• Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen

    1. Mihenden kaçma ger mahsûd-ı ihvân olmak istersen
    Yetiş imdâd-ı mazlûmâna arslan olmak istersen
    Yapış bir kâmilin destinden insan olmak istersen
    Nebiyy-i Efhamı medh eyle Hassân olmak istersen
    Rızâ bâbında bekle rahme şâyân olmak istersen
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen

    Mihenden kaçma ger mahsûd-ı ihvân olmak istersen
    [Dostlarının imreneceği örnek bir insan olmak için sıkıntılardan kaçmamalısın. Rahat döşekte olmaz o iş. Şairin dediği gibi:
    Kâmilin taş yasdınıp toprak döşenmekdir işi
    Bâliş-i râhatda dâim câhil ü nâdân yatur - Rahmî
    (Olgun insanlar taşı tastık, toprağı döşek ettiler; rahat yatakta olmaya bilgisiz ve değersiz kişiler özenir.)]

    Yetiş imdâd-ı mazlûmâna arslan olmak istersen
    [Sana ‘arslan gibidir’ denilmesi için zulme uğrayanların yardımına yetişmelisin.]

    Yapış bir kâmilin destinden insan olmak istersen
    [Olgun bir kimsenin eteğine yapışmadan iyi insan olamazsın. Kendi başına kalan nefsinin esiri olur; hayvandan aşağı olur da farkına varmaz.]

    Nebiyy-i Efhamı medh eyle Hassân olmak istersen
    [Meşhur şair Hassan bin Sâbit, Hazreti Peygamberi (aleyhisselâm) medh eden şiirleriyle o mertebeyi kazandı. Malûm O’nu övmek bizâtihî ibadettir, fazilettir. O’nu öven ancak kendisi yücelir ve esasen O’nu övmeye güç yetirebilecek kimse yoktur.]

    Rızâ bâbında bekle rahme şâyân olmak istersen
    [Rıza kapsında bekle ki; merhamete kavuşabilesin. Sen razı olmazsan senden kim razı olur?]

    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    [Kimseyi ağlatma ki gülebilesin. Başkalarının felâketi üzerine saadet bina edemezsin. “Acımayana acınmaz” duymadın mı?]

    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen
    [Karıncayı incitmezsen ancak, Hazreti Süleymana benzeyebilirsin.]




    2. Meserret-bahş olur gerçi ‘âdüvden ahz-ı sâr etmek
    Fakat îcâb eder birçok mezâhim ihtiyâr etmek
    Benim re’yimce hattâ nâ-becâdır inkisâr etmek
    Fazîlettir onu ‘afv-ı keremle şerm-sâr etmek
    Cinâyettir dil-i ebnâ-yı cinsi dâğ-dâr etmek
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen

    FENNÎ’NİN MÜSEBBÂ’ININ İKİNCİ KIT’ASININ ÎZÂHI:

    Meserret-bahş olur gerçi ‘âdüvden ahz-ı sâr etmek
    [Sana kötülük yapan düşmanından intikam almak, içini rahatlatır; bu doğru…]

    Fakat îcâb eder birçok mezâhim ihtiyâr etmek
    [Fakat yerinde olan davranış bu değildir. Sıkıntılara tahammül gösterme yolunu seçmelisin. Evliyânın vasıflarından biri ‘hamul’ imiş; insanlardan gelen sıkıntılara dayanmak yani…]

    Benim re’yimce hattâ nâ-becâdır inkisâr etmek

    [Geç tahammül etmekten; kırıklık göstermen, yüzünü ekşitmen bile yersizdir…]
    Fazîlettir onu ‘afv-ı keremle şerm-sâr etmek

    [Sana kötülük yapana iyilikle, yumuşaklıkla karşılık verip utandırman ne büyük erdemdir…]

    [Bu noktada hatırlamalıdır; harp ettiği hasmını mağlup edip tam kılıcını kaldırdığı anda, yerdeki Hazreti Alinin yüzüne tükürünce, O, Allahın arslanı kılıcını indirivermişti. Adamcağız da şaşkınlık ve sevinçle sebebini sorunca şu cevabı almış ve insafa gelerek Müslüman olmuştu: “Bana hakaretinden sonra seni öldürüp katil olmaklığımdan korktum.”]

    Şu da hatırlanmalıdır: Malazgirt Meydan Muharebesinin galibi Alp Aslan, mağlup ordunun başındaki Romen Diyojen’i affedip memleketine salimen ulaşmasını temin etmişti. Halbuki kendisine “sen beni esir alsan ne yapardın” sualine “kafes içinde memleket memleket teşhir eder, sonra bedenini köpeklere parçalatırdım” cevabını almıştı.

    Not: Gel gör ki Diyojen, kendisini affeden Alp Aslan’ a reva gördüğü muameleye kendi adamları eliyle maruz kalmış. İbret işte

    Cinâyettir dil-i ebnâ-yı cinsi dâğ-dâr etmek

    [Kim olursa olsun, insanı incitmek büyük suçtur. İnsana muamele insanca olmalı; dini, milleti farklı olsa da, hasmın olsa da… Zalime dahî zulmetme!]




    3. Şu meydâna niçindir bu geliş ettinse ger tahkîk
    Bütün ef’âlini eyle Kitâba sünnete tatbîk
    Gönül yıkma gönül yap cins ü mezhep etmeyip tefrîk
    Eder bu hak sözü yerde beşer gökte melek tasdîk
    Mezâlim âdemiyyetle değildir kâbil-i telfîk
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    FENNÎ’NİN MÜSEBBÂ’ININ ÜÇÜNCÜ KIT’ASININ ÎZÂHI:

    Şu meydâna niçindir bu geliş ettinse ger tahkîk

    [Bu dünyaya gelişinin sebebini merak etmişsindir herhalde, etmelisin; insanın taştan, hayvandan farkı bu değil mi?]

    Bütün ef’âlini eyle Kitâba sünnete tatbîk

    [Allah insanı kendine kulluk etmesi için yarattı, bildiğin gibi…]
    Gönül yıkma gönül yap cins ü mezhep etmeyip tefrîk

    [Kimsenin gönlünü yıkma; bilakis gönül yapıcı ol. Hem de insanlar arasında ayrım gözetmeden…

    Hani demedi mi Yunus Emre: (Ben gelmedim da`vi için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim)]

    Eder bu hak sözü yerde beşer gökte melek tasdîk

    [Söyleyeceğim sözü melek de doğru bulur, insan da; dikkat et:]

    Mezâlim âdemiyyetle değildir kâbil-i telfîk

    [Zulüm, insanlıkla bir araya getirilemeyecek bir yüz karasıdır.]



    4. Gözetmekte rızâ-yı Hakk’ı çeşmin hurdebîn olsun
    Ehemm-i kâr u bârın hidmet-i dîn-i mübîn olsun
    Ta’ârruz etme bir şahsa cesûr olsun cebîn olsun
    Sitem lâyık mıdır nâsa husûsâ mü’minîn olsun
    ‘Umûmen halk-ı ‘alem şerr ü mekrinden emîn olsun
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen

    Gözetmekte rızâ-yı Hakk’ı çeşmin hurdebîn olsun

    [Hurde-bîn, mikroskop demek; küçük şeyleri de gösteren gibi yani… Çeşm ise göz demek bilindiği gibi. Hakkın rızasını gözetme işinde küçük ayrıntıları da dikkatten uzak tutma! Bu küçük bir sevap falan deme; ahiret yolcususun, sevabın azında çoğuna da ihtiyacın var. Yarın pişman olmamak için iyiliğin büyüğüne olduğu gibi küçüğüne de dikkat et; kazancını çoğatmaya bak. Malûm ya ömrün kazası yok. Cennetlikler de pişman olur o günde; daha fazlasını niye kazanmadım diye…]

    Ehemm-i kâr u bârın hidmet-i dîn-i mübîn olsun

    [En çok önem vereceğin işin, faaliyetin din hizmeti olsun. Bir kimseye para versen, bir iyiliktir, ihtiyacını görür, sevap kazanırsın. Karnını doyursan da öyle; iş sağlasan da, evlendirsen de ve saire… bütün bunlar iyidir, güzeldir, sana sevap kazandırır, tamam da, eğer onun dinine hizmetin olursa; onun doğru yolda olmasını sağlarsan, imanını kurtarmasına hizmert edersen meselâ, sonsuz felâketten kurtulup sonsuz saadete kavuşmasına sebep olmuş olursun ki, bundan âlâ iş mi olur? Hepsi önemli ama, bu en önemli. İşte ehemm ve mühim kelimeleri kullanımımızda olursa, önemli, daha önemli ve en önemli kavramlarını idrak etmemiz de kolayca mümkün hale gelir. Lisan meselesi bundan dolayı mühim değil, ehemm cümlesinden işte!
    İrfan ehli tasavvufu şöylece tarif etmiş: “Ehemmi mühimme tercih”. Şimdi bunu iyice anlayabilmek için kelimelerin gücüne ihtiyacımız ortada değil mi?]

    Ta’ârruz etme bir şahsa cesûr olsun cebîn olsun

    [ne güzel söylemiş şair ve ne güzel nükte yapmış. Gözüne kestiremediğin ve “ilişmeyelim şimdi, başımıza belâ olur” diyeceğin bir kabadayıya belki saldırmazsın, hatırlatmaya gerek yok ta; sen sen ol, korkak olan, zayıf olan, vurunca yatıracağını düşündüğün kimseye de saldırma.]

    Sitem lâyık mıdır nâsa husûsâ mü’minîn olsun

    [İnsanları üzmek yerinde bir davranış mıdır? Hele mümin ise.]

    ‘Umûmen halk-ı ‘alem şerr ü mekrinden emîn olsun

    [Sözün aslı şu; iyi ve kötü herkes senin zararından, hile yapmandan falan korkmasın. Senden kötülük beklemesin kimse. İyi insan şöyledir ki, yapanı bilinmeyen bir iyilik söz konusu olduğunda derler ki “bunu filân kimse yapmıştır, ona yakışır böyle bir iyilik”. Kötü kimse de odur ki, yapmadığı kötülüğü bile ondan bilirler.]




    5. Yakışmaz bir sıfattır dil-şikenlik tab’-ı merdâne
    Bu gülşende gül ol hâr olma çeşm-i andelîbâne
    Geçinmekse merâmın istirâhatle hakîmâne
    Elinden geldiği müddetçe sa’y et bezl-i ihsâne
    Sezâ ancak budur her sâlik-i şeh-râh-ı ‘irfâne
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Yakışmaz bir sıfattır dil-şikenlik tab’-ı merdâne

    [Mert insanların tabiatına hiç yakışmayan bir sıfattır gönül kırıcı olmak. Mert adam gerektiğinde sert olur. Kadife eldiven içinde demir yumruk gibi yani. Yoksa, katıra cilve et demişler, çifte atmış.]

    Bu gülşende gül ol hâr olma çeşm-i andelîbâne

    [Gül bahçesinde gül, bülbül ve diken vardır malûm; sen bülbülün gözüne batan diken gibi olma da, onu hayrân eden gül gibi ol. İyi insan aranan insandır, özlenen insandır. Derler ki “Ah! Nerede? Görsek, sohbet etsek de içimiz açılsa, kasvetimiz dağılsa…”]

    Geçinmekse merâmın istirâhatle hakîmâne

    [Eğer bu dünyada arzun iç rahalığı ve huzur ile geçinip gitmekse, arkanda güzel bir isim bırakmaksa…]

    Elinden geldiği müddetçe sa’y et bezl-i ihsâne

    [Elinden geldiğince ve saymadan iyilik yap; serveti biriktirme kaygısında olma! Ne olacak biriktiğinde? Mirasçılar kavga edecek, seni de hayırla anan olmayacak; değil mi? Akıllı ol akıllı! Duacılarını arttır.]

    Sezâ ancak budur her sâlik-i şeh-râh-ı ‘irfâne

    [Ana yolun yolcusuna yaraşan ancak bu davranış biçimidir.]




    6. Ne lâzım hasmı ta’kîb eylemek ta’dîl-i efkâr et
    Gelirse nefse hiddet kibriyâ-yı Hakk’ı tezkâr et
    Edip mahv-ı enâniyyet ‘ubûdiyyette ısrâr et
    Leyâlîde le’âlî-i şirişki durma îsâr et
    Garaz kâşânesin yık hıtta-i ‘irfânı i’mâr et
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Ne lâzım hasmı ta’kîb eylemek ta’dîl-i efkâr et
    [Düşmanının peşine düşmekte ne fayda var? Kafayı değiştirsene!]
    Gelirse nefse hiddet kibriyâ-yı Hakk’ı tezkâr et
    [Hiddetin seni mağlup edecek gibi olduğu zaman Allahü teâlânın büyüklüğünü düşün.]
    Edip mahv-ı enâniyyet ‘ubûdiyyette ısrâr et
    [Benliğini yok et ve kullukta ısrar et.
    Şuracıkta Usûlî’nin bir beytini derc etmeli:
    Bunluğu ko, benliği terk eyleyuben ol şehin
    İtlerinden olmağa sa’y et Usûlî sen sen ol
    (Tembelliği bırak, benlikten kurtul da o şahın isimsiz kölelerinden biri olmağa canına minnet bil ey kişi; sen sen ol!)]
    Leyâlîde le’âlî-i şirişki durma îsâr et
    [Gecelerde inci tanesi gibi gözyaşlarını hesapsızca saç! Gülmekten ne buldun, ağla biraz, ağla!]
    Garaz kâşânesin yık hıtta-i ‘irfânı i’mâr et
    [Kin ve garez tutma yolunu bırak da, arif kişi ol!]



    7. Tuz ekmek hakkını hıfz eylemekte i’tinâ göster
    Hudâ’dan gayre ‘arz-ı ihtiyâç etme gınâ göster
    Şikâyet etme Hak’tan halka her hâle rızâ göster
    Tama’dan kıl ferâgat ehl-i îsâr ol sehâ göster
    Düşen bî-keslere rahm et tarîk-i i’tilâ göster
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Tuz ekmek hakkını hıfz eylemekte i’tinâ göster
    [Üzerinde bulunan hakları korumak, gereğini yerine getirmek, vefalı olmak hususunda azami derecede özen göster!]
    Hudâ’dan gayre ‘arz-ı ihtiyâç etme gınâ göster
    [Allah’tan başka kimseden bir şey bekleme, tok gözlü ol. En kötü şey (bir) el açmak; en iyi şey de (iki) el açmak. Uyanık ol!]
    Şikâyet etme Hak’tan halka her hâle rızâ göster
    [İnsanlara karşı halinden şikâyetçi olmak, dikkatle bakarsan ne kadar çirkin bir iştir; Allah’ını kullarına şikâyet etmiş oluyorsun, öyle değil mi? Bu ne densizliktir; dikkat et!]

    Tama’dan kıl ferâgat ehl-i îsâr ol sehâ göster
    [Açgözlülükten uzak dur; kendi ihtiyacın varken bile başkalarına vermekte tereddüt etme; cömert ol!
    Şuracıkta da Hâzık Mehmed’den bir beyt kayd etmeli:
    Yeten ancak gürisne-çeşme müşt-i hâk-i lahdidir
    Halâs olmaz hezârân gence mâlik olsa zilletten
    (Aç gözlü dünyanın hazinelerine sahip olsa da zelil ve tatminsiz olmaktan kurtulamaz; onu gözünü ancak kabrinin bir avuç toprağı doyurur)]
    Düşen bî-keslere rahm et tarîk-i i’tilâ göster
    [Düşmüş kimsesizlere acı; yücelik göster. Acımayana acınmaz bilirsin.]




    8. Tesâdüf eyledikçe bir fakîr ebnâ-yı âdemde
    Edip taltîfîne himmet bırakma berzah-ı gamda
    Ne buldun saklamakla surre-i dînâr u dirhemde
    Gerek sahn-ı kenîsâda gerek Beyt-i mükerremde
    Hüner bir kalb-i mahzûnu sevindirmektir ‘âlemde
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleyman olmak istersen


    Tesâdüf eyledikçe bir fakîr ebnâ-yı âdemde
    [İnsanoğullarından bir fakire rastladığında…]
    Edip taltîfîne himmet bırakma berzah-ı gamda
    [Gönlünü al, işini gör; üzüntü koridorunda bırakma onu. Desin ki “iyi insanlar hâlâ var”]
    Ne buldun saklamakla surre-i dînâr u dirhemde
    [Parayı pulu biriktirip saklamakta ne gibi bir fayda olabilir? Ölüp gideceksin; arkandan bir sürü dava, dedikodu ve saire…]
    Gerek sahn-ı kenîsâda gerek Beyt-i mükerremde
    [Nerede olursa olsun; gerek Kâ’be-i Şerîf’in civarında, gerek kilisenin avlusunda…]
    Hüner bir kalb-i mahzûnu sevindirmektir ‘âlemde
    [Hüzünlü bir kalbi sevindirmektir hüner.]


    9. Fesâd ü mekri çoktur çerh ile ahz ü ‘atâdan geç
    Haşv ü hâşâk ile doldurma kalbi mâsivâdan geç
    Girip ihlâsla meyhâne-i ‘aşka riyâdan geç
    Eğer pîrân ile ünsiyyet istersen hatâdan geç
    Garaz hammâlı olma kîni terk et mâ-mezâdan geç
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Fesâd ü mekri çoktur çerh ile ahz ü ‘atâdan geç

    [Hilesi de bozuklukları da çoktur; dünya ile alışveriş yapma!]

    Haşv ü hâşâk ile doldurma kalbi mâsivâdan geç

    [Çer-çöp ile doldurma kalbini; ma-sivayı terk et. Ma-siva Allah’dan gayrı her şey demektir. Kalp Allah evidir; başka sevgiye yer vermek doğru değildir; hane sahibine hıyanet olur.]
    Girip ihlâsla meyhâne-i ‘aşka riyâdan geç

    [Tam bir ihlas (samimiyet, duruluk; daha doğrusu yalnız Allah için yapmak) üzere ol; gösterişi terk et. Ne ‘desinler’ için iş tut ne ‘demesinler’ için! Hesabını insanlara vermeyeceksin ki… Seni yoktan var eden insanlar değil ki… Rızkın insanlardan gelmiyor ki… Veren de O, alan da O nedir senden gidecek/Telâşını görenler can senin zannedecek.]

    Eğer pîrân ile ünsiyyet istersen hatâdan geç

    [İlim-irfan sahipleri ile beraber olmak için edebi gözetmelisin; hatalarından dönmelisin.]

    Garaz hammâlı olma kîni terk et mâ-mezâdan geç

    [Garaz bir yüktür, ona hamal olma. Kin zehirdir, kendini zehirleme. “Olan oldu” güzel sözdür; kendine şiâr edin.]



    10. Edersen bir iyilik intîzâr eyle mükâfâta
    Yaparsan bir fenâlık hâzır ol ‘ayn-ı mücâzâta
    Lihâzâ müstâkîm ol inhimâk etme huzûzâta
    Eğer kîsende pâren var ise sarf eyle hayrâta
    Şu nushi dinlemezsen dûş olursun çok beliyyâta
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Edersen bir iyilik intîzâr eyle mükâfâta

    [İyilik yaparsan hiç tereddüt etme, karşına çıkar. Balık bilmezse Hâlık bilir.]

    Yaparsan bir fenâlık hâzır ol ‘ayn-ı mücâzâta

    [Kötülük yapınca da görürsün karşılığını. İnsan ektiğini biçer. “Eden kendine eder” unutma!]

    Lihâzâ müstâkîm ol inhimâk etme huzûzâta

    [Sonuç itibariyle dosdoğru ol. Zevklere aldanma. İki zevk [(tegaddî (gıdalanma) ve tenâsül (üreme)]’e dikkat. Bunlardan ilki olmasa insan çalışıp kazanmaya üşenir, ikincisi olmasa nesil devam etmez. İşte bu lezzetlerin, işbu varlık gayesini unutup ahmakça kapılma! İnsanlığını kaybedersin.]

    Eğer kîsende pâren var ise sarf eyle hayrâta

    [Kesende, kasanda paran varsa da akıllı ol, hayra sarf et. Yoksa ya yersin, kanalizasyona gider; ya da bırakırsın, başında mirasçıların kavga eder; ikisi de akıl kârı değil.]

    Şu nushi dinlemezsen dûş olursun çok beliyyâta

    [Dediğimi ve diyeceğimi dinlemezsen çok belâlara düşersin; pişman olursun. (Dediği hemen yukarıda, diyeceği birinci kıt’anın sonunda. Yani ‘Sakın bir dîdeyi ağlatma… diye başlayan mütekerrir beyt’)]



    11. Ekâbir meclisinden çıkma FENNÎ mahrem-i râz ol
    Kanâat göster aza devlet-i fakr ile mümtâz ol
    Te’âlî kıl şikâr-ı himmeti kapmakta şahbâz ol
    Târîk -i dil-nüvâzîde alıklık yapma kurnaz ol
    Nüfûzun nisbetinde derd-mendâna devâ-sâz ol
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen
    Ekâbir meclisinden çıkma FENNÎ mahrem-i râz ol

    [Büyüklerle oturup kalkmaya gayret et; sırları da saklamasını bil.]

    Kanâat göster aza devlet-i fakr ile mümtâz ol

    [Azla yetin. Kanaat hazinedir.]

    Te’âlî kıl şikâr-ı himmeti kapmakta şahbâz ol

    [Çer-çöple uğraşma. Sen armudun sapı, üzümün çöpü derdinde olursan kaybedersin, himmet kuşunu kapamazsın.]

    Târîk -i dil-nüvâzîde alıklık yapma kurnaz ol

    [Gönül okşama bir sanattır. Akıllı ol da fırsatı kaçırma. Aramanı bekleyen annen veya baban, belki komşun filan vardır; arayıversen gönüllerini fethedersin. Sana da lazım olan odur. Akıllı ol.]

    Nüfûzun nisbetinde derd-mendâna devâ-sâz ol

    [Servet veya makam gibi bir imkâna sahipsen eğer dertlilere deva olmaya çalış. Kabir karanlıktır.]


    Yozgatlı Mehmet Said - Fenni - Müsebba
  • 128 syf.
    ·1 günde
    "bir yanım asaf halet söylüyor diğer yanım fabrika" Onur Ünlü (bknz. Ah Muhsin Ünlü - Gidiyorum Bu)

    İlk burada duydum Asaf Halet'i. Daha önce de duymuş olabilirim de.. Fakat ilk bu dizelerde merak ettim şairi.. Kimdi bu Asaf Halet ve neden şairin bir yanı asaf halet söylüyorken diğer yanı fabrika? Bilinçsizce kurulmuş bir cümle olamazdı bu değil mi? Yani, şiir okuyanlar bilir ki bir dizeye roman sığdırma sanatıdır şiir ve bu sebeple öyle gelişigüzel yazılmaz hiçbir şiir..

    Merak ettim Asaf Halet'i ve bir şeyi merak ettiysem merakımı gidermeden bırakmam o şeyin peşini.. Bazen unutuyorum veya -mış gibi yapıyorum. Fakat zamanı gelince o şey bilinç altımdan göz kırpıyor bana. Buradayım, hey. Unutma, der gibi.. İşte uzun zaman sonra merakımı gideriyorum Asaf Halet ile ilgili..

    Asaf Halet, farklı bir şair. Değişik. Uzakdoğu felsefesi de var onda sufi felsefesi de, kutsal kitaplar(!)dan da harmanlamış belli başlı bilgileri de.. Avrupai bir şeyler de var tabii.. Kendi hayatı ile birlikte bir havana koyup dövmüş bunları iyice.. Ortaya bir Asaf Halet çıkmış böylece..

    İlk bakışta "vay be" diyebilirsiniz. Çünkü birbirinden çok farklı şeyleri bütünlemiş içinde. Oysa biraz bilgisi olan bilir ki, Uzakdoğu ve Sufî felsefeleri yüksek oranda birbirine benzemede.. Kutsal Kitaplar(!) da birbirine.. Sufî felsefesinin esin kaynağı Kur'an. Yani kutsal kitap(!).. Bu bilgiler çerçevesinde diyebiliriz ki, kutsal kitaplarla, sufî ve uzakdoğu felsefeleri bir. Ama Asaf Halet gibi şairler çıkıp da bunları bir havanda dövüp hayatıyla süsleyip bize sunmasa belki de bunun farkında olmayacaktık. Ne dersiniz?

    Asaf Halet'in en belirgin özelliği bu diye bunun üzerine durdum. Gerçeği bu hakikati alırsanız geriye bir Asaf Halet de kalmaz ya!..

    Asaf Halet'i okuyacaksanız biraz bilginiz olmalı.. Bu dediklerime dair.. Yoksa "ne diyor yahu bu tombiş şair" diyebilirsiniz.

    İlk başta verdiğim Ah Muhsin Ünlü'nün dizesini kavradınız mı şimdi? Bir yanı Asaf Halet söylüyor (eskilere dair bir şey, ruhanî bir şey, maddesel olmayan bir şey) diğer yanı ise fabrika (yenilere dair bir şey, ruhanî olmayan bir şey, maddesel bir şey, daha bilimsel asaf halet yanına göre). İnsanı diyorum insanı.. İnsanı özetlemiş resmen adam. Yirminci yüzyıl insanını.. Belki de bu denli derin olmasıdır aklıma takılması..

    Şimdi gidin ve okuyun. Fakat, bilginiz olmadığı takdirde ne Asaf Halet'i anlarsınız ne Onur Ünlü'yü.. Bir de, şiir sevici olmanız gerekir de bir miktar. Yoksa zevk vermez size bu deryalar.. Voltanızı alın da başka limanda demirleyim derler.. Benden iletmesi...

    Keyifli okumalar...
  • Mualla...
    Adına sonsuz notalar biriktireceğim türkü gibi kadın...
    Yokluğunun gölgelendiği şu ince yol kenarı pek ala bilir bizi.
    Bilmem adına yaraşan şu endam hangi çiçeğin gizi.
    Mualla...
    Uyurgezer değilim düşleruyurum sadece. Saçların misk ü amber kokusunu üfler ciğerlerime. Gözlerinse... Ah o gözler Mualla dilimi damağımı kurutur.
    Uzaklara dalışın hele arkada çalan inceden bir türkü. Sen,türkü gibi kadın ben ise ezgi bilmem Mualla...
    Benzemiyordun bir şairin gönlündeki sevgiliye !
    Bezenmiş karanfil bahçesini andırıyordu suretin. Endamın yetiyordu tüm çiçeklerden ürkmeye.
    Bakışın ölümdür Özdemir Asaf değilim ben Mualla
    Bağıra çağira GİTME DİYORUM!

    Mualla...
    Kitaplar bile sen kadar güzel değildi Mualla.
    Alfabe bilmem ben
    Öfkeni gözlerinden okumayı bilirim
    Bakışının esaretiyle karışan sözcükler bilirim ama alfabe bilmem ben Mualla.
    Sen... Kitap gibi kadın... Ben ise okuma bilmem Mualla!

    Tarifin de eşin de benzerin de yok Mualla. Dünya dünya olalı böylesi bir afet-i can görmedi Mualla yıldız bakamaz gül cemaline güneş imrenir ışıyan yanaklarına... Ah Mualla sen,sen bir mücevher kutusu ben ise oyma bilmem Mualla...
    Özdemir Asaf değilim ben Mualla
    Bağıra çağira GİTME DİYORUM!
    Mualla...
    Gözlerinin en karasına tutkun olduğum güzel kadın...
    Mualla,adın ruhuma üflenmiş kadar uhrevi geliyor bana.
    Kimin sana ne dediğini önemi yok bir bakıma,
    seni sayıklar dururum karanlığıma
    Gözlerin bahtımdan da kara Mualla...
    Ellerin bir ömür dizlerimde
    Saçların her gece göğsümde
    O kaçamak bakışların yüzümde,
    Ah be Mualla,ne de güzel uyursun düşlerimde...
    Hadi sen uyu yıldızlar seyre dursun kirpiklerinin gölgesini
    Uyu da düşlerim  arasın gece boyu seni
    Usulca yum gözlerini Mualla...
    Sessizce kıvrılır diz kapakların elin yana düşer,
    Uykuya dalmanla ince küçük kımıldamalar olur parmak uçlarında...
    Sen uyuyunca tüm alem uyumaya özenir.
    Öyle güzel uyursun ki sevgilim.
    Özenip yanına mı kıvrılsam,yoksa yılları uykunu izleyerek mi bitirsem karar veremiyorum... Mualla...
    Sen,
    Ölüm kadar yakın uyku kadar eşsiz kadın..."

    BETÜL BOZKURT
  • 2086 syf.
    Biliyorum, incelemelerde inceleme sahibinin hayatından anılar okumayı pek kimse sevmiyor. Ben de çok sevmem. Ancak nasıl giriş yapsam diye düşünürken, konuyla alakali bir lise anım aklıma geldi ve bunu paylaşmak isterim: Lisede sınıfta bir gün, ailesi sol görüşlü ve ailesi muhafakar-milliyetçi görüşlü bir iki arkadaşın tartıştığına tanık olmuştum. Mevzu da vatan hainligi, vatanseverlikti. Ailesi sol görüşlü arkadaş, önce Ahmet Kaya'dan şarkı açmıştı. Aslında oradan tartışma çıktı ve diger arkadaş ona tepki vermişti. Sonra da konu Nazım Hikmet'e gelmişti ve ona da diğer arkadaş vatan haini diye başlayan sözler etmişti. Ben konuya biraz Fransız kalmıştım. Çünkü hani adı geçen kişiler hakkında detaylı bir bilgim yoktu. Ama şimdi dönüp baktığımda, henüz bırak siyasi fikri, hayat hakkında özgün fikri oluşmayan iki arkadaşım, çok rahat ailelerinin fikirlerine uymayan insanları çok rahat vatan haini ilan edebiliyorlardi. Garip değil mi? Hala değişen pek bir şey yok aslında. Peki bu 'vatan haini' Nazım Hikmet ne yapmış?


    Bunu Nazım Hikmet'in yaşam hikayesini anlatarak değil de bu bütün şiirlerinden etkilendiğim, beğendiğim veya dikkatimizi çeken şiirlerine değinerek anlamaya çalışacağım.

    "Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
    yalanla besliyorlar sizi,
    halbuki açsınız
    etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız"

    Burada duralım: 'Vatan haini' Nazım Hikmet, burada Mars'taki insanlardan bahsetmiyor. Vatanındaki insanlarından bahsediyor. Her zaman varolan iki olguya dikkat çekiyor. Bunlardan birincisi halkın çektiği ekonomik sorunlar. Aslında çektiği değil de çektirildigi demek daha dogru olacaktır. Nasıl cektiriliyor peki? Halkın kendilerini yönetmesi için seçtiği insanların seçildiklerini unutarak, halkın temsilcisi ve hizmetkâri olduklarını unutarak; bilakis kendilerini sanki gökten gelen ileti ile seçilmiş edasıyla görmeleri, kendilerini halkın efendileri olarak görmeleri ve de halka bir hizmet yapsalar dahi bunun hizmet değil bir lütuf olduğu düşüncesine kapilmalari sonucunda bu yapiliyor. Bu kendilerini efendi olarak gören seçilmişler halkı çeşitli afyonlarla bir fanus içinde uyutarak, birbirlerine düşürerek, hayaller vaadederek, insanları bu hayaller içinde bir dünyada yaşatarak kendi kişisel çıkarlarına hizmet ederler. Yalanlar yalanlar ve yalanlar... Dinden gir, milliyetçilikten gir ve ver gitsin yalanları. Sonra yalan afyonuyla fanusunda gerçeklikten kopuk ve ekonomik olarak düşük seviyede mutlu mutlu yaşar halk. Mutludan kastım, bu durumda halk bu yoksulluğu sanki büyük bir ideal uğruna çektiğini düşünür, bu yüzden seve seve ve göğsünü kabarta kabarta katlanır. Peki işin aslı nedir, mikrofonu bu noktada 'vatan haini' Nazım Hikmet'e bırakmak istiyorum:

    "söz yalan söylüyorsa
    renk yalan söylüyorsa
    ses yalan söylüyorsa
    ellerimizden geçinen
    ve ellerinizden başka her şey
    herkes yalan söylüyorsa
    elleriniz balçık gibi İTAATLİ
    elleriniz karanlık gibi KÖR
    elleriniz çoban köpekleri gibi APTAL olsun
    elleriniz isyan etmesin diyedir
    Ve zaten bu kadar az misafir kaldığınız
    bu ölümlü bu yaşanası dünyada
    bu bezirgan saltanatı,bu zulüm
    bitmesin diyedir."

    Sağlam 'vatan hainligi' yapmış şair burada. Mesela isyan demiş. Halkı isyana teşvik tak bir dava! Tabi direkt bu şiirinden ötürü mü açılmış bilmiyorum ancak ömrü boyunca Şaire birçok dava açılmış; bunlar neticesinde 28 yıl ceza almış, toplamda da 17 sene hapis yatmış. Neden yatmış peki? İşin aslı, fikirlerinden ötürü. Bir memlekette fikirlerinden ötürü insanlar hapiste ise o memlekette çok ciddi sorunLAR vardır. Fikirlere tahammülsüzlük vardır. Fikirlere kim tahammülsuzluk gösterir? Fikri olmayanlar. Hemen yok hakaret etmiş yok saygısızlık yapmış yok şu yok bu en sonunda iş döner dolaşır bir yerden bir kılıf bulunarak vatan hainligine bağlanır. İşte Nazım Hikmet de böyle bir sürecin sonunda 'vatan haini' ilan edilmiş. Dünyada çokça saygı görmüş, şiirleri okutulmus, değer görmüş; barış ödüllerine layık görülmüş ve şiirleri birçok dilde okutulmus ama bir dilde okutulmasi yasaklanmış. Hangi dil? Tabiki şairin memleketinin dili, yani Türkçe'de...

    "…yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye’mde Türkçemle yasak”

    Beni en çok etkileyen hususlardan birisi şuydu; yirmi küsur yıl hapis cezasına çarptırılmis bir insanın karamsar değil aksine ümitvar şiirler yazabilmesidir. Şayet onun yerinde ben olsam heralde ağız dolusu küfürlerle dolu şiirler karalayabilirdim ancak. Şair, oldukça hayat dolu ve hayata sımsıkı sarılı, bunda etkili olan bence, onun bir ideale olan bağlılığıdır.

    "Dünyadan memleketimden insanlar,
    umudun kesik değil diye
    ipe çekilmeyip de
    atilirsan içeriye
    yatarsan on yıl on beş yıl
    daha da yatacagindan başka
    sallansaydim ipin ucunda
    bir bayrak gibi keşke
    demiyeceksin
    yaşamakta ayak diyeceksin..."


    Halkı yalanlar sayesinde bir fanusa hapsedenler üzerinden devam edelim. Tarih boyunca insanları en kolay ve garantili kandırma yolu dindir. Mesela, şeriat nedir, nasıldır, olası gelmesi durumunda nasıl uygulanacaktir, bunları kendiniz bir araştırma yaparak çok rahat anlayabilirsiniz. Çok yüksek ihtimal de şu devirde buna karşı olursunuz. Ancak "şeriat Allah'ın kanunudur. Sen nasıl Allah'ın kanununa karşıyım dersin!" söylemi altında yürütülecek olası bir algı yönetimine karşı, kişinin karşı durması mümkün olmayabilir. Bu şekilde karşı olanları sustururlar ve kendi emellerine yönelik çalişmaya devam ederler. Farzı muhal yani.. Sonra dini kullanarak insanları çok güzel itaatkar hale getirirsiniz, açlığa sabırlı hale getirirsiniz, kendi haklarını aramanın şeytan işi olduğuna inandirabilirsiniz, kendisine aslında zararlı işler açacak olgulara, olaylara ve ülkelere yandaş yapabilirsiniz. Uzar gider bu liste yani. Ancak dini bu şekilde kullananların derdi nedir aslında? Mikrofonu yine 'vatan haini' Nazım Hikmet'e bırakayim:

    "- Para var Allah var, para yok Allah yok
    Yüksek bir sözdür bu..."

    Sonra devam edip din olgusunun kendisine gelecek olursak, özellikle Ortadoğu dinlerinde, hayal edilen insan itaatkar insandır zaten, kul olmak temelindedir. Biliyorum 'gerçek' dinde yok böyle şeyler, ben 'gerçek olmayan ama nedense tarih boyu hep faal olan' din olgusundan bahsediyorum. Buyrun 'vatan haini' Nazım Hikmet:

    "Yazık, yazık bize ki asırlarca aldandik!
    Karanlıkta çizilen izleri görmek için
    Görüp yüz sürmek için
    Yazık, yazık bize ki bir çırağ gibi yandık
    Ne gökten necat geldi, ne bir parça merhamet
    Çalışan esirlere İsa, Musa, Muhammet
    Sade bir satır dua, bir tütsü, buhur verdi
    Masal cennetlerinin yollarını gösterdi
    Ne beş vaktin ezanı, ne Anjelüs çanları
    Zincirden kurtarmadı yoksul çalışanları
    Yine bir köleleriz, efendilerimiz var
    ...
    Efendiler, agalar, evliyalar, keşişler
    Ebedi karanlığın bogulsun kollarinda
    Artık temiz ruhların aydınlık yollarında
    Sade bir din, bir kanun, bir hak:
    İşliyen- dişler."

    Bununla birlikte bu dünyada ne olduysa, ne icra edildiyse bunların arkasında insan vardır. Doğaüstünden hedefler, yasalar, istekler ile belirlenecek bir hayat yeryüzünde gerçek manada olumlu bir karşılığı olan bir durum değildir. Kişisel hayat beni ilgilendirmiyor lakin bir toplumun kendisine koyacağı hedefler yeryüzüne ait olmalıdır. Ayakları yere basan; gerçekçi ve insani olduğundan haberdar olan insani hedefler...

    "...
    Hayır,
    gelecek günler için
    gökten âyet inmedi bize
    Onu biz, kendimiz
    vaadettik kendimize
    Bir şarkı istiyorum
    zaferden sonrasına dair
    'Kim bilir belki yarın...'"


    Halkı yalanlar sayesinde fanusa hapsedenlerin diğer büyük silahları da milliyetçiliktir. Bunu çok güzel kullanırlar ve çok da kullanışlı bir silahtir. Milliyetçilik kötü bir olgudur demiyorum ancak haddinden ufak biz doz fazlası insanların gözlerini oldukça kör hale getirebilir. Bu nedenle kendilerini efendi zannederler tarafından çokça kullanılırlar. Haddinden biraz fazla doz milliyetcilikle kendilerine baglarlar halkı, orta dozla hayali hedefler içine sokarlar halkı, yüksek dozla her şeyi ters yüz edip, vatanseveri hain, haini vatansever kılarlar; haklıyı haksız, haksızı haklı; hırsızı dürüst, dürüstü hırsız, ülkeye düşman bir devleti dost devlet, ülkeye dost bir devleti düşman devlet gösterirler halka. Bunlara kanmayan tek tük insanları da linç ettirirler halka.

    "Yüz Türkiye olsa
    elinizden de gelse
    yüzünü de zincire vurur
    yüz kere satarsınız"

    "Bir yandan vatanı satıp
    bir yandan böyle bahsettiler
    Vatan sevgisi mi bu hergelelerde?
    Hangi vatan sevgisi?
    Sandalya, depo, fabrika, çiftlik, apartman sevgisi
    Mülkünü, sermayesini al
    sandalyasını çek altından
    heriflerde düşman toprağı olur vatan."


    Başka neler yazmış 'vatan haini' Nazım Hikmet, mesela şunu yapmış: Kore'ye giden Türk askerlerine 23 cent değer biçen zamanin Amerikan Dışişleri Bakanı Mister Dalles'ı eleştiren şiir yazmış. Bu var ya olacak iş değil, bu tam katıksız 'hainlik'.

    "Ucuzdur vardır illeti
    hani şaşmayın
    yarın çok pahalıya mal olursa size
    bu 23 sentlik asker
    yani benim fakir, cesur, çalışkan milletimin
    her millet gibi büyük Türk milleti"


    Özellikle okurken son satır ayrı bir hoşuma gitmişti. Aklımdan şunlar geçti: Türkiye'nin herhangi bir yerindeki bir insanı, Fransa'da, Almanya'da ya da Amerika'da, Yeni Zelanda'daki herhangi bir insana düşman veya ona kötü olarak bakar hale ne getirebilir? (Tersi de geçerli) Neden birbirini hiç görmemiş ve görmeyecek insanlar böylesine birbirlerine bilenir hale gelirler? Ya da bu hale getirilirler? Halbuki hepimiz Montesquieu'nun dediği gibi önce insan sonra Türk, Fransız, Alman, Amerikan, Zelandaliyizdir.


    Farzı muhal diyorum yine, yanlış anlaşılmasın; halkı yalanlarla fanusa hapseden kendilerini efendi zannedenler, gazetecileri hapse atarlar veyahut sustururlar, muhalefet partilerini baskı altına alırlar, hatta kendilerine en ufak muhalefet eden herhangi bir insana psikolojik baskı ile ses cikaramayacak hale veya sadece tuttuğu takım ile ilgili tweet atacak hale getirirler. Bununla birlikte, öte yandan da halkın gözünün içine baka baka, "siz hürsünüz" derler. Garip bir özgürlük anlayışı vardır yani bu kendilerini efendi zannedenlerin. Bunu isterseniz, 'vatan haini' Nazım Hikmet izah etsin:

    "Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil
    insan gibi yasamaliyiz dersin
    büyük bir hurriyetle basarlar kelepceyi
    yakalanmak, hapse girmek, hatta asilmak
    hurriyetiyle
    hürsün"

    Sonra hani dedim ya yalanlarla afyonlarlar insanları ve hayali hedefler korlar önlerine bu hedefler uğruna da insanlar her türlü zorluğu seve seve kabullenir hatta ve hatta dünyanın her tarafına dayılanarak; New Yorklu sokakta hotdog satan George'un bundan haberi olmadan veya Fransa'da ekonomi bölümü okuyan Jacques'in bundan haberi olmadan veya konuşulacak gündem maddesi olmadigindan bu hafta toplanmayan bir meclise sahip İsviçreli Hans'ın bundan haberi olmadan... Bunu yaparken peki bu gariban insanın oğlunun, kızının, yegeninin, kuzeninin durumu nedir peki gerçekte?

    "İşsiz kaldım diye düşündü
    22 yaşında
    İşsiz kaldım diye düşündü
    23 yaşında
    İşsiz kaldım diye düşündü
    24 yaşında
    Ve zaman zaman işsiz kalarak
    İşsiz kalırsam diye düşündü
    50 yaşına kadar."


    Öte yandan çok ilginç bir şey söyleyeyim. Farzı muhal varoldugunu hayal ettiğimiz bu kendilerini efendi zannedenler aslında çok korkarlar. Evet, gerçekten. Çünkü korkan insan başkasını tahakkum altına almak ister, korkan insan, fikirlere tahammülsüzlük yapar ve fikirlerinden ötürü insanları hapseder. Tarih bunu söylüyor bizlere ve tabiki "vatan haini" Nazım Hikmet:

    "Korkuyorlar Robertson
    şafaktan korkuyorlar
    görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar
    yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi aglamaktan
    sımsıkı bir ayvayi dişler gibi gülmekten korkuyorlar
    sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhat gibi sevmekten..."

    Farzı muhal diyorum, yanlış anlamayın dünya üzerinde bu hayal ettiğimiz bir ülke ve halk var ise şayet, bu halkın bu hale getirilmesinde en büyük pay sahibi kendilerini efendi zannedenler mi peki? Bence değil, evet çok büyük pay sahibiler bu konuda ancak halkın kendisi de en az onlar kadar pay sahibi değil midir? Mesela Hitler Geri Döndü diye bir film izlemiştim. Üzerinden çok zaman geçti ama filmin sonlarına doğru geçmişten gelen Hitler'in "beni halk destekledi, tek Hitler ben değildim" mealindeki bir sözü aklımda kaldı. Halk bazen seve seve, bile bile kandırılır. Mesela Almanya Birinci Dünya Savaşı'nda büyük bir yenilgiye uğradı, ağır bir antlasma ile birçok olumsuzlukla ve krizle karşılaştı ve belki en önemlisi ezildi, eziklik duygusunu yaşadı kılcal damarlarına dek. Bu durumdaki bir halk zaten yalan söyleyen yani kendisine sen ezik değilsin diyecek, bu duyguyu kendisine hissettirecek birini bekliyordu, başka dedikleri yalan olmuş pek önemli değildi. Bu noktada yine sözü 'vatan haini' Nazım Hikmet'e birakayim:

    "Ve bu dünyada, bu zulüm
    senin sayende
    Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
    Ve hala şarabimızı vermek için üzüm gibi
    eziliyorsak
    kabahat senin,
    - demeğe de dilim varmiyor ama-
    kabahatin çoğu senin, güzel kardeşim!"


    Farzı muhal diyorum, yanlış anlamayın; dünya üzerinde varsa bu şekildeki bir halk, onun önünde iki yol vardır: Bunu iki resim ve 'vatan haini' Nazım Hikmet'in iki misrasiyla izah edelim:

    "Aldanıp aldanmamak
    İşte mesele"


    "Aldanmazsak: Varız!"

    https://i.hizliresim.com/odlJbQ.jpg

    "Aldanirsak: yok!"

    https://i.hizliresim.com/kMR5Vy.jpg


    Çok 'hainlik' yapmış Nazım Hikmet çok. O kadar çok ki gazetelere manşet atılmış:

    "Nazim Hikmet vatan hainligine devam ediyor hala
    Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
    Nazım Hikmet vatan hainligine devam ediyor hala."

    Heralde manşeti atanlar çok seviyor olsa gerekler vatanlarini, o kadar çok seviyorlar ki... Peki Nazım Hikmet ne diyor buna:

    "Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz
    ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
    Vatan çiftliklerinizse,
    kasalarinizin ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
    vatan, şose boylarinda gebermekse açlıktan,
    fabrikalarinizda al kanimizi içmekse vatan,
    vatan tirnaklariysa ağalarının
    vatan, mizrakli ilmihalse,vatan,polis copuysa
    odeneklerinizse, maaşlarınizsa vatan,
    vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanmasi
    topuysa,
    vatan kurtulmamaksa kokmuş karanligimizdan,
    ben vatan hainiyim.
    Yazın üç sütun üstüne kapkara haykiran puntolarla:
    Nazım Hikmet vatan hainligine devam ediyor hala."


    Peki çok ilginç bir şey söyleyeyim mi? Nazım Hikmet vatan haini değilmiş. Evet, daha yeni 2000li yıllarda sayın büyükler bunu tasdik ettiler ve Nazım Hikmet'i Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına tekrar aldılar.

    Günaydın!
    Gunaydinlar olsun..
    Günümüz hep aydınlık olsun.
    Biraz geç oluyor malum bizim buralarda aydınlık
    Ama mühim olan güç olmasın
    Kuzey ülkesi değiliz ama baya sürüyor kışımız
    Ama olsun
    Biraz geç de olsa güç olmasın...

    Hani başta lisede bir anımla başlamıştım. Bir diğer benzer anım da şu idi: Nazım Hikmet gibi başka hainler de varmış. Onlar da, kalkmışlar kıyılarimiza turistik(!) gezi için gelmiş 6. Filonun askerlerini denize dökmüşler. Heralde dedelerimizin 1922'deki denize dökme olayını göremedik demişler, kalkmışlar bari bu 6. Filonun askerlerini denize dökelim demişler. Bak sen şu hainlere. Karşılarında da tabi bu turistik gezi için gelen askerleri savunanlari görmüşler de bosverelim onları şimdi, bu hainlerden üç tanesini gel zaman git zaman yakalamışlar. Dinsizmisler yahu bir de, idama giderken yanına imam da istememisler. Tam hainler anlayacağınız. Neyse, üç üç diye bagiranlar olmuş bir yerlerde. Sonra işte bunları çıkarmışlar idam sehpasına.. Celladini beklemeden vuruyormus sehpaya kendisi ve bağırıyormus:
    "Tam bağımsız Türkiye!" diye.
    Sonra bir diğeri çıkıyor o da aynısı ve bağırıyormus:
    "Tam bağımsız Türkiye!" diye
    Sonra diğeri:
    "Tam bağımsız Türkiye!" diye.

    Tabi lisedeyken bunlardan sadece "Nazım Hikmet gibi başka hainler de varmış." kısmını biliyor ve bunlardan en azılı üç tanesi asılmış laflarini...
    Hikâyenin geri kalanını sonradan öğrenmiş bulundum. Hani insan çeşitli sebeplerden gözü kör olur da, aynı insan son nefeslerinde "Tam bağımsız Türkiye!" diye bağıran ve sehpalarini kendileri iten gençlerin bu haykırışini duyamayacak kadar sağır olamaz diye düşünüyorum.

    Velhasıl, sonradan anlaşılmış ki bu üç genç de hain değilmiş.

    Günaydın!
    Gunaydinlar olsun..
    Günümüz hep aydınlık olsun.
    Biraz geç oluyor malum bizim buralarda aydınlık
    Ama mühim olan güç olmasın
    Kuzey ülkesi değiliz ama baya sürüyor kışımız
    Ama olsun
    Biraz geç de olsa güç olmasın...

    Farzı muhal diyorum, yanlış anlamayın...


    "Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü
    ölürsem kurtuluştan önce yani
    alıp götürün
    Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni"



    Not: Anadolu'nun bir köy mezarlığına gömülmedi.


    İyi okumalar.
  • Rüzgarı Berceste
    Geceydi...Bir sokak...yürüyordu adam...yaşı 30...yolun yarısına 5 kalmıştı.Ama bu umrunda değildi...
    Ellinde karanfiler...Mutluluk ruhuna yayılıyordu.Sevdiği kadına ulaşmak için daha çok sıklaştırdı adımlarını...az kaldı...merdivenler..ve kapı...

    Tak...tak...
    -Kim o?
    "Burçinim ben geldim birtanem..."
    -Bu ses ruhundaki tüm yorgunluğu alıp götürdü cennet bahçelerine,ordan tüm güzel kokuları getirip iliştirdi kalbine..._
    "Geliyorum ömrüm...Murtazam..."

    Kapı açıldı...İki ruhun özlemi yükselip alçalan okyanus dalgalarının hırçınlığından dinginliğe bıraktı kendini...

    Sarıldı Murtaza Cennet kokulu yarine...Sarıldı Burçin Huzur kokan sevdiğine...

    Hoşgeldin.Hayatım. ..Günün nasıl. Geçti
    -Tüm yorgunluklar sende bitiyor sevdiğim...

    Deli...Seni Seviyorum...
    -karanfiler onlar...onlarda seni seviyor ama ben kadar değil...

    İçeriye doğru geçtiler...ev maviye boyanmış tavanı ise yıldızlarla süslenmişti Burçin İstemişti...Murtaza yapmıştı ...

    Gündüz içindeki geceyi...gecenin içindeki Gündüzü barındıyordu...yuvaları...

    Her zamanki gibi...oturdular hasret giderdiler...gözgöze diz dize oturdular...

    Sofra kuruldu...oturuldu...yemekler geldi...

    Ellerine sağlık sevdiğim...Burçinim. ..Meleğim...
    -abartma hayatım...sıradan yemek...işte

    Olur mu sevdiğim senin ellerin değer de sıradan olur mu?

    -Seni kıskanıyorum...nasıl bu kadar seviyorsun beni...deli...

    Seni görüpte akıllı kalmak...mümkün mü?Budalayım ben...Senin budalan...

    İki aşık Huzur şehrinde geziniyorlardı...bülbüler gözlerinden ruhlarına ötüyordu...sevginin dili yeni kurulmuştu...yeni anlam kazanmıştı...
    Şiir okuyordu Murtaza

    Bırakıp ellerin gezinsin ruhumda..
    Unutsun tüm acılarını zihnim...
    Raks etsin gözlerim gözlerinle
    Çingene düşlerim senle dolsun...
    İnanmak seninle tüm güzeliklere
    Ney huzuru sen huzuru ben huzuru ersin bize...

    Kadın sustu...gözleri kamaştı ..ırmaklar akıyordu cenneten ruhunun bahçelerine. 

    Kadın ruhundan kelimeleri diline getiriyorduki...

    Bir gürültü koptu...Sesler bağırışlar...bir kopuş...bir yıkılış. ...zemin kayıyordu...duvarlar yıkılıyordu...

    Deprem oluyordu...Birbirinin Zelzesinde kaybolan iki aşığı silmeye gelmişti...

    Murtaza hemen kapandı Burçinin üstüne...ina yıkılıyordu...
    Seni seviyorum...
    _seni seviyorum
    Seni seviyorum
    -seni seviyorum

    Seranad olup tekrar tekrar dökülüyordu bu iki aşığın dilinden 2 kelime  7 hece 13 harf...

    İkisinin duyduğu 2milyar 7 milyon 13 binlik bir şiirdi...

    Karanlık...
    Koyu karanlık...
    Enkazın altında iki aşık...
    Murtaza sol eli beton kütlesinin altında kalmış vücudun diğer kısımları boşlukta idi...
    Burçin...Burrrçiiiin...Buuurrçiiin...

    Ses yoktu...çıkmalıydı...ama kolu...kolu ona engeldi..
    Kolunun boynuna yakın kısmı dışında diğer kısımları ezilmişti...hissetmiyordu...
     
    Karanlık...koyu karanlık ellerini gezdirdi...ve parmaklar ellerine...durdu...bu...

    Evet O...
    Nefesi kesilir gibi oldu...
    "Burçin...Burçin...Meleğim..."

    Kolu engel oluyordu ...eline aldı taşı ve sol omuzu ile sol kolunun olduğu yere vurdu taşı-ahhhh- bir daha vurdu -ahhhh-...bir daha...bir daha...ve kesildi kolu...kan geliyordu...Üstündeki Mavi gömleği çıkarıp kolunun kestiği bölgeye tampon yaptı ve O'na meleğine doğru yürüdü...

    Elleri ile yokladı...tüm bedeni ile orda idi...elini yüzüne götürdü ve nefesini hissetiği an tekrardan doğdu ve aldığı o ilk acı nefesi hissetti...

    Yaşıyordu Burçin...Sarıldı bin yıllık hasret gibi...bin yıllık hasret...

    Yaşadığı ani korku ve heyecan bağlı olarak bayılmıştı sadece...nabzı normaldi...soluk alış verişi düzgündü...Ve O anda kolunun eksiliğini yeni hissetti...

    Üzerlerinde büyük bir beton parça set oluşturmuştu ve bu ikisinin yaşamasına sebebiyet veriyordu. 

    Kalktı ayağa Murtaza ve;

    Ölüm getiren ölüm götürensin...
    Nefes veren Nefes alansın...
    Zamanımız bitiyse öldür ikimizi
    Değilse alma bizi birbirimizden. .

    Oturdu...Ve Sevdiğini kollarına alarak öpe öpe ve arada kulaklarına
    "https://youtu.be/Ejf4UIBorm0 " Your Love şarkısını fısıldıyordu...

    Ve uyandı...Burçin...O karanlıkta güneş doğdu Murtaza'ya...

    Sayıklaklamalar ile uyandı...
    "Murtaza...murrrtaza...murtazzaa..."

    Efendim...Cennet şehrim...Ruh nehrim...
    Burdayım...

    İki aşık koyu karanlıkta bırakılmış iki nokta gibiydi...Bu karanlık bile gözlerinin birbirine ilişmesine mani olamıyordu...Evren içlerinde Karanlık Maddeyi....Dünya ise Evrenin içerisinde eriyordu...Tüm çiçekler cennetten saçlarına düşüyordu...Ve Ruhları bedenlerini aşıp İki Gölgenin Birbirinin içinde erimesi gibi çarpışıp Işığın milyon tonuna dönüp hem yüzde beşlik bilinen evrende hem de bilinmeyen yüzde doksan beşlik karanlık maddede dağılıyor...anlam buluyor...anlamsızlığa kılıf oluyor...Ve varoluşsal sırrı şaha kaldırıyordu....

    Bir merasimdi bu...İki tende başlayıp bir ruha dönüp tüm aşka dair ve tinsel duyguları çağıran bir ruh...

    ***
    Bir meleğin yeraltın sarnıcından çıkması nasılsa öyle doğruldu Burçin... Adem-i Yari Güzine sarıldı ve sarıldı...

    "Hep okurdun bana sevdiğim bir şairin gönlüme akan şu dizelerini...-Ölüm Allah'ın Emri Ayrılık olmasıydı...-Bundan korktum Yusuf-i Sevdam...Sessizlikten değil Sensizlikten.. "[B]

    Ey Aşkın vücud hali bulmuş ak sevdam...-kara yakışmaz sana-
    Ertesi gün sana kavuşmayacağım için, uyumadığım geceler var benim.(Cemal S.}
    Gel bendimde eri...sarıl sevdiğim"

    ***
    Sarılmak için yürek gerekir. Kollar sonraki iş. Özdemir Asaf
    ***

    Sarılması ile hıçkırık atması bir oldu...Kolun...

    Ağlayışlar...Kan çanağı dönmüş gözler... Yüreğinde dağlı şişler...

    "Sevdiğim...Kolun..."

    "Sarıl sevgilim hem sarılmak için kol mu gerekir yüreğim...yüreğin...yüreğimiz...yetmez mi?"

    "Ah sevgilim gel yüreğimiz yeter..gel sevdiğim"

    ***
    6.gün dün dolmuştu...6 günde Dünya'yı vareden Tanrı 6.günde aşkı yeryüzünden siliyordu...Burçin ölüyordu...

    Birbirine sıkıca sarılmış iki aşık...Açtılar...
    Ve;
    "Üzülme Burçinim Ölüm bu ne hükümdar tanır ne soytarı, herkesi aynı iştahla yutar.En azından birbirimizle öleceğiz.Son nefese dek demiştik ya Ruhum"

    Sesler yitime uğramıştı...Ruhlar arafta...bedenler haykırışta idi...Gitmişti...ÖLÜM. almıştı onu kendinden...Gözlerini sarıldı...öptü. ..kokladı...
    "Benden önce ölmemeliydin"

    Acının rengi tüm tonları ile boyadı ruhunu...Ve sözcükler...

    Aşk cennette gözlerine bakmaktı...
    Şiir senin dilinden dökülen sözlerdi...
    Kalk iki gözüm...Rüzgarım...Bercestem..




    ***
    Gölgesiz güneş yoktur. Albert Camus

    Güneş teninde dansa başlamış uyan artık çağrısını bedenine yayıyordu...

    Kalktı doğruldu...Etrafına baktı....
    -Ve Tıpkı bir kasırganın merkezindeki sakin bölge gibi durgun ve bomboştum, çevremdeki karmaşanın içinde yuvarlanıp gidiyordum- diyen S.Plath duyar gibiydi...

    Yine bir düşlem...Yine bir yalnızlıktan kurtulma çabasıydı...Ne Murtazaydı adı Ne de Burçin'di sevdiği...Yalnızlığını dağıtan bir rüya ile düş arasında kurduğu ütopya-distopya karışımı bir haykırıştı ruhundan yükselen...

    Ve düştü gönlüne şu söz beyninden...

    25.saat yalnızlığımda seni bulmak kadar güzel bir şey yok Ey Jeh'ram...İsimler farklı da olsa her düşlemim sana çıkıyor...Kitaplar farklı olsa da her satır seni yazıyor...Müzikler ayrı tondan çalsa da hepsi seni çalıyor bana...
    Sen ruhama daima esen Rüzgar-ı Bercestesin...En güzel esinti....ruha şarapsın...

    Günaydın ”...İyi Geceler Jehra'm...

    Gölge Işıkoğlu[Murat Sonğur-CC]
  • 432 syf.
    ·7 günde
    Kimi zaman çocuğum,
    Bir müzik kutusu başucumda
    Ve ayımın gözleri saydam.
    Kimi zaman gardayım
    Yanımda bavulum, yılgın ve ihtiyar.
    Ne zaman bir dosta gitsem,
    Evde yoklar.

    Bekliyorum bir kapının önünde,
    Cebimde yazılmamış bir mektupla.
    Bana karşı ben vardım
    Çaldığım kapıların ardında,
    Ben açtım, ben girdim
    Selamlaştık ilk defa.

    Metin Altıok

    Olaylar nasıl başladı?

    2 Temmuz günü Cuma namazının ardından etkinliklerin yapıldığı kültür merkezinin önüne bir yürüyüş başladı.

    "Sivas laiklere mezar olacak" atılan sloganlardan biriydi. Saldırgan grubun bir kısmı yeni dikilen "Halk Ozanları" heykelini yıkıp, yerde sürüklerken; bir kısmı Valilik önünde Ahmet Karabilgin'i protesto etti.

    Valinin katliam sonrası İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği rapora göre, saldırganların sayısı her saat artıyordu. Yine aynı rapora göre, akşam saat 18:00'de Madımak Oteli'nin önünde o ana kadar hiçbir aşamada dağıtılmamış 15 bin kişi vardı. Otel önündeki araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verildi, otelin camları kırıldı.

    Katliamın yaşandığı Madımak Oteli'nin kapatılmadan hemen önceki görüntüsü.
    Yaklaşık 2 saat sonra otel ateşe verildi, saldırgan kalabalık sloganlarına devam etti.

    Madımak Oteli'nin önünden çekim yapan İhlas Haber Ajansı'nın görüntülerinde otelin etrafını kuşatanların sloganları yanında sözleri de duyuluyordu. Biri otelin birinci katına çıkan saldırgana "Lan yakın" diye seslenirken, bir diğeri ilk alevin görünmesiyle "Cehennem ateşi işte" diye sesleniyordu.

    Kente davet edilen takviye kuvvetler ise zamanında gelmedi veya gelenler yetersizdi. 35 kişi otelde hayatını kaybetti.

    https://www.bbc.com/...ler-turkiye-44677994


    Birimize bir şey olursa kalanlar ne yapar diye sorulduğunda, 'kalanlar, ölenler için şiirler yazar.' denilerek bekleniyordu ölüm.

    (Aziz Nesin 02.07.1993 Madımak)

    Ne zaman aklıma düşse Metin Altıok, Madımak Oteli’nin merdivenlerinde oturmuş, elinde sapı kırılmış fırçayı tutmuş objektife bakar. Kararlı, biraz sert, belki bir miktar olup bitene bir türlü inanamayan.

    Hemen yanı başında bir şair daha, Uğur Kaynar; düşünceli, eli çenesinde. Ve iki basamak aşağıda bir başka şair Behçet Aysan; önüne bakıyor, biraz yorgun sanki.

    Belki dışarıdan gelen gürültüyü çıkaranların nefretinin nedenini anlamaya çalışıyor. Ayaklarının dibinde bir yangın söndürme tüpü; kırmızı, tehdit kokan. Yaklaşık beş saat sonra dışarıda toplanan katiller, ateşe verecek Madımak Oteli’ni. Tüm kelimeler gibi o kırmızı tüp de kifayetsiz kalacak.

    Metin Altıok ne zaman aklıma gelse, Battal Pehlivan’ın çektiği o fotoğraf; üç şair Madımak Oteli’nin merdivenlerinde…

    https://imgyukle.com/i/o7wBcq

    (HALUK KALAFAT)

    ------------------------------------------------
    Bir düş gördüm geçenlerde
    Görmez olsaydım ah olsaydım
    İçime şeytan girdi sandım
    Keşke hiç uyumasaydım

    Birdenbire
    Ateş ve duman
    Feryad-ı figan
    Sanki elele
    Geliyor habire
    Üstümüze, üstümüze

    Canlar, sazlar
    Kan oldular
    Kesildi teller
    Durdu nefesler
    Ama hala
    Dimdik ayakta
    Ayaktalar

    Çığlık kalleş
    Sessizlik mi dost
    Ateş ve duman
    Hain düşman
    Issızlığın ortasında
    Issızlığın ortasında

    Moğollar

    https://www.youtube.com/watch?v=btafzpG7vdY

    Zülfü Livaneli Yangın Yeri
    https://www.youtube.com/watch?v=R0HlRdijGF0

    Edip Akbayram Türküler Yanmaz
    https://www.youtube.com/watch?v=iNs5atFK-uY

    Madımak Belgeseli
    https://www.youtube.com/watch?v=rMpA-qFmOOE


    --------------------------------------------------------------

    Sonra geldin bir şeydin
    Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada
    Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda
    Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım
    En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden
    O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim
    Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı
    Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin
    Benim mürekkebim leke yapar ellerine
    Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle
    Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken,
    Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın
    Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçratır
    Diye.

    Sonra geldin bir şeydin

    Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye
    Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı
    Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum
    Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan ..
    Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun
    Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta
    Tutup indireceksin göğü
    'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle
    hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında
    kalacaksın incecik bir gevşeyişle.

    Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım
    Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne;
    Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma,
    Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum
    Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.

    Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,

    Kelime kelime,
    Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce
    Ben düştüm yere,
    Oraya.
    Hayatın kefenini diken sahte şairlerin
    Parmaklarımla kazdığım

    Mezarına Şerefine.

    Küçük İskender

    --------------------------------------------------------------------


    Metin Altıok’un emekli olduktan sonra Bingöl’den Ankara’ya taşınması 1990 yılına denk gelir. Enver Ercan da bu yıllarda Metin Altıok’la bir röportaj yapar.



    Metin Altıok, yeniden Ankaralı. Bingöl ve Karaman’da geçen 12 yılın ardından, eşi Nebahat Hanım’la Ankara‘ya dönüp yerleşmişler.. Şu anda felsefe öğretmenliğinden emekli ve zamanının çoğunu şiire ayırıyor. Evlerine konuk olduğumda ona sormayı düşündüğüm soruları not etmiştim ama içeriye adımımı atar atmaz ve Metin Altıok‘u tanır tanımaz öylesi bir söyleşinin fazla kuralcı olacağını düşündüm. Sohbetimiz bizi nereye çekerse oralardan sorular sormak daha açımlayıcı olacaktı çünkü. Eşi Nebahat Hanım da benim gibi bir çay tiryakisi.. Çaylarımızı yudumlarken çoktan konuşmaya başlamıştık bile..



    – Hep sorarlar ya, sizi şiire yönlendiren kimler oldu, çıkış noktanız neydi diye.. Aile içinde sizi de yönlendirenler var mıydı?



    Hayır olmadı.. Beni yönlendiren “acı” oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı; hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim.. Sevgisiz üstelik.. Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke..



    – Peki öğrencilik yıllarınızda öğretmenlerinizin katkısı oldu mu? Aklıma Nusret Hızır’ın öğrencisi olduğunuz geliyor..



    Oldu diyemem. Nusret Hoca ile çok güzel sarhoşluk serüvenlerimiz oldu ama. Mesela Nusret Hoca’yla Sirkeci Garı’na gider içerdik. Hoca bana, “herkes gelip gidiyor görüyorsun. Bizse oturup onları seyrediyoruz” derdi. Çok hoşumuza giden bir duyguydu bu..

    #MetinAltıok



    – Nusret Hoca’nın şiirinize hayli katkısı olmuş o zaman.. Siz şiirlerinizde sık sık garlara düşen bir şairsiniz. Ve “o günden beri bakışlarınızda bir otobüs penceresinin hızla geçişi” var..



    Haklısın.. O günlerden kalma, Nusret Hoca’yla birlikte geçirdiğimiz günlerin izi onlar.. Doğru.



    – Bir de tabii “gezginliğiniz”. İlk kitabınızın adı da zaten “Gezgin”. Ve siz hep bir yerlere ait olmayan, hep yolculuğa hazır bir şair kimliği çiziyorsunuz bende.



    Olamadım.. Olamıyorum işte.. Hiçbir yere ait olamıyorum..



    – Son günlerde iki kitabınız birden yayınlandı. Dergilerde şiirleriniz yayınlanıyor.. Üretken bir döneminizdesiniz.. Son iki kitabınız “Gerçeğin Öteyakası” ve “Dörtlükler ve Desenler”de belirgin bir politiklik var. Hatta “İpek ve Kılabtan”da başlamıştı. Yani “Küçük Tragedyalar”dan sonra değişti şiiriniz.. Politik tavır anlamında söylüyorum tabii.



    Doğru söylüyorsun. O kadar ilginç o kadar önemli şeyler yaşadım ki Bingöl’de.. Benim için ikinci üniversite oldu. Hayatı gördüm. Mesela bir şey anlatayım size.. Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Kahveler boşaldı. Herkes görmeye gidiyor. Ben de gittim. Morga götürüyorlardı cesetleri. Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kız.. Erkeğin elbiseleri üstünde, kız çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Sonra bir de şiir yazdım. Bak şöyle: “Öyle ak öyle ak ki teni / ipekten biçilmiş sanki / duyulmamış bu yüzden üstünü örtmek gereği / Çırılçıplak incecik, sedyede bir kız cesedi / Onparmağı boyalı / Bulaşmış ıstampa mürekkebi / Bir kızım sağsa eğer, bir kızım morgta şimdi.”



    – İçkiyi çok mu seviyorsunuz?



    Evet.. İçmeden yapamıyorum. Bu bir sığınma ya da kaçı değil ama.. Şimdi ne yapacağım biliyor musun, kardeşime bir kaktüs deseni çizeceğim.



    – Sizin resimle de ilgilendiğinizi biliyorum. Son kitabınızı da desenlerinizle birlikte yayınladınız. Bu ilgi nereden kaynaklanıyor?



    Resim yapmayı, desen çizmeyi seviyorum. Bak sana ne göstereceğim. (Metin Altıok, sekiz on tane ana tanrıça heykelciği getiriyor içerden.. Kendi yontmuş.. Taşlar oldukça sert.. Tırnak törpüsü ve çakı kullanıyormuş bu heykelcikleri ortaya çıkarmak için.)



    – Siz divan şiirinden biçim olarak yararlanıyorsunuz. Ama halk şiiriyle de ilişkiye giren bir şiiriniz var. Halk şiiri hangi bakımdan ilgi alanınıza giriyor?



    Şimdi bakın halk şiiri kullanılması gereken büyük bir kaynaktır. Halk şiirindeki kimi şeyleri bugün değme şair yazamamıştır. Mesela diyor ki; “Ben de bu dünyaya geldim geleli / Emaneten bir don giymişe döndüm.” Büyük bir laf. Neden yararlanmayayım bu kaynaktan. Ayrıca, diyor ki; “Kırmızı gül sende kaldı tamahım.” Bu benim şiir serüvenime uygun düşüyorsa, hatta tırnak içinde alır kullanırım bunu. Niye kullanmayayım.



    – Ama Divan şiirinden yalnızca biçim olarak yararlanıyorsunuz.



    Özleri beni ilgilendirmiyor. Biçim olarak yararlandığım doğru; biliyorsun gazeller yazdım. Gazellerde bir ustalık meselesi vardır, o açıdan ilgilendiriyor beni.



    – Siz eskilerin deyimiyle mısra-ı berceste’ye meraklısınız. Söz düşürmeyi sevdiğinizden belki de gazel yazmaya yöneldiniz.



    Kolaydan kaçma meselesidir, belki.. İnsan kendini bazen zora koşar.. Şiirde zora koşar; belki de odur. Ahmet Oktay benim için bir yazı yazmıştı. “Duygu için formlarla şiir yazıyor Metin Altıok” diyor. Bu lafı çok tuttum. Form boyunduruk gibi bir şey. Korkunç bir coşku seli şair için, şiir için tehlikeli olabilir..



    – Bundan sonra da böyle yazmayı mı düşünüyorsunuz?



    Bilemiyorum.. Bingöl’deki 10 yıllık yaşantıdan sonra kendimi frenlemem gerekiyordu.



    – O zaman Metin Altıok şiirini “Bingöl’den önce – Bingöl’den sonrası” diye iki döneme mi ayırmalıyız?



    Bingöl bir dönemeçti. Büyük bir duygu seli yaşadım orda. Tabii insanın hayatında duygu seli her zaman vardır. Şimdi bir başka ruh halindeyim. Şunları yazıyorum mesela: “Bir anahtar verdindi bana, / Kabaran yüreğimi bilerek. / Kullanıp durdum onu gönlümce, / Aşkıma kenar süsü diyerek; / Aşındırdım dişlerini zamanla. / Geriye ben kaldım işte / Yalan olur sevmedim dersem; / Ama yolcu yolunda gerek. / Ey ömrümün uğuldayan durağı; / Yanlış bir hesaptan dönerek, / Benli günlerini sil istersen / Geriye sen kaldın işte.”

    Metin Altıok



    – Bir de son dönem şiirlerinizde “entel” tutumlara karşı öfkeli olduğunuz seziliyor.





    Züppeliğe çok kızıyorum. O tavra karşıyım. Kimi dergiler şiir istedikleri halde göndermedim bu yüzden. Niye göndereyim. Bir yerde yaşantım var benim; yaşadığım şeyler var. Niye ihanet edeyim.



    – Az önce şöyle birdeğindik ama, şu içki konusuna dönmek istiyorum. Örneğin alkol-şiir ilişkisi nedir, nasıl bir ilişkidir sizce?



    Bir şiirin yaratımında mantık ve düşünce çizgisi önemli bir yer tutmaz. En önemli olan şairin yaratıcı imgelemidir. Sözü biraz daha açarsak, alkol, insanı olaylar ve eşyalar arasında, mantık ve düşünce sınırlarını aşan ilişkiler kurmaya yöneltir. Denilebilir ki alkol şair beynini bir imge kaleydoskopu durumuna getirir. Eğer şair seçiciliğini yitirmezse bu sasalama eylemiyle bu olaydan seçkin sonuçlar çıkarabilir. Bu kolay iş değildir elbette. İmgeyle saçma arasında seçiciliğini iyi kullanması gerekir şairin. Bir olay anlatmak istiyorum burada; alkollü bir dost meclisinde gözüm birden kapı arkasındaki askılıkta duran bastona ilişti. İşte o baston bir araç olmanın dışında, birdenbire aksayan yaşamımın bir imgesi oldu. Şöyle bir üçlük doğdu kafamda: “Kapı arkalarında, askılıklarda durdum / Ben, yıllarca aksak bir aşka / Boynu bükük baston oldum.” İnanın alkollü olmasam o bastonun bendeki karşılığını bu kadar net görüp yazamazdım.



    – Zaten şiiri hayata karışmış, hayata bulaşmış imgelerle yazıyorsunuz. Masa başında bulunmuş, kitap karıştırırken yakalanmış imgeler değil hiçbiri. Hep hayatla yüz yüze.



    Şiirim yaşantımdan kaynaklandı hep. Bundan da çok memnunum. Şiirin hayata yapışık olmasını istiyorum. Başka türlüsü yapay geliyor bana. Cambazlık geliyor. (Yine yerinden kalkıyor Metin Altıok. Odasından bir dosya getiriyor. İlk kez ben görüyormuşum. Bir dosya dolusu şiir. Hepsinde de biçim denemeleri var. O kadar değişik şeyler denemiş ki, şaşırıyor insan. Bir tanesi şöyle –tabii aynı biçimiyle alamıyorum buraya- :”Bir pazarlamacı kılığında / Uçurum kırpışıp bulanık gözleri / Yalnızlık akşam vakitleri.”



    – Şiirinizin yaşantınızdan kaynaklandığını söylüyorsunuz. Nesnel gerçekle şiirin gerçeği diye de bir şey var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz.



    Şiir nesnel gerçekliği bozar, değiştirir. Hatta ona ters düşer. Bu doğal bir şeydir. Çünkü şiir bir anlamda nesnel gerçeklikle boy ölçüşen bir sanat dalıdır. Bu, şairin bir başka gerçekliğin eşiğinde olduğunu gösterir. Şairin evreni dildir. Şair dünyaya sözcüklerle bakar ve yeni bir dünya oluşturur. İşte bu yenidünyadaki gerçeklik, nesnel gerçekliğin dışında, onunla gerçek olmak bakımından yarışan bir dil olmak gerçekliğidir. Bu bakımdan, şairin nesnel gerçekliği bozması, şiirin doğası gereğidir. Ne var ki şair bu bozuşun hesabını okura vermek zorundadır. Bu hesap ise bozulanın yerine konan şeyle verilir. Eğer şair bu hesabı veremezse ortaya şiir yerine saçmalık çıkar. Okur bir şiirde nesnel gerçekliğin dışında bir olguyla karşılaştığı zaman ‘olmaz böyle şey’ diyememelidir.



    – İnandırmak zorundadır okuru, öyle değil mi?



    Eğer şiir, okuru bir mantık çatışmasına düşürüyorsa suç şiirin ve şairindir. Çünkü bu durumda şair, sadece nesnel gerçekliği bozmakla kalmamış, onun yerine şiirsel bir gerçeklik getirmemiştir.



    – O zaman şairin nesnel gerçekliği bozduğu da kuşkulu değil midir?



    Evet. Aslında bu şairin nesnel gerçekliği de bozmadığını gösterir. Çünkü amaç, nesnel gerçekliği kağıt üzerinde değil; okurun kafasında, düşüncesinde bozmaktır. Okurun ‘olmaz öyle şey’ demesi, nesnel gerçekliğin onun kafasında bozulmadığını gösterir. İstersen şiir üzerinde somut olarak bakalım olaya.. Refik Durbaş’ın “Buse” adlı şiiri şöyle: “Kaç / yıldır / saklıyorum / Puslu / bir / ilkyaz / gecesi / üçüncü / sınıf / bir / sokak / aralığında / Avcumun / içinde / söndürdüğün / sigara / yanığının / izinde / ilk / öpüştüğümüz / anın / heyecanını”. Şair tek cümleyi her sözcüğünü alt alta yazarak, şiir şekline sokmuş. Bu şiirde bir ilk öpüşle, avuçta söndürülen sigaranın bıraktığı yanık izi arasında bağ kurmakta, ilk öpüşün heyecanını somut bir yanık izinde saklamakta. Bir genç kız sevgilisinin avcunda sigarasını neden söndürsün. Bu ancak patolojik bir duyguyla açıklanabilir ki, böyle duygular sanatın dışındadır. Görüldüğü gibi, şiir ister istemez insanın aklına sorular getiriyor; inandırıcılığını, sahiciliğini yitiriyor. Kaldı ki şiirde bir de Türkçe yanlışı var; avuçta söndürülenin sigara yanığı olduğu anlamı çıkıyor.

    Bir de Cemal Süreya’nın dizesine bakalım: “Babası ip yerine yılana çekilmiş / bir çocuğun çifte korkusu böyledir.” Süreya, asılma olayının dehşetini ipin yerine yılanı geçirerek şiddetlendirmiştir. Biz bu iki mısra karşısında bir insanın yılanla asılamayacağını hiç mi hiç düşünmeyiz. Sadece nesnel gerçekliğin yerine getirilen şiirsel gerçeklik karşısında müthiş bir duyguya kapılırız. Buradaki şiirsel gerçek, artık bize nesnel gerçekliği aratmaz. Bu durum bize şiirsel gerçekliğin kendine has bir sahiciliğe sahip olduğunu göstermektedir.



    – Şiirimizde çokça tartışılan bir konu da biçim-içerik konusu.



    Pavase “Yaşama Uğraşı” adlı kitabında 6 Ekim 1935 tarihli güncesine şunları yazmış: “Özünü yenilemek için biçim değiştirme düşüncesi, acınası bir özenti gibi geliyor bana.” Bunca yıllık şiir uğraşımda böyle bir özentiye kapılmamış bir şair olarak, bu sözün doğruluğu ve haklılığı benim için gerçektir. Değişik biçimlerdeki kapları suyla doldurursanız, su o kapların biçimini alır. Ne var ki değişik biçimlerdeki kapların içindeki aynı şeydir. Kuşkusuz bu basit benzetme, şiirde öz-biçim ilişkisini açıklamaktan uzaktır.

    Ama söz konusu biçimcilikse bu basit benzetmenin bile bir gerçekliği vurguladığını belirtmeden geçemeyeceğim: Şiire biçimsel olarak yaklaşmak ve oyalanmak boş bir çabadan başka bir şey değildir. Şiir, şairin usuna bir dize ya da imgeyle gelir. İşte şairin işi, o dize ya da imgedeki özü geliştirmek, açımlamak ve o özün olanaklarını bütünüyle ortaya koyup tüketmektir. Mesela benim öznel duygularım önemli değildir. Şiirsel duygu dışa vurulmuş duygudur. Yani seninle paylaşır hale gelmiş duygudur. Söyleyeceğim bu.



    – Paylaşılmayan bir duygunun sizce anlamı yok o zaman..



    Anlamı yok tabii. Şimdi mesela şu; birey olmak hiçbir zamana insan yetmemiştir. Bu çok önemli bir şey. İnsan daima diğer duyan ve düşünenlerle bütünleşmek istemiştir. Sanat, insanı insanla bağlayıcı, bütünleştiricidir. Cervantes, Shakespeare.. ne getiriyor bunlar bize. Yüzbinlerce yıllık geçmişten insanı. Türkiye’de normal insan hayatı 59 yıl. 59 yıl içinde insan hiç aşık da olmayabilir, kin de duymayabilir, hiç kimseyi sevmeye de bilir. Nerden öğreniyoruz bu duyguları: Edebiyattan.. Kardeşim bilim havadır bana sorarsanız. Yeryüzünde edebiyattan daha önemli şey yoktur..



    – Öyleyse bu konuyu biraz daha açalım: Peki şiir neye yarar?



    İnsanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak, bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. İnsanın hayatta olan tarihsel savaşımının ürünü olan duygu birikimine sahip çıkmasına yarar. İnsan soyunun evrensel tınısı olarak, kişinin her türlü yabancılaşmalardan kurtulmasına yarar. Kötülüklerden arınmaya yarar.

    Son olarak da şunu söyleyeyim: Şiir insanları sevmeye yarar…
  • Âcizlik bir zincirdir. Birisi gelmiş, sana o zinciri vurmuş. Gözünü açıp seni o zincirle bağlayanı görmen lâzım buyurdu Şahım
    İsimler, müsemmâya uygun olarak ya latif olarak semâdan inerler şems vakti duada olanlara dedi ulular
    Korkarız kaybolmaktan çokluk içinde dedi Pirim.
    Bir kalpte üzüntü varsa, o kalp benim kalbimdir dedi Mirim
    İnsan görememişti insanda hakkı.
    Azrail ölümden beslenirken, biz sevginin sadakatini unuttuk dedi Hünkarım.
    Bazen içimden, küçük bir ânı alıp karşılığında bütün hayatımı veresim gelir dedi Meczup.
    Taç marifet tacıdır, sanma gayrı taç ola, taklit ile tok olan hakikatte aç ola dedi Hırkasız Derviş
    Gizli sevdâna kapıldım delice.
    İnleyen gönlüme sensin dileğim dedi İhtiyar Bilge
    Aşkımın bahtı ölüm olsa bile.
    Geri dönmem öleceksem öleyim dedi Zahit
    Varlığa ben seninle âgâhım. Var olan sensin ancak Allahım dedi Neyzen
    Allah insanın mayasına ne katmışsa!..
    Ne vakit bir yaşamak düşünsem
    Bazı şeyleri asla ifade edemeyiz dedi Aklı Kıt Adam
    Ben, sen oldum; sen, ben oldun. Ben ten oldum, sen can oldun. Artık bundan sonra hiç kimse, ben ayrıyım, sen ayrısın diyemez dedi Deliler Şeyhi
    Vefâ, ancak asil ruhlu insanların şiarıdır. O nedenle herkese nasip olmaz dedi Garib Çoban
    Bende sığar iki cihan, bir harfin başlattığı yangın ile söndür dedi Erenler
    Kefarete hazırım öyle mahzun teheccüt vakti , beni bir ses sahibi kıl.
    Ben cihana sığmazam!..dedi Üçler
    Mâh-ı Muharrem sırrıyla ikrâm eylesin aşk. Sevgiliye kanat çırpan muhabbetli muhabbet kuşu içindir gönül dedi Yediler
    Kim ne bilsin bizi, Ah ki ne âh, gülümse.
    Ve hakkını ver dedi Kırklar
    Bahardı, yaz beklendi geçti. Eylül’de gel dedi diller, beklenenler geldi mi bilmem ama Eylül de geldi, geçiyor dedi Türbedar
    Gece şiirden bir örtüdür dervişlerin seher vakti üstüne örttüğü dedi Miskin
    Gönlüne sığın, müminlerin yoludur.
    Cihân gönül kadar geniş değildir dedi Hamal
    Ve insan eksilir; var gibi görünen yoklar içinde dedi Boşvermiş
    Ne bileyim, herkesin bittim dediği anda, ben yeniden başlamaya hazırım kır çiçeği toplamak gibi işte dedi Sufi
    Hakkın yolunda yük yüklenen,
    İyilik ve fedakarlık yolunda olanlardan eylesin dedi Yolcu
    Nefsin yükünden kul olana, cümle Allah’ın ahlakı olur dedi Aşk
    { Y.ed - Bir lokma, bir hırka albümü}

    https://www.antoloji.com/...razi-olmustur-siiri/

    Engin Demirci Şiirleri © Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.