• Ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
    Nasıl seğirttim işte, kızınayın işte, dün o hekim dedi ki
    Dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
    Dedi ki: siz niye yoksunuz acaba
    Bilmem ki - doğrusu bilmiyorum - niye yokmuşum ben
    Sahi ben niye yokmuşum - öyle ya - elbette sordum ona
    Dedim ki - ne desem beğenirsiniz - iri bir top çekiyor gibi
    bilardo masasından
    Dedim ki, falan filan ...
    Örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan
    Ölüversem şuracıkta
    Bakınca herkes arama burama
    Derler mi bir ağızdan: bu ölen de kim
    Hey tanrım! bu ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına.
    Edip Cansever
    Sayfa 253 - Nerde Antigone
  • -Sahi söylesenize bana, kumarı bırakmaya niyetiniz yok mu?
    -Ah, kumarı batsın! Bırakmasına bırakacağım ama eğer....
    -Eğer kaybettiklerinizi geri alabilirseniz....Öyle değil mi? Sözünüzü bitirmenize gerek yok. Böyle söyleyeceğiniz biliyorum.
  • https://youtu.be/_1InLLgdHPY

    ...Ve güz geldi Ömür hanım.
    Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.
    İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.
    Yağmur ha yağdı ha yağacak.
    İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır.
    Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı...
    ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım?
    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize?
    Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?
    Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu?
    Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?
    Yaşamı düz bir çizgide tumak tükenmektir.
    Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?
    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...
    Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum.
    Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? Dönelim...
    Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...
    Olsun dönelim biz yine de.
    Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim.
    Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze.
    Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.
    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı?
    Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine.
    Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki?
    Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama...
    Değil mi yoksa?
    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı.
    Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum.
    Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni.
    Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, 'dar çevre yitiklerin'de önem kazanmaya...
    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim.
    Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...
    Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların.
    Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım?
    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur.
    Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum.
    Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...
    Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...
    Sularım toprağa sızıyor bak.
    Yüzümü geceler örtüyor.
    Binlerce taş saklanıyor içimde.
    Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...
    Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı?
    Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi?
    Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten?
    Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...
    Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?
    Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu.
    Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden.
    Yanılıyor muyum? Olsun.
    Yanıldığımı biliyorum ya...
    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler.
    Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin.
    Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana.
    Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de.
    Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...
    Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.
    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz...
    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de.
    En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...
    Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...
    O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye...
    Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye?
    Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize.
    Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.
    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...
    Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için.
    Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su.
    Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...
    Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...
    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni.
    Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle.
    Yıldım ömrümün kalıplarından.
    Beni duy ve anla.
    Yağmur dindi Ömür hanım.
    Gökyüzü masmavi gülümsedi yine.
    Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle.
    Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından.
    Ne aldanış!
    Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?
    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla.
    Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan.
    Delilik mi dedin?
    Kim bilir...Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu.
    Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi?
    Kim ne diyebilir ki?
    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...
    Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek.
    Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile...
    Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.
    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde.
    Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum.
    Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını.
    İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek.
    Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • Behey
    Berkley.!
    Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu.
    Felsefenden tüten günlük kokusu
    başımızı döndürmek içindir.
    Hayat kavgasında bizi
    dizüstü süründürmek içindir.
    *
    Behey
    Berkley,
    Behey Allahın
    Cebrail şeklindeki Ezraili,
    Behey on sekizinci asrın en filozof katili.!
    Hâlâ geziyor İskoçya köylerinde
    adımlarının sesi.
    Hâlâ uluyor adımlarının sesine
    tüyleri kanlı bir köpek.
    Hâlâ
    her gece titreyerek
    görüyor gölgeni İskoçya köylüleri
    evlerinin
    camlarında.!
    Hâlâ
    kanlı beş parmağının izi var
    o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında.!
    *
    Behey
    Berkley.!
    Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi,
    Kıralın şövalyesi,
    sermayenin altın sesi,
    ve Allahın peskoposu.!
    Felsefenden tüten günlük kokusu
    başımızı döndürmek içindir.
    Hayat kavgasında bizi
    dizüstü süründürmek içindir.!
    *
    Her kelimen
    kelepçelerken
    bileklerimizi,
    kıvrılan
    bir yılan
    gibi satırların
    sokmak istiyor yüreklerimizi.
    Beli hançerli bir İsaya benziyor resmin.
    Sivriliyor kitaplarından ismin
    sivri yosunlu ucundan
    kızıl kan
    damlıyan
    yeşil bir diş gibi.
    Her kitabın
    diz çökmüş önünde Rabbın
    kara kuşaklı bir keşiş gibi..
    Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın,
    inandıracaktın.?
    Biz İsanın vuslatını bekleyen
    bir rahibe değiliz ki.!
    *
    Behey
    Berkley!
    Behey tilkilerin şahı tilki.!
    Çalarken satırların zafer düdüğü,
    küçük bir taş parçasının en küçüğü
    imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına,
    hemen anlaşmak için
    bir kapı açıyorsun,
    binip Allahının sırtına
    soldan geri kaçıyorsun.!
    Kaçma dur.!
    Her yol Romaya gider,
    — bu belki doğrudur —
    fakat
    fikri evvel gören her felsefenin
    safsata iklimidir yelken açtığı yer.!
    Bu bir hakikat
    — hem de mutlak cinsinden — !
    İşte sen
    işte senin felsefen:
    Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün
    cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün
    parlak
    yuvarlak
    elmaya:
    «Fikirlerin bir
    terkibidir,»
    diyorsun.!
    Dışımızda bize bağlanmadan
    var olan
    varlığı
    inkâr ediyorsun.!
    *
    Şu mavi deniz
    şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi,
    kendi kendinden aldığın fikirlerdir, öyle mi.?
    Mademki kendi fikrindir yüzen gemi,
    mademki kendi fikrindir umman,
    ne zaman var,
    ne mekân.!
    Ne senin haricinde bir vücut
    ne senden evvel kimse mevcut,
    ne senden sonra kâinat baki
    bir sen
    bir de Allah hakikî.
    *
    Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı.!
    Senin dışında değil miydi
    kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı.?
    Yoksa kendi altında sen
    kendinle mi yattın.?
    Diyelim ki senden evvel baban yok
    İsa gibi.
    Yine fakat bacakları arasından çıktığın
    Meryem gibi bir anan da mı yok.!
    Diyelim ki yapyalnızsın
    Turu Sinada Musa gibi,
    ne yazık.! Tevratını okuyan da mı yok.!
    Çok yalan söylemişsin çok.
    *
    Sen emin ol ki Berkley
    — olmasan da zarar yok —
    bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey:
    biraz alay
    biraz şaka
    ve birkaç tokat
    — eldivensiz cinsinden —
    Neyleyim.?
    Neş'e kavganın musikisidir.
    Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz
    neş'enin çelik ahengini duymayan adam;
    neş'e ... iyi şeydir vesselam,
    — baş döndürmezse eğer —
    ve işte bizimkiler
    güldüler mi,
    ağız dolusu gülüyorlar.
    Kabahat onların kuvvetinde:
    yoksa ne sende
    ne de bende.!
    *
    Dinle Berkley.!
    — dinlemesen de olur —
    Biz dinleyelim:
    Beynimiz bal yoğuran
    bir kovan.
    Ona balı dolduran
    arıdır hayat.
    Aldığımız hislerin
    sonsuz derin
    pınarıdır kâinat.!
    Kâinat geniş
    kâinat derin
    kâinat uçsuz bucaksız.!
    Biz onun parçaları,
    biz ondan doğan bir sürü bacaksız.!
    Biz o bacaksızların
    — anasını inkâr etmeyen cinsi —
    Çünkü biz
    emredenlere emir verenlerden değiliz.!
    Bağlıyız toprağa
    kalın halatlar gibi kollarımızla.!
    Çelik dişleri şimşekli çarklılar
    koparırken kara toprağın esrarını,
    biz
    seyretmedeyiz
    cihan içinden cihanların
    doğuşunu;
    kehkeşanların
    gümüş aydınlığında.!
    Görmüşüz,
    görmedeyiz
    yılların yollarında toprak oluşunu
    kızıl kadife dudaklı kızların.!
    Çiziyor hareketi gözlerimize
    sonsuz maviliklerde
    kuyrukluyıldızların
    sırma saçlarından kalan izler.
    *
    Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler.!
    *
    Şu denizler,
    şu denizlerin üstünde denizler gibi esen,
    rüzgârların uğultusu.
    Şu ipi kopmuş
    inci bir gerdanlık gibi damlayan su,
    şu bir damla su,
    uzaklaştıkça, yaklaşılan
    hakikati gizler..
    *
    Her yeni ummanla beraber
    bir yeni imkân.!
    Kâinat geniş
    kâinat derin
    kâinat uçsuz bucaksız.!
    *
    Behey.!
    Berkley.!
    Behey bir karış boyuna bakmadan
    Karpatları inkâr eden cüce.!
    Ahrete gittiysen eğer
    oradan bir taç gönder,
    süslemek için Allahının kafasını.!
    Fakat buradan
    topla hemen tarağını tasını,
    Haraç mezat.!
    Haraç mezat.!
    götür pazara bir pula sat:
    Topraktaki saltanatın
    göğe çıkan tahtını.!
    *
    Yok üstünde tabiatın
    tabiattan gayri kuvvet.!
    Tabiat geniş
    tabiat derin
    tabiat uçsuz bucaksız.!
  • 128 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Sahi, sesiyle sarılabilir mi insan ?
    diyor yazar .
    Sarılabilir ...Hem de çok uzağındakyen sımsıcak,sevgi dolu....

    Ben de,
    Hayatta ki ilk tercihiniz,
    Heyecandan avuçlarınızın terleyerek tuttuğunuz ‘İlk’ El mi?
    Yoksa;
    Güven duyarak sımsıkı tutunup mezara girdiğiniz ‘ondan ötesi’ olmayan ‘Son’ El mi
    Olmalı ? diyorum.

    Sahi,
    Sevgi Neydi ?

    Belki de en içten sevgi melonkolik olandı...
    Hiç unutamadığın, her anını içinde ölümsüzce yaşadığın....
    Gelecek diye her an umut ettiğin. Bir hayale sığınır gibi ,aşkın bin bir türlü halini yüreğinde yaşadığın...
    Kimi gün acıdan öldüğün ,ama kimsenin canını yakmadığın...
    Sevginin hüznünde boğulduğun...
    Gidenle kaybolduğun...
    Sevmek güzel, ama sevilince başka bir güzel ....

    Bu hikayede hepimiz tek taraflı aşkın tanıklarıyız.

    Sevilen gidince, tek başına sevmek ağır bir yük.Her yerde onu görmek, her güzel şeyde onu bulmak, hatıralara sığınmak yorucu....

    İnsan özler, hem de çok özler.
    Bir seste,bir gün batımında,açan her çiçekte onu arar. Hüzün en çok sevene yakışır..Her şeye rağmen sevmeye devam edene .

    Hiç bir aşk sonsuz değildir.
    Bazen yorulur insan sevmekten. Vazgeçer...Gömer içindeki sevgiyi kalbinin en ücra köşesine.
    Unutulur mu hayır !...
    Arada bir sızısı duyulur yürekte ...
    Canın acır .En çok da Özlersin ....

    Ben özledim galiba seni
    Bu yüzden bu kadar sitemlerim
    Sen üzülme acıdan bu sözlerim
    Karşımda görsem dolar gözlerim....

    https://youtu.be/TOq4RCoLWpk

    Gönül istiyor ki her aşk ,karşılıklı olsun. Her aşk ölümsüz olsun .

    Yunus Emre : “Ölen hayvan imiş ,âşıklar ölmez...”
    derken,
    “Ölen nefistir, heva ve hevestir...” diyordu.

    Şemsi -i Tebrîzî ise,
    “Kır kalemin ucunu bundan sonra yolculuğumuz aşk yolculuğudur...”diyordu.
    Demek ki aşk, kalem ile yazılmaz, dil ile söylenmez, göz ile görülmezmiş.

    Öyleyse kıralım mı kalemin ucunu ?
    Belki vakti gelmiştir....!

    Beni hep güzel hatırla .
    Hoşçakal canımın canı ...
    Yüreğimde nasıl sevdiysem, öyle kal...

    Aşk’a ,sevenlere selam olsun...
  • Son görüşmemizde benimle konuşurken “sen” diyen kızın bu azarlamaları “siz” diye yapması tuhafıma gidiyordu.

    O bunları söylerken ben de insan ilişkilerinin aşamalarını düşünüyordum. Daha birkaç gün önce çekingen bir edayla kapımı çalan bu ürkek genç kızın, hangi aşamalardan geçerek bana bağıracak kadar yakınlaştığını merak ediyordum. İnsanların birbirini ilk tanıma anındaki mesafeyi yok eden şey neydi; konuşmak mı, bir arada zaman geçirmek mi, birbirini daha iyi tanımak mı? Siz’den sen’e geçiş gibi, ne zaman ve neden öyle olduğu anlaşılamayan bir şeydi bu.?? Sahi nedir bu??
  • Tıp fakültesini yeni bitirmiş,
    pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere,

    Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.

    Gençtim, bekardım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.

    İlk gece bir eve misafir olmuştum.
    Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.

    Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti.

    Üzerimde yol yorgunluğu,geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı.

    Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu.
    Ev sahibine bir şey de diyemiyordum.
    Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu.

    Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak:
    "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.

    Hacıanne:
    "Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.

    Merak ettim, tekrar sordum:
    "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"

    Hacıanne: "Hayır evlâdim, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok.
    Ancak burası uzak bir yer.
    Trenden buraların yabancısı birileri inebilir.
    Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır.
    Buraların yabancısı biri geldiğinde,
    " ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz."

    Konya Ovası'nda, ya da bir başka yerinde Türkiye'nin,
    trenden inen yabancılar için
    "ışığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur?

    Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda
    dinlendirmeye devam ediyorlar mı?
    Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek birakan
    kadınlar yaşıyorlar mıI?

    Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler ?
    Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler.

    Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir
    medeniyetin yetimleriyiz.
    Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.

    Şâir öyle diyordu:
    "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler."
    Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler ?
    Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere,
    sessiz sedasiz gittiler?
    Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?

    (Prof. Dr. Saffet Solak'ın hâtırası)