Henüz on altı yaşını doldurmamış bir genç, üzerinde benekli bir asker elbise, üstünde “La ilahe illallah Muhammedun Resulullah. Ketaibu’ş-Şehid İzzuddin el-Kassam” yazan bir alınlık, elinde bir tüfek, beline bağlı birkaç el bombasıyla arabadan indi ve Ebu Nidal’in Şucaiye’deki evinin kapısını çaldı, eve girdi. Ümmü Nidal yerinden fırladı, “Oğlum, canım Muhammed, bu nedir?” dedi. Genç gülerek cevap verdi: “Şehadet eylemini gerçekleştirmeye gidiyorum anne.” Annesi bir an için duraksadı. Muhuammed eliyle İmad’ın yıllar önce altında şehid düştüğü ağacı göstererek konuşmaya devam etti: “Anne, o zeytin ağacını, İmad’ı hatırlıyor musun? Ya İmad’ın ruhu dolaşıyor, diye o zeytinleri ne çok sevdiğimizi? Bizi Filistin, Kudüs, cihad sevgisi ve fedakarlıkla büyüttüğünü hatırlıyor musun? Şimdi zamanı geldi anne. Hani beni rüyanda görmüştün. Mekânlarına giriyor, onları koyun gibi kesiyor sonra da şehid düşüyordum. Beni Naim cennetlerinde Resulullah’ın huzurunda görmüştün. Bana ‘Hos geldin ya Muhammed, hoş geldin.” diye sesleniyordu. Annenin gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Başörtüsünün bir ucuyla yanaklarında doğru süzülen gözyaşlarını sildi. Ardından “Allah seni muvaffak etsin oğlum. Allah seni muvaffak etsin, attığını isabet ettirsin.” dedi, oğlunu bağırına bastı, ellerini, başını ve tüfeğini öptü. Ona şöyle vasiyet etti: “Mekanlarını bastığın zaman tereddüt etme, arkana bakma oğlum. Allah’ın dininin gereğini yaparken onlara acıma yavrum. Sonsuzluk cennetlerinde Allah’ın habibi Mustafa’nın (s.a.v) yanında buluşmak ümidiyle. Buluşmak ümidiyle, ey ciğerparem. Ey kalbimin heyecanı buluşmak ümidiyle.