Osmanlı-Türk siyasal, toplumsal yaşamında halk çoğunlukla ikili bir anlatı içinde kurulmuştur. Bu ikili anlatının biri halkın özgün kültürel değerlerin varlığı olarak betimlendiği, diğeri halkın bu özgün varlığının medeni bir çehreye kavuşturulması gerektiğini iddia eden anlatıdır. Halk bu söylemsel kuruluş içinde, özgün kültürel değerlerinin anımsatıldığı/anımsandığı noktada ''konuşturulmakta'', bu değerlerin medeni bir çehreye kavuşturulması gerektiği öne sürüldüğü noktada ''susturulmaktadır''. İşte seçkinci söylemin anlatı evrenini, bu konuşturulmayla susturulma arasındaki salınım noktası oluşturur. Bu salınım noktasında söylemsel olarak kurulan halk, siyasal bir aktör olarak tasarlanmak yerine, medenileştirilmesi gereğine işaret edilen bir nesne olarak tahayyül edilir. Burada özne ile nesne arasındaki mutat hiyerarşik ilişki ile karşı karşıya geliriz. Bu ilişki içinde halk, özgün kültürel değerlere sahip olarak resmedilmekle beraber, ''durağan, apolitik, kaba, geri ve irrasyonel'' olarak da betimlenmekte; bu olumsuz betimlemeler, aktif özne konumundaki devlet/seçkine halkı ''terbiye etme'' hakkı tanınmasına neden olmaktadır.