Her şeyim değişmişti artık. Ama yanılmıştım. Kendi suretimi değiştirerek yaşamın da suretini değiştirebileceğimi sanmıştım. Halbuki bana söylemişlerdi bunu, okuduğum kitaplar sıklıkla söylemişlerdi. Hele Persius’un en çarpıcı uyarısı…
Unuturcasına kulak asmamıştım ‘Köpek de çeker koparır zincirini, Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak…’ satırlarına.
Herkes yaşıyordu, ben rol yapıyordum sanki… Elimi kaldırırken bile içimdeki oyuncuyu hissetmeye başlamıştık artık. Gülmek, acı çekmek, korkmak bile bir ‘bu durumda böyle yapmam gerekiyor’ zorunluluğuna dönüşmüştü. Yaşamın taşkın nehrinde yüzüyordu herkes, ben bir ağacın gölgesinde izliyordum. Suya dalamıyordum. Suyun içinde olduğumun bilinci, suyun tadını çıkarmamı engelliyordu. Ölümün suretini görüyordum ben de – gördüğüm bütün canlılığın suretinde.
"Siz, tarihin büyük adamı yarattığını söylüyorsunuz. Bense büyük adamın tarihi…” Babana bakıp gülümseyerek aşağı yukarı şöyle bir cevap verdim. "Bu; tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan çıkar efsanesine benzedi."