Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Dijitalleşme, iletişim gürültüsünü yükseltti. Sadece sessizliği bir kenara atmakla kalmadı, bilakis dokunma duygusunu,
maddi olanı, kokulan, kokulu renkleri, her şeyden önce de toprağın ağırlığını yok etti. Human [insan] humusa, toprağa geri dönüyor. Toprak bizi mutlu eden rezonans
alanımızdır. Eğer toprağı terk edersek mutluluk da bizi terk eder.
Hayatta kalma histerisiyle yaşayan bir toplum ne yaşamayı ne de ölmeyi beceren bir Ölü Olmayanlar Toplumu'dur. Freud da “Savaş ve Ölüm Üzerine Güncel Düşünceler” adlı denemesini şu cümleyle noktalarken, hayatta kalmanın fatal diyalektiğinin farkındaydı: “Si vis vitam, para mortem*- Hayatı yaşamak istiyorsan, ölüme hazırlan.” Demek ki hayatın bir ölmemişlik kalıbında donmaması için ölüme daha çok yer açmak gerekiyor.
Kapitalist ekonomi hayatta kalmayı mutlaklaştırır. Meselesi iyi yaşamak değildir. Daha çok sermayenin daha çok hayat doğuracağı, yaşama yeteneğini artıracağı yanılsamasından beslenir.
Hayat ve ölüm arasındaki katı, toptancı ayrım, hayatın bizzat kendisini tekinsiz bir donukluğa mahkûm eder. İyi yaşama endişesi hayatta kalma histerisine dönüşür. Hayatın biyolojik, vital süreçlere indirgenmesi hayatın kendisini çıplaklaştırır.