Kışın ilk günlerinde, mevsimin ilk karı yağdıktan sonra dışarı çıkın. Üzeri ince bir buz tabakasıyla kaplı bir gölet bulun. Buz tabakası henüz yeni ve cam kadar berrak olsun. Kıyıya yakınken buz ağırlığınızı rahatça taşıyacaktır. Biraz açılın. Biraz daha. Sonunda buzun ağırlığınızı ucu ucuna taşıdığı bir noktaya varacaksınız. İşte orada kendinizi benim hissettiğim gibi hissedersiniz. Buz ayaklarınızın altında çatırdamaya başlar. Aşağıya baktığınızda beyaz çatlakların karmakarışık bir örümcek ağı gibi her yöne doğru yayıldığını görürsünüz. En ufak bir ses yoktur, ama ani ve sert titreşimleri tabanlarınızda duyabilirsiniz.
İşte Denna gülümseyince bana da öyle oldu. Ayaklarımın altında dağılmak üzere olan kırılgan bir buz tabakasında duruyormuş gibi hissettiğimi kastetmiyorum. Hayır. Buzun ta kendisi gibiydim.
Çatırdıyor, Denna'nın bana dokunduğu yerden etrafa çatlaklar yayıyordum. Yerimde kalmamın tek sebebi beni oluşturan bin parçanın birbirine bağlı olmasıydı. En ufak bir hareketimde darmadağın olacağımdan korkuyordum.
Sorun şu ki bahsi geçen kadın, tanıdığım hiç kimseye benzemez. Onu gördüğüm zaman elle tutulmaz bir yanı vardı sanki; ateşten yükselen ısı gibi insanı kendine çeken bir şey. İçinde bir güç, bir kıvılcım...
Merdivene doğru uzanan yalnız yolumda ilerlerken akıllı yanım beni azarladı. İşte ümit etmenin sonu budur, dedi. Avucunu yalarsın. Yine de o kadını bulamaman iyi oldu. Asla sesi kadar güzel olamazdı. Yanan gümüş gibi, nehir taşlarına vuran ay ışığı gibi, dudaklarına değen bir tüy gibi parlak ve müthiş sesi kadar güzel olamazdı.
Kimse beni lafa tutmasın diye gözlerimi yere dikerek merdivenin bir basamağına adım attım.
İşte o anda kulağıma bir ses ilişti; yanan gümüş gibi, yanağıma konan buse gibi bir ses. Başımı sevinçle kaldırırken o sesin Aloine'imden geldiğini biliyordum. Başımı kaldırdım, onu gördüm ve aklımdan bir sözcük geçti.
Güzel
Bak ümidin nelere mal oldu, dedi içimdeki ses. Aradığın kadın ortadan kayboldu ve sana sadece kendi kendine işkence edebileceğin parlak, budalaca düşler kaldı.