• Yazar: Kadimce
    Hikaye Adı : Kız Kulesi
    Link: #31078975
    Müzik Parçası : Karışık (5 ayrı parça)

    1) Yanni-The Rain Must Fall - https://www.youtube.com/watch?v=Iq3zo432sAU
    2) Metallica–Orion - https://www.youtube.com/watch?v=c8qrwON1-zE
    3) Daft Punk–Veridis Quo - https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc
    4) Camel–Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s
    5) Astor Piazzolla–Oblivion - https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NL

    “1. Bölüm”

    Sessizlik bu gece bizden yanaydı yada öğle görünüyor olmalıydı. Yavaş yavaş adımlar atıyorduk sanki bir daha yürüyemeyecek bir özlem vardı içimizde. Renkler, yıldızlar, parlak ışıklar ardımızdan gelen yada bizi izleyen sağlı sollu kafeteryalardan gelen farklı müzikler.

    En son dikkatimi çeken hemen köşe de ki mistik kokulu müziği ile beni her seferinde hayrete düşüren o masumca piyanonun tek tek seçilerek tuşlarına basıldığında müzisyenin neler düşündüğünü merak ediyorum doğrusu.

    “ The Rain Must Fall” belki de o kadar şarkıdan beni tek etkileyen şarkı. Demek “yağmur yağmalı” bazen hayat hiç olmadığı kadar cömert oluyor insana, bazen de senden her şeyini alıyor. Avuçlarına baktığın da bir hiç olduğunu görüyorsun. Onca boğuşma ve mücadele sana ne kadar hiç olduğunu anımsatıyor.

    “Şura da bir şeyler atıştıralım mı hayatım".
    “ Biliyorsun bebeğim, bugün yine paramız yok”.
    “Peki çikolata?”

    Onu asla bir çikolata dan mahrum edemezdim. Hep çikolatanın tat verdiğini düşünüyorum. Bir insan bu kadar sakin olabilir miydi, sevebilir miydi, masum olabilir miydi. O bunu başarıyordu, nasıl beni kendine doğru sürülüyordu. Belki ben onu...

    Belki de iç dünyasını hiç öğrenemeyecektim. Bebekleri kıskandıracak bir kalp ve olmayan kanatlarla insan siması bir melek.
    “Aşkım almayacak mısın?”

    O kadar nazlı belki de cilveliydi ki, daha fazla sabredemedim cebimden en sevdiği çikolatayı çıkarttım “bu çikolata seni hak etmiyor” deyince, üzerime atlayıp beni öpmek miydi maksadı, yoksa çikolatayı almak mı bilemedin. Ama beni doyasıya öpmesini isterdim. Yada o sütlü çikolatanın yerinde olmak. Yoksa şimdi şu elimde ki çikolatayı mı kıskanıyordum.



    “2. Bölüm"

    Ve bir müzikle yerle bir olan düşlerim...

    Bütün şu metalica dinleyenleri öldürmek için kendimi zor tutuyordum. Bu benim tarzım değildi, gerçekten de değildi. Yani hem elektro gitar ki asla sevmem bu nasıl bir kargaşa, boğuyorlardı sanki gırtlağından başlayıp taa ciğerlerime kadar iniyordu ses dalgaları. Bence insan biraz keyif almalıydı dinlediği yaptığı müzikten. Ve çılgınca bağırışlar, vurulan baslar, bateriler...

    Benim gibi herkes klasik müzik dinlemek zorunda da değildi. Öyle ya slow belki biraz pop dinlediğim de olmuştur. Elektro müzik belki daha masumcaydı kulaklara. Bazı çılgınca müzik grupları tabi ki hayır.

    Saat 04:20' lere gelirken ortalık biraz daha durulmuştu ve biraz da karnım gurulduyordu. Yerimden de kalkasım hiç yoktu, fakat yemekte kendiliğinden dolaptan çıkıp ta ısınıp ağzıma girecek hali yoktu. Gün içinde ki tempo fazlasıyla yormuştu beni.

    En güzeli şuan Cuma günü olmasıydı ve şu önümüzde ki iki günü tüm gün yatarak geçirmeyeceğim. Kendimi hiç böyle alıştırmadım. Erken kalkmak güne doymaktı. Gece uyumak, günü yaşamak için vardı her zaman da böyle bakmıştım hayata. Uyku seni çalmamalı, hayattan dünyanın güzelliklerinden asla kopartmamalıydı.

    Uyku yetişkin bir insan için hiç bir şey ifade etmiyordu. Üç saatlik bir uyku fazlasıyla yeterdi belki de tam. Bana göre belki de en doğrusu. Belki de ofiste ki 35 insan dan kaçı benim gibi yaşardı hayatı.

    Yine bir Metal’ca ve Orion la müziğin dibine nasıl vuruyorlardı inanamazsınız. İste bu müziği seviyorum, bu müzik gecenin çoktan bittiğini hatırlatıyordu bana. Son şarkı ve mekanın toplanması demekti. Sahil kenarında ki tek ve full dolu olan bir mekan. Her gece bu kadar insan nereden geliyordu acaba.

    Pizzayı hiç sevmesem de şu saate ilk defa deneyeceğim. Kendimden ödün verdim veya zevklerimden. Kendi yaptığımdan ne kadar zevk alsam da bugün böyle olmalı. Her gün bugünden farklı. Yine o maviş gözlere dalmıştım. Yeşil olan mavi bakan gözlere...


    “ 3. Bölüm 5 Nisan 2008 Cumartesi (2 hafta sonra)

    Her şey bu gece bitmeliydi. Bu sefer kesinlikle bitmeliydi içimde ki acı, bedenimde ki sorgular, kafamı karıştıran hikayeler, ruhumu çalan o benden habersiz kız...

    Barın balkon bölümüne geçtiğimde, pistin ortası boştu ve slow bir müzik boy gösteriyordu. Bir sakin söylüyordu şarkıyı, sakin ve dinlendirici acaba ben mi yanlış hatırlıyorum. Her neyse müzikten bol bir şey yoktu barada, ben vardım ama beden burada çırpınırken ruhum çoktan dışarıya kaçmıştı bundan eminim. Yoksa beni burada tutamazlardı. Kim tutuyordu, ne yapıyordu, ne yapıyordum.

    Esmer bir hatun geldi yanıma o ara, bunları kafamda kurcalarken ikinci veya üçüncüye sormuş olmalı ki biraz da dürtü verince kendime geldim. Yalnız mısınız diye sordu. Avuç içim yukarıya bakacak şekil de buyur ettim masaya. Oturdu bir bira içmek istediğini söyledi. Garsona el uzatarak işaret ettim. Fazla bir zaman sürmeden iki wisky masada belirmişti bile.

    Neler konuştuğumuzun bir önemi yoktu. Düşlediğim kadını yürütürken, bir çikolatayı bile zar zor öderken. Gerçeğe döndüğüm de bu taksinin içerisin de, eve doğru gecenin yarıların da dönüyordum. Erkendi evet belki yazacak çok şeyim vardı fakat bu gece yazmayacak gönül eğlendirecektim...

    Eve vardığımızda soyunup dökülen harikulade bir fiziği olduğunu yeni fark etmiştim. Benden uzun boylu bir hatun beni cezbetmişti. Asla evde içki bulundurmadım pekte ağzıma koymazdım. Duşu girmesi için misafirlerime ayırdığım bornoz ve havluyu verdim odamdan. İçeri girdiğim de o çoktan müziği açmış dans ediyordu anlamsızca. Müzik bir şey ifade etmedi bana, o ne bulmuştu çok merak ediyorum açıkçası..

    Duştan çıktığında tek dikkatimi çeken ayak bileğinde ki gümüş halhal olmuştu, zarifti bedeni gibi. İnce bir bilek ve onu bu kadar özel kılan bir ten, onu tamamlayan parlak gümüş halhal. Hayran kalmadım degil itiraf etmeliyim.

    Biraz sohbet ettikten sonra biraz heyecanlanarak her şey alt-üst olmaya başlamıştı. Ya ben bir yerde hata yapıyordum. Ya bu bir daha geri dönüşü olmayan bir yoldu...


    “4. Bölüm

    Saat 09:00 veya 10:00 civarı olmalıydı başım ağrıyordu. Yatağın kenarına oturup geceyi hatırlamaya çalışıyordum. Bir ara üzerimde bir şey olmadığını fark ettim. Başım cidden çok ağrı vardı ve ben gözlerimi pekte açmamıştım, açmaya yeltensem de. Sağıma soluma baktığım da, etrafta benden hariç her şey vardı ama benim elbiselerim yoktu. Siyah ince askılı bir tulumu görünce, fark ettim geceyi. Arkamı döndüm ince bor omuz dar bir bel halen uyumaktaydı..

    Siyah saçlarının güzel kokusu üzerime sinmişti. Ve bir çift siyah güzel göz, gözlerimi hayalen dalıyordu, yaşamıştım bu bir doğruydu.

    Yüzümü yıkamaya lavaboya geçtiğim de kendimi şöyle bir süzdüm. Tamamen bir pişmanlık bakışı vardı içimde, kendime bakıyor ama başkasını görüyordum. Yaptım işte kurtuldum diye haykıramıyordum. Ağlayacak gibi oldum ama ağlayamadım. Gere diz çöktüm kıvrandım yerde (soğuk olduğunu bile hissetmiyordum). Bir elin beni kaldırmak için güç harcadığını fark ettim ve artık bu son vuruş olmuştu benim için. Yerde sürünerek beni gören bir kadın ve ben bir defa olsun düşsem de yıkılmayan ben. Utanmıştım yere yığılıp kalmıştı onurum, gururum, günahlarım, edepsizce ona sahip olmam...

    Giyin git diye bağırdım hakaret ettim ve küfrettim. Acaba ben ne yapıyordum. Bana gecesini verene neler ediyordum? Yerden kaldırana ne ne ne ? Uzun süre duşta kaldım belki bir saat belki daha fazla...

    Üzerimi giyindim ve dışarıya doğru çıktım. Kafam tam bir kargaşa hakimdi. Uzun zamandır görmediğim sevdiğimin “kız kulesini” görmek için bankamatiğe geçtim biraz oyalanıp ilk vapurla Yalova dan İstanbul’a oradan Taksi ile Üsküdara...


    “5. Bölüm"


    --- 1977 yılının bahar aylarının ortalarındaydı. Belki şarkılar susmuş o kara kuru garip çığlığın hikayesiydi, doğan ama yaşamak için pek hevesli de görünmeyen incecik zayıf bir ufaklık. Her sey güzeldi tabii ki parlayan gözleri de yemyeşil bir tondaydı. Öyle bir yeşil ki daha topraktan yeni filizlenmiş canlı bir yeşillikti. Solgun teni ile gözlerinin, asla birbirine tezat olma ihtimali bu kadar güçlü görünemezdi.

    Seneler geçer de o öldüm ölecek bedeni bir türlü ölmek bilmedi. İyi de olmuştu esasın da, yoksa şu yalancı dünya böylesi bir güzelle, gerçekçi olamazdı dünya. San ki dünya onun üzerine döndü de o farkında değildi. Selvi boyuyla, güzel konuşmasıyla, kumral saçlarının ahengi ile buluşurdu rüzgar. Rüzgar mı onun saçlarını cekiştiriyordu yoksa o mu rüzgarı kendine çekiyordu bir muamma...


    Güzün ilk ışıklarıydı güneşin doğuşu, sönük bir yıldız gibi düşmüştü dünyanın üzerine bu günlerde. Geceleri ayaza vururdu, sabahı beklemeden, bitkiler üşür olmuştu; eğer sevgilisine sarılmayan ağaç varsa, dirhem dirhem çöküyordu bedeni daha gelmeden karakışa...

    Bir tek o sallardı ancak ellerini kollarını sallayarak, o güzel kız boncukları kıskandıran mavimsi gözleri. Nasıl değişkendi, nasıl değişirdi... Baharın habercisi yeşil gözleri, bulutlar çöktüğün de mavi olan hoş bakışları nasıl da mavi oluyordu, anlamak mümkün değil...

    Bugün tam 45yaşındayım, gözlerim halen o güzeli arar oldu bir daha göremediğim, göremeyeceğim belki de.
    Hep bir hayranlıkla bakardım gözlerine. Baharı bahardı, kışı yaz idi gözlerinde. Hiç üşümezdim yan masa da otururken zor gelen dondurucu soğuğu hissetmezdim, pencerenin köşesinden. Bazen de bez parçası sokuştururdum deliye, bazen bir sayfanın tamamını tıkardım.

    Bir sene okula hiç gelmedi taşındığını düşünmüştüm. Öğretmenler de bir bilgi vermemişti zaten kimse de sormamıştı. Sanki herkes her şeyi biliyordu, sınıfın aptalı benmişim gibi geliyordu. Bir gün iki sınıf üstte olan kuzenini takip etmeye karar verdim. Ama her seferin de bir hüsran ile döndüm evime. O kadar çok görmek istiyordum ki gözlerine bakmayı, sanki havada bir tek ondan hayat dağılıyordu dünyaya, ben de o dünya da zindan bir günahkar, ya da manavda bir türlü seçilmeyi bekleyip te alınmayan patates muamelesi gibi. Ve bir gün bir mucize oldu, ve ben mutluluk ile şaşkınlık arasın da kalakalmıştım. Gözleri kapkara bir zindan, karnın da davula benzer bir dünya.


    Altı ay o sokağa bir daha uğramadım. Bazen ekmek almak için gittiğim fırından, dönerken bir adım geri ata ata geçmek zorunda kaldığım o dar sokaklar. Bazen omuzlarım sıkışacak diye korkardım. Olmayacak şey elbette, fakat ya olursa.

    Daha sonraları bir parktan geçerken gördüm, bir kaç defa cesaret edemesem de, sonun da güç bela sokuldum, ürkek bedeninin dibine. Sohbet sohbete takıldı ve ben sevdiğin adamın, güzel kızı mi diye sordum. Önce irkildi daha sonra kafasını eğdi, bir terslik olduğunu fark ettim ama çok geçti. Ve bir güç alarak başladı hikayenin bir kısmına.

    Okuldan çıktıktan sonra komşumuza gittim ders çalışmaya. İsmini söylemek istemiyorum, hatırlamakta istemiyorum zaten, Allah hepsinin belasını versin diye başladı beddua ya...

    Aklıma gelmemişti başıma olmadık bir işin geleceği ama, kızını da defalarca taciz etmiş mendebur içkici pislik. Daha ne olduğunu anlamadan arkamdan biri tuttu omuzlarımdan oturduğum sandalyeden ne zaman kalktım ayaklarım yerden kesildi bilemedim. Kendimi bir çekyatın dibinde, iç çamaşırım yırtık pırtık buldum.

    Buraya kadar anlatmıştı ama gözlerinden çoktan yaşlar akmaya başlamıştı. Devam etmemesi için sakinleştirmek istemiştim fakat annesi nereden çıka geldi, benden nasıl bir beklentisi vardı bilemedim. Ne o şimdi sıra senin çocuğunu mu taşıttıracaksın kelimesi bana o kadar ağır gelmişti ki, olduğum yerde sendeledim. Bir acı hikayenin ardından atılan ağır lafa daha fazla dayanamamıştı küçük yüreğim.

    Gözlerimi açtığım da hastane de annem, babam başucumda soluk gözlerle beni izliyordular.. sıkıştırmışlar, olaylar, eylemler..

    O seneden sonra bir daha hiç görmedim, annesi ile bakkala girip çıktıklarından hariç. Üzerinden yaklaşık otuz otuzbeş sene geçmesine rağmen, o büyülü güzel gözlerini hiç aklımdan çıkartamadım. Ömrümün çoğunu onu sevip, üşenerek geçirmiştim. Ne yaptığı, nereye gittiği hakkın da hiç bir bilgi öğrenemedim. Bir gece bir kamyona yüklemişler eşyalarını ve arkalarına bakmadan çekip gitmişler. Eğer bir imkanım olsaydı veya bir fırsat verilseydi onunla evlenmeyi yeğlerdim. Şu yaşıma kadar hiç bir kadına da tamah etmedim, onu arzuladığım kadar...

    Soğuk oldu artık kalkmalı, “kız kulesi” ne kadar güzel olsa da ısıtmıyor içimi, o güzel gözler kadar...
    “ne kadar borcum"...
    “...”
    “Hayırlı işler dilerim...”
    ...
  • 1) Yanni-The Rain Must Fall - https://www.youtube.com/watch?v=Iq3zo432sAU
    2) Metallica–Orion - https://www.youtube.com/watch?v=c8qrwON1-zE
    3) Daft Punk–Veridis Quo - https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc
    4) Camel–Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s
    5) Astor Piazzolla–Oblivion - https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NL


    Kısa oldu ama  :)


    ~~ Kız Kelesi~~


    “1. Bölüm”

    Sessizlik bu gece bizden yanaydı yada öğle görünüyor olmalıydı. Yavaş yavaş adımlar atıyorduk sanki bir daha yürüyemeyecek bir özlem vardı içimizde. Renkler, yıldızlar, parlak ışıklar ardımızdan gelen yada bizi izleyen sağlı sollu kafeteryalardan gelen farklı müzikler.

    En son dikkatimi çeken hemen köşe de ki mistik kokulu müziği ile beni her seferinde hayrete düşüren o masumca piyanonun tek tek seçilerek tuşlarına basıldığında müzisyenin neler düşündüğünü merak ediyorum doğrusu.

    “ The Rain Must Fall” belki de o kadar şarkıdan beni tek etkileyen şarkı. Demek “yağmur yağmalı” bazen hayat hiç olmadığı kadar cömert oluyor insana, bazen de senden her şeyini alıyor. Avuçlarına baktığın da bir hiç olduğunu görüyorsun. Onca boğuşma ve mücadele sana ne kadar hiç olduğunu anımsatıyor.

    “Şura da bir şeyler atıştıralım mı hayatım".
    “ Biliyorsun bebeğim, bugün yine paramız yok”.
    “Peki çikolata?”

    Onu asla bir çikolata dan mahrum edemezdim. Hep çikolatanın tat verdiğini düşünüyorum. Bir insan bu kadar sakin olabilir miydi, sevebilir miydi, masum olabilir miydi. O bunu başarıyordu, nasıl beni kendine doğru sürülüyordu. Belki ben onu...

    Belki de iç dünyasını hiç öğrenemeyecektim. Bebekleri kıskandıracak bir kalp ve olmayan kanatlarla insan siması bir melek.
    “Aşkım almayacak mısın?”

    O kadar nazlı belki de cilveliydi ki, daha fazla sabredemedim cebimden en sevdiği çikolatayı çıkarttım “bu çikolata seni hak etmiyor” deyince, üzerime atlayıp beni öpmek miydi maksadı, yoksa çikolatayı almak mı bilemedin. Ama beni doyasıya öpmesini isterdim. Yada o sütlü çikolatanın yerinde olmak. Yoksa şimdi şu elimde ki çikolatayı mı kıskanıyordum.



    “2. Bölüm"

    Ve bir müzikle yerle bir olan düşlerim...

    Bütün şu metalica dinleyenleri öldürmek için kendimi zor tutuyordum. Bu benim tarzım değildi, gerçekten de değildi. Yani hem elektro gitar ki asla sevmem bu nasıl bir kargaşa, boğuyorlardı sanki gırtlağından başlayıp taa ciğerlerime kadar iniyordu ses dalgaları. Bence insan biraz keyif almalıydı dinlediği yaptığı müzikten. Ve çılgınca bağırışlar, vurulan baslar, bateriler...

    Benim gibi herkes klasik müzik dinlemek zorunda da değildi. Öyle ya slow belki biraz pop dinlediğim de olmuştur. Elektro müzik belki daha masumcaydı kulaklara. Bazı çılgınca müzik grupları tabi ki hayır.

    Saat 04:20' lere gelirken ortalık biraz daha durulmuştu ve biraz da karnım gurulduyordu. Yerimden de kalkasım hiç yoktu, fakat yemekte kendiliğinden dolaptan çıkıp ta ısınıp ağzıma girecek hali yoktu. Gün içinde ki tempo fazlasıyla yormuştu beni.

    En güzeli şuan Cuma günü olmasıydı ve şu önümüzde ki iki günü tüm gün yatarak geçirmeyeceğim. Kendimi hiç böyle alıştırmadım. Erken kalkmak güne doymaktı. Gece uyumak, günü yaşamak için vardı her zaman da böyle bakmıştım hayata. Uyku seni çalmamalı, hayattan dünyanın güzelliklerinden asla kopartmamalıydı.

    Uyku yetişkin bir insan için hiç bir şey ifade etmiyordu. Üç saatlik bir uyku fazlasıyla yeterdi belki de tam. Bana göre belki de en doğrusu. Belki de ofiste ki 35 insan dan kaçı benim gibi yaşardı hayatı.

    Yine bir Metal’ca ve Orion la müziğin dibine nasıl vuruyorlardı inanamazsınız. İste bu müziği seviyorum, bu müzik gecenin çoktan bittiğini hatırlatıyordu bana. Son şarkı ve mekanın toplanması demekti. Sahil kenarında ki tek ve full dolu olan bir mekan. Her gece bu kadar insan nereden geliyordu acaba.

    Pizzayı hiç sevmesem de şu saate ilk defa deneyeceğim. Kendimden ödün verdim veya zevklerimden. Kendi yaptığımdan ne kadar zevk alsam da bugün böyle olmalı. Her gün bugünden farklı. Yine o maviş gözlere dalmıştım. Yeşil olan mavi bakan gözlere...


    “ 3. Bölüm 5 Nisan 2008 Cumartesi (2 hafta sonra)

    Her şey bu gece bitmeliydi. Bu sefer kesinlikle bitmeliydi içimde ki acı, bedenimde ki sorgular, kafamı karıştıran hikayeler, ruhumu çalan o benden habersiz kız...

    Barın balkon bölümüne geçtiğimde, pistin ortası boştu ve slow bir müzik boy gösteriyordu. Bir sakin söylüyordu şarkıyı, sakin ve dinlendirici acaba ben mi yanlış hatırlıyorum. Her neyse müzikten bol bir şey yoktu barada, ben vardım ama beden burada çırpınırken ruhum çoktan dışarıya kaçmıştı bundan eminim. Yoksa beni burada tutamazlardı. Kim tutuyordu, ne yapıyordu, ne yapıyordum.

    Esmer bir hatun geldi yanıma o ara, bunları kafamda kurcalarken ikinci veya üçüncüye sormuş olmalı ki biraz da dürtü verince kendime geldim. Yalnız mısınız diye sordu. Avuç içim yukarıya bakacak şekil de buyur ettim masaya. Oturdu bir bira içmek istediğini söyledi. Garsona el uzatarak işaret ettim. Fazla bir zaman sürmeden iki wisky masada belirmişti bile.

    Neler konuştuğumuzun bir önemi yoktu. Düşlediğim kadını yürütürken, bir çikolatayı bile zar zor öderken. Gerçeğe döndüğüm de bu taksinin içerisin de, eve doğru gecenin yarıların da dönüyordum. Erkendi evet belki yazacak çok şeyim vardı fakat bu gece yazmayacak gönül eğlendirecektim...

    Eve vardığımızda soyunup dökülen harikulade bir fiziği olduğunu yeni fark etmiştim. Benden uzun boylu bir hatun beni cezbetmişti. Asla evde içki bulundurmadım pekte ağzıma koymazdım. Duşu girmesi için misafirlerime ayırdığım bornoz ve havluyu verdim odamdan. İçeri girdiğim de o çoktan müziği açmış dans ediyordu anlamsızca. Müzik bir şey ifade etmedi bana, o ne bulmuştu çok merak ediyorum açıkçası..

    Duştan çıktığında tek dikkatimi çeken ayak bileğinde ki gümüş halhal olmuştu, zarifti bedeni gibi. İnce bir bilek ve onu bu kadar özel kılan bir ten, onu tamamlayan parlak gümüş halhal. Hayran kalmadım degil itiraf etmeliyim.

    Biraz sohbet ettikten sonra biraz heyecanlanarak her şey alt-üst olmaya başlamıştı. Ya ben bir yerde hata yapıyordum. Ya bu bir daha geri dönüşü olmayan bir yoldu...


    “4. Bölüm

    Saat 09:00 veya 10:00 civarı olmalıydı başım ağrıyordu. Yatağın kenarına oturup geceyi hatırlamaya çalışıyordum. Bir ara üzerimde bir şey olmadığını fark ettim. Başım cidden çok ağrı vardı ve ben gözlerimi pekte açmamıştım, açmaya yeltensem de. Sağıma soluma baktığım da, etrafta benden hariç her şey vardı ama benim elbiselerim yoktu. Siyah ince askılı bir tulumu görünce, fark ettim geceyi. Arkamı döndüm ince bor omuz dar bir bel halen uyumaktaydı..

    Siyah saçlarının güzel kokusu üzerime sinmişti. Ve bir çift siyah güzel göz, gözlerimi hayalen dalıyordu, yaşamıştım bu bir doğruydu.

    Yüzümü yıkamaya lavaboya geçtiğim de kendimi şöyle bir süzdüm. Tamamen bir pişmanlık bakışı vardı içimde, kendime bakıyor ama başkasını görüyordum. Yaptım işte kurtuldum diye haykıramıyordum. Ağlayacak gibi oldum ama ağlayamadım. Gere diz çöktüm kıvrandım yerde (soğuk olduğunu bile hissetmiyordum). Bir elin beni kaldırmak için güç harcadığını fark ettim ve artık bu son vuruş olmuştu benim için. Yerde sürünerek beni gören bir kadın ve ben bir defa olsun düşsem de yıkılmayan ben. Utanmıştım yere yığılıp kalmıştı onurum, gururum, günahlarım, edepsizce ona sahip olmam...

    Giyin git diye bağırdım hakaret ettim ve küfrettim. Acaba ben ne yapıyordum. Bana gecesini verene neler ediyordum? Yerden kaldırana ne ne ne ? Uzun süre duşta kaldım belki bir saat belki daha fazla...

    Üzerimi giyindim ve dışarıya doğru çıktım. Kafam tam bir kargaşa hakimdi. Uzun zamandır görmediğim sevdiğimin “kız kulesini” görmek için bankamatiğe geçtim biraz oyalanıp ilk vapurla Yalova dan İstanbul’a oradan Taksi ile Üsküdara...


    “5. Bölüm"


    --- 1977 yılının bahar aylarının ortalarındaydı. Belki şarkılar susmuş o kara kuru garip çığlığın hikayesiydi, doğan ama yaşamak için pek hevesli de görünmeyen incecik zayıf bir ufaklık. Her sey güzeldi tabii ki parlayan gözleri de yemyeşil bir tondaydı. Öyle bir yeşil ki daha topraktan yeni filizlenmiş canlı bir yeşillikti. Solgun teni ile gözlerinin, asla birbirine tezat olma ihtimali bu kadar güçlü görünemezdi.

    Seneler geçer de o öldüm ölecek bedeni bir türlü ölmek bilmedi. İyi de olmuştu esasın da, yoksa şu yalancı dünya böylesi bir güzelle, gerçekçi olamazdı dünya. San ki dünya onun üzerine döndü de o farkında değildi. Selvi boyuyla, güzel konuşmasıyla, kumral saçlarının ahengi ile buluşurdu rüzgar. Rüzgar mı onun saçlarını cekiştiriyordu yoksa o mu rüzgarı kendine çekiyordu bir muamma...


    Güzün ilk ışıklarıydı güneşin doğuşu, sönük bir yıldız gibi düşmüştü dünyanın üzerine bu günlerde. Geceleri ayaza vururdu, sabahı beklemeden, bitkiler üşür olmuştu; eğer sevgilisine sarılmayan ağaç varsa, dirhem dirhem çöküyordu bedeni daha gelmeden karakışa...

    Bir tek o sallardı ancak ellerini kollarını sallayarak, o güzel kız boncukları kıskandıran mavimsi gözleri. Nasıl değişkendi, nasıl değişirdi... Baharın habercisi yeşil gözleri, bulutlar çöktüğün de mavi olan hoş bakışları nasıl da mavi oluyordu, anlamak mümkün değil...

    Bugün tam 45yaşındayım, gözlerim halen o güzeli arar oldu bir daha göremediğim, göremeyeceğim belki de.
    Hep bir hayranlıkla bakardım gözlerine. Baharı bahardı, kışı yaz idi gözlerinde. Hiç üşümezdim yan masa da otururken zor gelen dondurucu soğuğu hissetmezdim, pencerenin köşesinden. Bazen de bez parçası sokuştururdum deliye, bazen bir sayfanın tamamını tıkardım.

    Bir sene okula hiç gelmedi taşındığını düşünmüştüm. Öğretmenler de bir bilgi vermemişti zaten kimse de sormamıştı. Sanki herkes her şeyi biliyordu, sınıfın aptalı benmişim gibi geliyordu. Bir gün iki sınıf üstte olan kuzenini takip etmeye karar verdim. Ama her seferin de bir hüsran ile döndüm evime. O kadar çok görmek istiyordum ki gözlerine bakmayı, sanki havada bir tek ondan hayat dağılıyordu dünyaya, ben de o dünya da zindan bir günahkar, ya da manavda bir türlü seçilmeyi bekleyip te alınmayan patates muamelesi gibi. Ve bir gün bir mucize oldu, ve ben mutluluk ile şaşkınlık arasın da kalakalmıştım. Gözleri kapkara bir zindan, karnın da davula benzer bir dünya.


    Altı ay o sokağa bir daha uğramadım. Bazen ekmek almak için gittiğim fırından, dönerken bir adım geri ata ata geçmek zorunda kaldığım o dar sokaklar. Bazen omuzlarım sıkışacak diye korkardım. Olmayacak şey elbette, fakat ya olursa.

    Daha sonraları bir parktan geçerken gördüm, bir kaç defa cesaret edemesem de, sonun da güç bela sokuldum, ürkek bedeninin dibine. Sohbet sohbete takıldı ve ben sevdiğin adamın, güzel kızı mi diye sordum. Önce irkildi daha sonra kafasını eğdi, bir terslik olduğunu fark ettim ama çok geçti. Ve bir güç alarak başladı hikayenin bir kısmına.

    Okuldan çıktıktan sonra komşumuza gittim ders çalışmaya. İsmini söylemek istemiyorum, hatırlamakta istemiyorum zaten, Allah hepsinin belasını versin diye başladı beddua ya...

    Aklıma gelmemişti başıma olmadık bir işin geleceği ama, kızını da defalarca taciz etmiş mendebur içkici pislik. Daha ne olduğunu anlamadan arkamdan biri tuttu omuzlarımdan oturduğum sandalyeden ne zaman kalktım ayaklarım yerden kesildi bilemedim. Kendimi bir çekyatın dibinde, iç çamaşırım yırtık pırtık buldum.

    Buraya kadar anlatmıştı ama gözlerinden çoktan yaşlar akmaya başlamıştı. Devam etmemesi için sakinleştirmek istemiştim fakat annesi nereden çıka geldi, benden nasıl bir beklentisi vardı bilemedim. Ne o şimdi sıra senin çocuğunu mu taşıttıracaksın kelimesi bana o kadar ağır gelmişti ki, olduğum yerde sendeledim. Bir acı hikayenin ardından atılan ağır lafa daha fazla dayanamamıştı küçük yüreğim.

    Gözlerimi açtığım da hastane de annem, babam başucumda soluk gözlerle beni izliyordular.. sıkıştırmışlar, olaylar, eylemler..

    O seneden sonra bir daha hiç görmedim, annesi ile bakkala girip çıktıklarından hariç. Üzerinden yaklaşık otuz otuzbeş sene geçmesine rağmen, o büyülü güzel gözlerini hiç aklımdan çıkartamadım. Ömrümün çoğunu onu sevip, üşenerek geçirmiştim. Ne yaptığı, nereye gittiği hakkın da hiç bir bilgi öğrenemedim. Bir gece bir kamyona yüklemişler eşyalarını ve arkalarına bakmadan çekip gitmişler. Eğer bir imkanım olsaydı veya bir fırsat verilseydi onunla evlenmeyi yeğlerdim. Şu yaşıma kadar hiç bir kadına da tamah etmedim, onu arzuladığım kadar...

    Soğuk oldu artık kalkmalı, “kız kulesi” ne kadar güzel olsa da ısıtmıyor içimi, o güzel gözler kadar...
    “ne kadar borcum"...
    “...”
    “Hayırlı işler dilerim...”
    ...

    ~ SON ~





    Bütün bir saygınlığımla (Saygımla).
    Zamanınızı aldım. Kusuruma bakmayın.
    Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim...

    K.TATAROĞLU
  • Şakalaşmakta zamanla saat kulesi.
  • Sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel, istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı, tek dişi altın olurum. Meftun olurum, meczup olurum. Uzaklara bakarım, çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem, susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekirse, beni çağırırlar, oturur susarım. Dolmabahçe Saat Kulesi' yle Çırağan Sarayı ile konuşurum. Duvarlara yazılar yazarım gizli gizli: Albayım beni Nezahat ile evlendir. Sülüs yazarım, küfi yazarım. Gotik yazamam. Yağ satarım, bal satarım, ustamı öldürür ben satarım. Yemeden içmeden kesilir, alık olurum. Adımı sorsan duymaz olurum. Kötü olurum, iyi olmam Nezahat. Bende sevdiklerince terk edilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. Al bu elmayı Nezahat. Yüzünde göz izi var.
  • Amerikalı polisiye yazarı William Irish'den okuduğum ilk kitap ilginç hikayesi ve ismiyle Bir'e On Vardı oldu. Orijinal ismi daha farklı aslında ancak hikayeye uyduğunu söyleyebilirim, çünkü birkaç saatlik hadiseleri anlatırken sürekli bir saate bakma durumu mevcut. Annesi öldükten sonra kendini kaybeden ve alkole yenilen yazarın yazdıkları pek normal şeyler değil esasında. İlk kez okumak istedim böyle fazla bilinmeyen kitaplar ilgimi çekiyor. Çeviri biraz sorunlu geldi bana, bizdeki deyimleri cümlelere yedirmeye çalışmışlar ancak eğreti durmuş ben yemedim. Yazarın dili basit ve açıklayıcı, hatta birçok noktayı uzatmadan kısa kesiyor. Bazen heyecan verici olsa da, bazen sönük geçiyor kitap. Bir noktadan sonra hadi bitsin dediğim oldu. Hikayeye gelirsek polisiye olmasına rağmen ortada hiç polis, dedektif, avukat, savcı gibi mesleklerden kimse yok. Bricky adında bir genç kız Quinn adında bir gençle tesadüfen tanışır ve aynı kasabadan çıkarlar. İkisinin en büyük istekleri memlekete dönmektir ama bazı engeller vardır. Quinn fırsattan istifade zengin bir adamın parasını çalmıştır ve pişmandır ancak parayı iade etmeye gittiğinde adamın cesediyle karşılaşır. Bricky tek umudunun Quinn olduğunu görünce ona yardım etmek ister ondan sonra cinayeti çözmek için bulaşmadıkları bela kalmaz. İki sıradan insan şüpheli bir cinayeti çözmeye çalışıyor, hatta kendilerini temize çıkarıp sabah otobüsüne yetişme derdindeler. Dedektif olmadıkları halde nasıl bu kadar ipucu buluyorlar gerçekten şaşırtıcı. Bu gençlerdeki bal arı kovanında bile yok, bir şekilde sıyrılıp kurtuluyorlar. Sherlock Holmes mezarında ağlayıp ters dönmüştür, sen ayak işleri yapan alt tabakadan bir vasıfsızsın neyine senin cinayet çözmek. Bazıları günler, haftalar ve aylar alırken bunlar her nasılsa bir gecede tüm esrarı ortaya çıkarıyor. Tamam insan biraz zekiyse bu tip şeyleri kolay kavrayabilir ancak bana biraz abartı geldi. Onun dışında New York şehrinin nasıl bir felaket ortamı olduğu güzel anlatılıyor. Amerikan filmlerini izliyor hissini almak mümkün. Bir saat kulesi var ki kitabın özeti niteliğinde. Öyle muhteşem değil ama aşırı vasat bir kitap da değil. Vakit geçirmek için okunabilir. Belki ben en iyi kitaplarından birini okumamış olabilirim bilemiyorum. Ama polisiye kitapların hastasıyım diyorsanız bir göz atmanızda yarar var.
  • Haremi Şerif'teki Kasım Paşa Şadırvanı' ndan onlarca halvethaneye kadar birçok eser Osmanlı eli ile hayat bulmuştur. Şehrin bütün surları Kanuni Sultan Süleyman tarafından inşa edilirken Kubbetüs Sahra'nın dış kaplama mozaikleri İznik çinileri ile yenilenmiş, Hürrem Sultan imaret ve hamamı ile Sultan Süleyman Barajı'ndan Abdülhamit Han'ın Saat Kulesi'ne kadar beş asır boyunca onlarca yapı, yüzlerce tamirat Haremi Şerif' e hayat vermiştir.
  • Burnumuzun dibindeki hayatlar, küçük taşra şehirlerinde, kasabalarında yaşanan uzak hayatlar, yanımızdan geçip giden hayatlar ancak kitaplarda rastlanabilecek nice tuhaflıklar barındırır. Oysa biz onları yanı başımızdayken değil, kitaplarda gördüğümüzde fark eder, şaşırırız. Tuhaflıklar konusunda kitaplarda yazan hikayeler nedense hayattan daha ikna edici gelir bize.
    Murathan Mungan
    Sayfa 86 - Metis Yayınları