• Belki de dünyadaki hiç kimse özgürlüğü arzulamıyordur. Arzuladıklarını sanıyorlar sadece. Her şey bir ütopya. Eğer ellerine özgürlük gerçekten geçecek olsa, çoğu insan ne yapacağını şaşırır. Bunu aklında tut. İnsanlar aslında özgürlüklerinin kısıtlanmasından hoşlanırlar.
  • Kitabı yakın zamanda bitirdim, söylendiği gibi müthiş öngörülerde bulunuyor huxley. bu nedenle ütopya veya distopya olarak sınıflandırmak hata olur diye düşünüyorum sadece öngörüsel bir kitap, biz ister miyiz istemez miyiz onun cevabını hoş bir şekilde bize bırakmış yazar, kitaptakileri okuyunca da çoğu kişinin yaşadığımız dünyayı tercih edeceğini düşünüyorum, ayrıca neden ford tapması var, dokuz yıl savaşları nedir, taraf kimdir pek açıklama olmayan kısımlar da var, o dönemde sistem oturmuş da ilk başta nasıl inanış değiştiriliyor vs es geçilmiş, neyse yine de çok iyi kitap orası kesin.Soma denilen ilaçla uyuşturulan, genetikleri ile oynanarak istedikleri gibi tüplerde yerleştirilen insanlar. Eski olan her şey yasak kitaplar,bilim,sanat,giysileriniz bile. Uyurken telkinlerle(hipnopedya) büyütülen çocuklar onlara telkin edilen şeylerle hayatlarını devam ettiriyorlar. Aile kavramı-ilişkide tek eşlilik yok hatta anne baba düşüncesi onlar için iğrençlik kabul ediliyor. Böyle bir dünyaya yavaş yavaş yaklaşırken bazı şeylerimizin çok benzeşmeye başladığına tanık oluyor insan. Kitabın sizi kendi dünyasının içine alıp gerçek dünyayı ütopya gibi gösteren bir tarafı var.
    Mustafa Mond ve Vahşi arasında geçen bir diyalog "Mutluluk
    ile eskiden insanların güzel sanatlar dediği şey arasında seçim yapmak gerekiyor. biz, güzel
    sanatlardan fedakârlıkta bulunduk. onun yerine duyusal filmlerimiz ve kokulu orgumuz var."
    "ama hiçbir şey ifade etmiyorlar."
    "kendilerini ifade ediyorlar. dinleyicilere hoş duygular ifade ediyorlar."
    "ama... ama gerizekâlının biri anlatıyor öyküyü."(şu an yayınlanan dizilerin gerizekalı senaristleri geldi aklıma)
    Not: ithaki yayınlarından aldıysanız kitabı sunuştaki Margeret Atwood yazısını geçin,sonra okuyun çünkü kitaba başlamadan kitap içeriğini öğrenmek pek hoş olmuyor.
  • İyilikten, saflıktan ulaşamadım kendime burada…
    Burası durmadan hızlanan bir kent. Burada sonsuz arzu çarpışır.
    Sonsuz acı… Sonsuz hırs…
    En başlarda ne istedim tam bilmiyorum.
    Ama öyle açık ve duruydu ki gördüğüm herşey, nereye ve kime baksam beni kendisine inandırıyordu.
    Henüz içimde bir başkası yoktu. İçimde benden ayrı, bana karşı bir ses yoktu.
    Gidemediğim yerleri mutlu özlerdim, çünkü gitmesem bile bilirdim ki oraları da benden bir parçaydı.
    Çok az ve usulca konuşulurdu.Çünkü sessizlik vardı ve ve bu sessizlikte en küçük sesler bile çabucak yayılırdı heryere.
    Sessizlik kutsaldı, çünkü bütün sesleri o saklardı koynunda.
    Evlerin önünde küçük bahçeler vardı. Geceleri ışıl ışıl yanan küçük düş ağaçları vardı.
    Herşey bizim için yaratılmıştı sanki, göründüğü gibi olan ruhumuza göre.
    Geceler gündüzlere usulca sokulurdu.
    Yavaştı herşey. Çok yavaş…Kutsal ve sonsuz bir aynaydı gökyüzü.
    Kendisine içtenlikle ve sabırla bakanların ismini sayıklardı…
    O zaman da vardı kötülük ve şiddet…
    O zaman da vardı yalan ve sevgisizlik… Ama yavaş dönerdi dünya.
    Garip, kutsal bir sessizlik vardı heryerde.
    Utanırdı kötüler yaptıklarından.
    Pişmanlık duyulurdu her yalandan sonra.
    Sanki mecbur kalındığı için sevgisizdi insanlar.
    Top oynardık mezarlıklarda.
    Ölüler dünyanın en sevecen insanlarıydılar.
    Hayatı onlar sevdirirdi bize.
    Aynı güneşin altına uzanırdık birlikte.
    O zaman bir tek kalbim vardı benim. Gözlerim bana aitti nereye gitsem. İçimde kendi sesimden başka hiçbir ses yoktu.
    Hayatın o dinmeyen ağrısıyla hatırlardım kendimi.
    Susar dinlerdim.
    O ağrıyı incitmemeye çalışırdım.
    Kaçmazdım ondan.
    Bilirdim ki istesem de kaçamam ondan.
    Güneşin doğuşu ya da batışına nasıl saygı duyuyorsam ona da öyle derin bir saygı duyardım…
    Toprak, içimde sakladığım halde ulaşamadığım sevgiliydi…
    Kendimle değil, toprağın sırrıyla yarışırdım.
    Kendimden değil, toprağın sırrından ürkerdim…
    Bu ürküntüyle barışmak için sık sık toprağa yüz sürerdim.
    Koklardım onu.
    Çıplak bir hazla yürürdüm üzerinde.
    Kalbimin üzerinde yürür gibi…
    Sonra sular geliyor aklıma.
    Aktıkça yüzün gibi aydınlanan sular. İlk orada hatırlıyorum seni.
    İçimde henüz başka bir ses yokken.
    Kalbim ve gözlerim sadece bana aitken…
    O suların peşinde, hayatımın peşinde, yüzünün peşinde…
    İlk orada akıp giden sularda seninle kendimi gördüm.
    En çok sende sevdim kendimi.
    Akıp giden sularda.
    İlk kez sende gördüm özlemlerimi… Akıp giden kalbimi…
    O parçalanmış ve sadece sana ait benliğimi ilk kez sende gördüm…
    O yavaşça dönen dünyayı, bütün sesleri içinde saklayan o kutsal sessizliği…
    Kendisine sabırla ve içtenlikle bakanın adını sayıklayan o sonsuz gökyüzünü…
    Gökyüzünün el verdiği o küçük düş bahçelerini…
    Toprakla sular arasındaydı kalbim.
    Bu yakınlıkta ne varsa, bu sır nereye varacaksa görmek isterdim.
    Çünkü öyle inanırdım ki kendime, nereye baksam seni görürdüm.
    Toprakla sular arasında giderek aydınlanan yüzünü.
    Dalgaların aydınlığı vururdu terkedilmiş evlere.
    Bir kapı açılır, içeri üşümüş bir ışık girerdi.
    Dışarıda bir sonsuzluk kimsesiz yanardı.
    Bir ceset vururdu sahile, ömrüm olurdu yorgun ve ıslak saçları…
    Sen olurdun yüzünü saklayan herkes… Sonra…
    Sonra biterdi toprak…
    Akmaz olurdu sular.
    Kirlenirdi o kutsal sessizlik…
    Düş ağaçları kesilirdi…
    Seni bekleyecek yer bırakmazlardı bana…
    Sürüklerdi beni peşinden hızlanan dünya, bu durmadan hızlanan kent…
    Sürüklerdi beni kalbimden ayrılan ikinci kalp, sürüklerdi beni gözümden ayrılan ikinci göz…
    Ruhumdan ayrılan öbür ruh, sürüklerdi beni…
    Artık bu kent o kent değil, bu kalp o kalp değil, bu gözler o gözler değil… Seni sevdiğine inandığım o insan bu insan değil…
    Burada gidilecek hiçbir yer yok.
    İnsan en fazla o öbür, o yalancı kalbine çarpıyor…
    Burada insan en fazla o sahte gözünü hissediyor içi acıyarak…
    Ne kadar sevse de dünyanın bütün sevgisizliğini üzerine alıyor burada insan…
    Hep başkalarının sahte yasını tutuyor…
    Burada her sabah, her akşam insan yeniden, hep yeniden başlıyor hayatına.
    Sanki hiç yaşanmamış gibi, hiç gidilmemiş gibi, hiç ders alınmamış gibi…
    Burada insanın yalan yüzü değil, o en derinde sakladığı kalbi kararıyor önce…
    Artık burası herhangi bir kent: Kalabalık, doyumsuz, aceleci, konuşkan, acımasız, telaşlı unutkan, intikam dolu ve hep kaybetmiş…
    Burada sistem, kirletilmiş arzularla içimize, beynimize sızıyor, o “kurtarılmış beyin hücrelerimize”.
    İşte sevgiyi, yitirdiğimiz ve özlediğimiz aşkımızı, işte en derinde yatan insanlığımızı aradığımız yer burası…
    İşte seni aradığım yer burası:
    Herşey satılık burada, herşey ambalajlı.
    Sevgi, umut, ütopya, başkaldırı, inanç, ölüm, farklı hayatlar…
    Herşey, herşey satılık burada..
    Burada herşeyin bir fiyatı var…
    Burası durmadan hızlanan bir kent…
    Aşk bile burada serbest piyasa kurallarına bağlı…
    Sahte bir kalple peşinden koştuğum bu dünya seni bana anlatmaz, artık biliyorum…
    Burası benim önümden koşan bir kent…
    Burada ikinci kalbimle, ikinci gözümle, ikinci benliğimle yarışıyorum.
    Burada kendimle amansız kavgalıyım…
    Seni sevdiğim kadar sevmedim bu hayatı, inan…
    Ne olur bir tek buna inan…
    Çünkü sende gökyüzüm var. sende sonsuz yağmurlarım, kutsal sessizliklerim var…
    Sende o küçük düş ağaçlarım var…
    Affet bu küçük insanlığımı…
    Affet peşinden geldiğim bu kenti…
    Affet o derin doyumsuzluğumu…
    Göremedim affet, sen bu kentte denizden çıkan bir cesettin.
    O yorgun ve ıslak saçları ömrüm olan bir ceset…
    Affet beni…
    Gidilecek başka bir yer yokmuş bu kentte…
    Toprakla akan su arasındaki yüzünden başka…
    İşte bunu öğrettin bana…
    O sessiz, o kutsal yüzünle bana bunu öğrettin.
    Bu kentte aşk olamayacağını… Beni kendine çağırdın.
    Akşamın o ıstıraplı eşiğine…
    Son bir umutla sana sarılıyorum sevgili.
    Dünya nereye giderse gitsin, bir tek sen kaldın bu kentte, birtek sen kaldın içimdeki iyilik yüzünden utandırmayan beni…
    Ben bu dünyadan kaçtım ve gidecek başka yerim yok…
    Burası içimi kanatarak hızlanan bir kent…
    Bir yanım ölü, bir yanım sen…
    Sevgiliysen tanı beni, bil öyleyse…
    Dediğin gibi sevgili, daha fazla yabancı ölmek istemiyorum sana….
  • Sadece kırk hanenin olduğu gözlerden uzak bir adada her şey çok güzeldir. Ülke gündeminden, kargaşadan, trafikten ve nice şeylerden uzak mutlu mesut yaşamaktadırlar. Adada bir ev satılığa çıkar ve bu eve emekli olmuş diktatör bir başkan ve ailesi taşınır. Adadaki ütopya tam bir distopyaya dönüşür.
    Livaneli, kitabında bizi bizlere anlatmıştır. Adada yaşayanlar bizleriz. Ada aslında yaşadığımız çevremiz, şehrimiz ya da ülkemizdir. Kitapta, haksızlılara karşı çıkmadığımız ve tepki göstermediğimiz zaman başımıza neler gelebileceği öngörülmüştür.
    Kitabın siyasi yönü ağır basıyor. Diktatörlüğün yanında demokrasi eleştirisi de var. Livaneli, kitabın sonunda yer alan söyleşi bölümünde demokrasiyi “Çoğunluk Diktatörlüğü” olarak tanımlıyor. Bu tanım kitabın içeriği ile oldukça örtüşüyor.
    Romanın akıcılığına kapılıp okuyup geçebilirsiniz. Bu nedenle arada durup düşünmenizi tavsiye ediyorum. Hatta bu adayı kendi çevreniz ve ülkenizle karşılaştırmanızı tavsiye ediyorum.
  • Hiçbir şey sağlam kalmaz, hiçbir şey(bir ukalanın zihniyeti hariç) tastamam ve kesin değildir. Kusursuzluk, varlığın en derinde yatan gizemli niteliğinin, o kaçınılmaz, marjinal kesinsizliğinin inkarıdır sadece.
    H. G. WELLS, Modern Bir Ütopya
  • Ocak 2018 çıkışlı bu yeni kitap, internet üzerinden kitap alışverişi yaparken dikkatimi çekmişti. Nedenini bilmiyorum, detaylarını da, arka kapağında yazarın notunu da okumamıştım. Belki kapağı hoşuma gitmişti, ama sanmıyorum. Bu kitabı param bol olduğu için de almadım, neden aldığım hakkında da hiçbir fikrim yoktu. Ama aldığıma değdi, hem de çok değdi. Peki, nedir bu Tanrılar Çağı? Siz, kapağına bakarak almayın diye, bunu yazıyorum. Çünkü bu kitap, kapağı sade, içi dolu bir kitap.

    Oktay Volkan Alkaya yeni bir yazar. Ve ilk kitabı da Tanrılar Çağı. Mükemmel bir başlangıç. Tanrılar çağı, bu sene Gökten Çağrı Aktan tarafından kaleme alınmış Sevimsiz Tanrılar kitabına benziyor, ilk önce onu okumuştum. Yoksa çıkış süresine göre bakacak olursak eğer Sevimsiz Tanrılar, Tanrılar Çağı adlı kitaba benziyor. Benzerlikler güzeldir. Fakat aralarında belirleyici bir fark olması koşuluyla. Sevimsiz Tanrılar, bir kalkınma, uyanma, isyan öyküsünden çok, distopyanın içinden kaçmaya, bulunduğu distopik dünyadan uzaklaşıp gerçekleri daha farklı bir topraklarda bulmak isteyen bir karakterin üzerinden ilerliyor. Belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir hayal peşinde koşan bir roman Sevimsiz Tanrılar daha çok. Tanrılar Çağı ise, biraz daha farklı. Tanrılar çağı, distopyanın ta kendisi. Sevimsiz Tanrılar ile ayrıldığı nokta burası, Tanrılar Çağı'nda distopya bitmiyor, ütopya hayali, zehirli topraklarda ölüyor.

    Vır, vır vır edip duruyorsun, nedir bu distopya onu anlat derseniz de eğer;
    Distopya, ütopik bir dünyanın tersi, ne yani? Ütopya, bugünü değil, geleceği anlatır. Özendirici, isteklendiren bir kavramdır. Genel tanımı ise; gerçekte mevcut olmayan, ideal toplum biçimi anlamına gelir.
    Distopya'da ise baskı dolu bir dünyanın içindesinizdir, yani kitaplardaki kahramanlarımız genel olarak ütopya'yı ararlar bu kitaplarda. Bir geçmiş vardır, güzel olan bir geçmiş ancak ya halkın kararları ya da otoriter baskı ile kahramanımız içinde bulunduğu distopyanın içinde kaybolur. Tanrılar Çağı, bu yönüyle başarılı bir kitap.

    Biraz daha kitap hakkında konuşmak gerekirse, denizde başlayan bir hikaye zehirli topraklarda son buluyor. Uzun zaman önce, eski insanların arasında nedeni hiç bilinmeyen bir savaş çıkmış ve dünyada Güney ve Kuzey toprakları kalmıştır. Batı ve Doğu da vardır, fakat duvar örülmüştür ve duvarların arkasında kalan topraklar "zehirli topraklar" olarak nitelendirilmiştir. İnancı sonuna kadar 'Tanrı' imgesi ile sorgulayan Oktay Volkan Alkaya, kitapta 7 Tanrı yaratmıştır. Halk, inanmaya mecbur olduğunu düşündüğünden hiç sorgulama yapmadan, 7 Tanrı'nın buyruğu altına girmiştir. Sorgulama ve inanç kavramları burada çakışıyor, bariz bir şekilde yanlış olduğunu bildiği halde, bir insan aynı şeye hala nasıl inanabilir? İşte burada devreye inanç giriyor, yazar, kitabın sonuna kadar insanların bir şeye inanmadan yaşayamacağını iddia ediyor. Ki, bana göre doğru.

    Adaletin, insanların uydurduğu kanunlar aracılığı ile sağlandığını biliyoruz. İnsanlar, adaleti kendileri uydurmuştu, tıpkı bir matematik dersindeki herhangi bir formül gibi. Tamamen uydurma bir kanuna bağlı olarak özgür olduklarını düşünüyordu insanlar. Peki, ya kanun olmasaydı? Dünyada kural denen hiçbir şey yok, sanki The Walking Dead gibi, insanlar inanabileceği bir şey bulamıyor, aylak aylak dolaşan diğer insanlara bakıyor. Vicdan da burada devreye giriyor. Eğer kanunlar olmasaydı, vicdan olur muydu? İnandığımız şeyler, içimizi de değiştirebiliyor, yok edebiliyor. Bunu, kanunları uydurduğu gibi engelleyebilir insan, ama yazarın da söylediği gibi: "İnsanlar, hep bir şeylerin boyunduruğu altında yaşamışlardı. Krallar, siyasetçiler, aile büyükleri, din adamları, patronlar, müdürler, ev sahipleri... Çağlar değişse de boyun eğmenin sadece adı değişiyordu. Kölelik, işçilik, memurluk..." .


    "İnanmadığın müddetçe başaramazsın." tarzındaki klasik cümleleri hepimiz hocalarımızdan, annelerimizden, büyüklerimizden duyarız. Peki, inanıp da başaramadıysan bunun sorumlusu kim? Sen mi, inanca bağlı yaşamak zorunda bırakan Tanrı mı?

    "Gördün mü? Sen bu içkinin kırmızı olduğuna inandığın için gerçek olduğunu sanıyorsun. Fakat gerçek dediğin şey kanıtlanabilir olmalı değil mi?"

    Her neyse, bu kadar yeterli. Kitap kurgu olarak başarılı, aynı şekilde boş boş konuşmuyor Tolstoy'un "İnsan Neyle Yaşar" kitabındaki gibi. Bu yazdığım satırlar bir şeyleri inkâr ediyorum anlamına gelmesin, sonuçta sizler insan olduğunuz gibi ben de insanım. Ve insanlar, bir şeye inanmaya mahkum yaratıklardır.

    * İnsanlar böyle bir şeye nasıl inanır? " Aslında bu sorunun yanıtını içten içe kendisi verebiliyordu. İnanma konusunda oldukça zayıf yaratıklardı insanlar. Güneşe tapmışlardı, putlara, dağlara, hayvanlara... İnsanlara da tapmışlardı. Firavunlar, krallar, şamanlar... İnsanlar her zaman kendi hayatlarını ve dünyayı kontrol eden yüce bir gücün varlığına ihtiyaç duymuşlardı."

    * Kendisine Tanrı diyebilen birinin yaşlı bir kütüphaneciye bilgi danışıyor olmasını insanlar sorgulamıyordu bile."
  • Hiçbir şey sağlam kalmaz, hiçbir şey (bir ukalanın zihniyeti hariç) tastamam ve kesin değildir. Kusursuzluk, Varlığın en derinde yatan gizemli niteliğinin, o kaçınılmaz, marjinal kesinsizliğin inkârıdır sadece.

     

    H. G. WELLS, Modern Bir Ütopya
    Ursula K. Le Guin
    Sayfa 52 - Metis Yayınları