ruzuşeb

Allah ve Resûlüne karşı gönlünüzde sevgi besliyorsanız, isimleri anıldığında sesiniz titriyorsa, gözünüz yaşarıyorsa, burnunuzun direkleri sızlıyorsa Allah ve Resûlü de sizi seviyor demektir. Kim ki Allah ve Resûlünü çok içten seviyor ve bunu derinden hissediyorsa, bilsin ki Allah ve Resûlü de kendisini seviyor. Allah ve Resûlünü sevmek onlar tarafından sevildiğimize delâlettir. Onlar tarafından sevilmeden onları sevmemiz mümkün değildir. Hep söylendiği gibi sevgi, yukarıdan aşağıya rahmet gibi yağar. Aşağıdan yukarıya bitki gibi çıkmaz. Çünkü hiçbir bitki yukarıya ve yukarılığa ulaşamaz.
Reklam
Bir de "Gül kokusu Resûlullah Efendimize âittir." diye bir söz var. Söz doğru. Anlaşılma yanlış. Bizim Türkçe'de "çiçek" dediğimiz güzelliklerin Farçası "gül"dür. Yani Farsça'da gül, çiçek demektir. bizim gül dediğimiz çiçeğe Farsça'da "verd" denir. Dolayısıyla, Efendimizin kokusu gül çiçeğinin değil bütün çiçeklerin kokusudur. Daha doğrusu bütün çiçekler o güzel kokularını, o güzeller güzeli Fahr-i Kâinat Efendimizin o güzel kokusundan "şemme-i Muhammedî"den almışlardır, her çiçek kokladığımızda Efendimizin kokusunu alıp O'na salât ü selâmlar ederiz.
Habîb ise, "istemeden verilen" demektir. Efendimiz hayatı boyunca istememiş, istemesine gerek duyulmadan her bir şeyi karşılanmıştır. Kendi adına bir beklenti içinde olmamış, hep "Allah, Allah!" demiştir. Tâif'e gidişini, Tâif'te gördüğü muâmeleyi ve sonrasında ellerini kaldırıp kendisine o insanlık dışı muâmeleyi revâ görenler hakkındaki af ve merhamet talep eden yakarışını hatırlayın. Derdi hep ümmeti olmuştur. Efendimiz ömür boyu içinde olduğu hâl îtibârıyla Habîbullah'tır, Allah'ın sevgisine, aşkına liyâkatli olmuştur.
Allah'ın "Kün!" emriyle var olan insan şeklindeki Nûr-ı Muhammedî hemen şöyle demiştir: Lâ ilâhe ilallah- Allah'tan başka tanrı yoktur!" Allahu Zülcelâl bunu şöyle devam ettirmişti,r: "Muahmmedün Resûlullah!" Burada bir incelik var: "Lâ ilâhe illallah" kelime--i tayyibesi mahlûk sözüdür. "Muhammedün Resûlullah" sözü ise Hâlık'ın sözüdür. O Hâlık-ı Zülcelâl'in arz üzerindeki halîfesi olan insan, kendisini halîfe tâyin edenin yaptığı gibi "Muhammedü'n Resûlullah" demelidir ki halîfetullah olmayı hem hak etsin, hem idrâk...
Hz. Resûlullah'ın kâli, söyledikleri şerîattır, hâli tarîkattır, sırrı ise hakîkattir. O sırra aşina olup şerîatten uzaklaşmamak da mârifettir. (Efendimizin, Mirâc hakîkatinden sonra bile şerîatten uzaklaşmaması...) Gelin görün ki, hem toplum hem de Müslümanlar olarak bu hallerden ve dilden uzaklaşmışız. Dolayısıyla ne Efendimizi, ne şerîatı, ne de tasavvufu anlayabiliyoruz. Şerîat derken el kesmeyi ve recmi (taşlamayı), tasavvuf ve tarîkat derken de bilmem hangi ekolü anlıyoruz. Sanılıyor ki şerîat, tarîkat ve hakîkat birbirinden kopuk kompartımanlardır. Bu yanlış telakkî, biraz da Batılı bir zihne ve eğitime sahip olmaktan doğuyor. Mehmed Zâhid Kotku Efendi'nin anlatıldığı bir kitaba Görünmeyen Üniversite ismi verilmiş. Ne kadar haklı ve doğru bir isimlendirme! Görünmeyen esaslı üniversitelerin kapısından ayrıldığımız günden bu yana zihinlerimiz ve kalplerimiz çoraklaşmıştır.
Reklam