem düştüm ne yapalım, artık oldu bi kere. Galiba Serap’ın dediği gibi insanları ihmal ediyorum. -Ben demiştim. -Off yine başlama Serap. Bir filmde görmüştüm, bu cümleyle cinayet işliyorlardı. -Hah sen anca dalga geç. -Ne yapayım hayat ciddiye alınmayacak kadar gerçek. Hem böyle zaman daha çabuk geçiyor. -Bak hâlâ devam ediyor. -İyi be tamam, varken aklımı delerdin, serapken yine görevini layıkıyla yerine getiriyorsun. -Tamam Şadan Efendi, zaten biz seninle hiç aynı evin terliği olamadık. -Terlik mi? Hiç öyle düşünmemiştim bak. -Zaten sen bir tek kendine ciddi oldun, bize gelince hep dalga dümen. Ben gidiyorum, ne halin varsa gör. -Bu kaçıncı oldu Serap…

    Kafasını diğer yana çevirdi hayıflanarak -Böyle giderse kafayı yemen yakındır Şadan Efendi. Söylene söylene ilerlerken bir başka arabadan gelen radyo sesini işitti;

    “İyi geceler gönül dostları. Ben buradaysam siz de oradasınız demektir. Siz varsanız ben de varım demektir. Bu da en azından önemli bir sorunu çözüyor. Hâlâ vakit var, birbirimize mukayyet olalım.”

    Bu Yalnız Kaptan’ın programı… Hem de yeni başlıyor. Demek ki saat 11 olmuş vay anasını, iki saattir yürüyor muyum ben şimdi? Zaman ne ara geçti bu kadar? -Hangi zaman? Arabaya gidip sorsan bir şeyin geçtiği yok. Sen onu gel bir de şimdi ağrı hissetmeye başladığım ayaklarıma sor. -Ayağın bilinci olur mu be? -Demek ki yorulduğunu bildirecek kadar varmış. Off yine evi sırtında kaplumbağa gibi yorgun ve ağır hissediyorum kendimi, beynim sürekli başımda. -Sen yine iyisin evi Nepal'de kalmış Slovakyalı salyangoz varmış. -Ulan sen benden de deli çıktın ha, bi sus tamam.

    Sonunda evleri, dükkânları bitirip gürültünün uzaklaştığı bir zamanda Boztepe’ye geldi. Burası mı sakindi, vakit mi sükûnete dahildi yoksa bu Şadan’ın yaşadığı sakin bir ‘süre’ miydi? orası bilinemedi.

    -N’aber Gece?

    Gece kafasını hafif çevirip tek kaşını kaldırarak baktı, umursamayıp önüne döndü. Paslı tenekenin içindeki alevi harlamakla meşguldü o an.

    -Yine bu geldi diyorsundur belki de içinden. Gerçi ben senin hiç konuştuğunu duymadım ya… Ne yapayım be oğlum? Eve sığamıyorum, kendimi dışarı atıyorum, bi bakıyorum yol beni buraya getirmiş. Aslına bakarsan iyi ki de öyle oluyor. Yoksa az daha devam etsem kafayı yeme ihtimalim yüksek. Gürültüden bıktım. Dışarıdaki konuşulanlardan, içerideki konuşulanlardan… Hem sen ne güzel konuşmuyorsun bak. Millet sana boşa Gece dememiş. Sakinsin ve karanlık… Dinliyorsun ama tek kaşın yukarıda bakıyorsun. Sükûnettesin ama tekinsiz…

    Gece yine döndü baktı tek kaş yukarıda, sonra tekrar önüne odaklandı.

    -Tamam, tamam az şurada durayım, dinleneyim giderim merak etme.

    Uzun bir süre sükûnete dahil oldu, aslında kendini daha çok dinledi.
    “ ’Seni düşünmek bana güç verecek’ diyeceği bir şeyi olmalı insanın hayatta” diye mırıldandı çok sonra.

    Kalkıp yola koyuldu.

    Birazdan gün doğacak…
  • Bir seferinde evlilik teklif etmiştim.Evet ya da hayır gibi rutin bir cevap bekliyordum,ama başka bir soruyla karşılaştım:”Neden?”Beraber çürümek yalnız çürümekten iyidir.Bunun içindi. Bunu söyledikten sonra kabul ettirmesi zor tabii.