Bu dokunaklı romanda, Sone ve Zeke’nin gözünden aktarılan duygular ve iç çatışmalar sayesinde, yaşlılar, aile bağları ve arkadaşlık üzerine derin düşüncelere dalıyoruz.
Sone’nin Hikayesi:
12 yaşındaki Sone, annesi Julia ve küçük kız kardeşiyle birlikte dedesinin yanına taşınır. Annesi, uzun süredir dedesiyle görüşmese de, babasını yalnız bırakmamak için bu kararı alır. Dedesinin eski görkemli elma bahçesi yok olmuş; geriye sadece yadigar bir elma ağacı kalmıştır. Sone, dedesini ve bu son elma ağacını korumak için çabalar.
Zeke’nin Hikayesi:
Zeke, evde eğitim görmüş, okulda arkadaş edinmekte zorlanan ve babasının sıkı çevreci kuralları nedeniyle kendini yalnız hisseden bir çocuktur. Babası, kasabada “Ağaçlara Sarılan Çevre Dostu Adam” olarak tanınsa da, Zeke bu durumun dikkat çekmesinden ve insanların ona garip bakmasından endişe duyar.
Öğretmenlerinin verdiği ödev kapsamında, öğrencilerden yaşlı bir aile üyesiyle röportaj yapmaları istenir. Eski Afrika atasözü “Yaşlı bir kimse öldüğünde bir kütüphane yanar” sözünden ilham alınarak verilen bu ödev, Sone ve Zeke’yi bir araya getirir. İkisi de aynı kişiyi seçip ortak bir çalışma yapmaya başlar. Sone’nin çekingenliği ve Zeke’nin cesur soruları, dedeyle yapılan sohbette yıllardır saklı kalan sırları ve acıları gün yüzüne çıkarır. Bu süreç, her iki karakteri de hayatlarını sorgulamaya ve değişmeye iter.
Bu kitap, yaşlılarla kurulan ilişkileri ve aile bağlarını ele alış biçimiyle beni derinden etkiledi. “Yaşlı bir kimse öldüğünde bir kütüphane yanar” atasözü etrafında şekillenen anlatım, düşündürücü ve dokunaklıydı. Zeke’nin içsel çatışmaları ve ailesiyle mücadelesi oldukça gerçekçiydi. Özellikle çocukların, aile beklentileri ile okul arkadaşlıkları arasında denge kurma çabası kitabın en çarpıcı temalarından biri. Bu