Duygu

22 Temmuz 2007'de yapılan seçimlerin ardından seçim sonuçlarıyla ilgili olarak CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in yaptığı "Vatandaşlarımızın geniş kesimlerinin bu kadar sıkıntı çektiği bir dönemde bu iktidar partisi oylarını artırabiliyorsa bunda rasyonel olmayan bazı sebepler aramak gerekir" (Radikal, 23 Temmuz 2007) açıklaması bile Kemalist söyleme içkin olan seçkinci algının sürekliliğine dair bize önemli ipuçları vermektedir.
Reklam
İtalya' daki faşist rejimin önderi Benito Mussolini, halkın hiçbir zaman egemen olmadığını anımsatarak, ''halka verilen egemen sıfatı acı bir şakadır'' cümlesini kurmaktadır (akt, Daver, 1 965: 523). Diğer unsurlarla beraber bu söz de ortaya koymaktadır ki bu dönemin uluslararası konjonktürü, her açıdan seçkinci ve otoriter siyasal rejimlerin etkili bir siyasal strateji olarak varlık bulmasına uygun bir ortam yaratmıştır.
Osmanlı-Türk siyasal, toplumsal yaşamında halk çoğunlukla ikili bir anlatı içinde kurulmuştur. Bu ikili anlatının biri halkın özgün kültürel değerlerin varlığı olarak betimlendiği, diğeri halkın bu özgün varlığının medeni bir çehreye kavuşturulması gerektiğini iddia eden anlatıdır. Halk bu söylemsel kuruluş içinde, özgün kültürel değerlerinin anımsatıldığı/anımsandığı noktada ''konuşturulmakta'', bu değerlerin medeni bir çehreye kavuşturulması gerektiği öne sürüldüğü noktada ''susturulmaktadır''. İşte seçkinci söylemin anlatı evrenini, bu konuşturulmayla susturulma arasındaki salınım noktası oluşturur. Bu salınım noktasında söylemsel olarak kurulan halk, siyasal bir aktör olarak tasarlanmak yerine, medenileştirilmesi gereğine işaret edilen bir nesne olarak tahayyül edilir. Burada özne ile nesne arasındaki mutat hiyerarşik ilişki ile karşı karşıya geliriz. Bu ilişki içinde halk, özgün kültürel değerlere sahip olarak resmedilmekle beraber, ''durağan, apolitik, kaba, geri ve irrasyonel'' olarak da betimlenmekte; bu olumsuz betimlemeler, aktif özne konumundaki devlet/seçkine halkı ''terbiye etme'' hakkı tanınmasına neden olmaktadır.
Seçkinci söylem, en genel ifadeyle toplumu bilgili ve liyakatli bir azınlığın yönetmesi gerektiğine işaret eder.¹ Bu tanımlamaya yaslanan siyasal perspektif, halkın yönetime katılımını gereksiz ve hatta zararlı bulur.
Sayfa 14·Kitabı okuyor
Türk modernleşme süreci içinde medeniyet vurgusu, pek çok yan anlama sahip bir kavram olarak karşımıza çıkar. Medeniyet kavramının asli vurgusu ise, Türk toplumunun Batılı toplumların arz ettiği çehreye kavuşması anlamı taşımaktadır. Ancak bu süreç toplumun tabanından gelen bir istek olarak karşımıza çıkmaz. Modernleşmenin öncü seçkinleri, toplumun medenileşmesi gereğine, Batı ile girilen savaşlarda alınan yenilgiler sonucunda, devletin nasıl kurtulabileceğine dair çözüm arayışı sürecinde ''karar'' vermişlerdir. Bu da demek oluyor ki, toplumun medenileşme gereği devletin kurtuluşunu sağlamak için üstten verilmiş bir karardır.
Sayfa 13·Kitabı okuyor
Reklam