• Gelenler adamdı, buldukları insandı
     İnsan yalnız Tanrının yarattığı mahluk
    İnsan mahluktan, adam insandan çıktı.
    Tanrının insanı yer ve içer.
    İnsanın adamı düşünür ve yaratır.
    M.KEMAL ATATÜRK


    Büyük işler başardı, gaziydi, komutandı, önderdi, yılmazdı, üretkendi, korkusuzdu, öngürürdü, gözü kararydı…
    Tüm bunların yanında İNSANdı!!!

    Bu kitap Mustafa Kemal Atatürk'ün insan yönüne dikkat çekiyor daha çok. Görmeden yüreğimize aldığımız, tanımadan yokluğuna ağladığımız, hala attığı temellerle yaşadığımız Mustafa Kemal'i, Mustafa Kemal'imizi anlatıyor bize. Pek çoğunu daha önce hiç duymadığımız insan yönlerini anlatıyor. Hangi yemeği severdi, akşam sohbetlerinde neler konuşulurdu, ülkemizi bu hale getirmek için insanlara nasıl yaklaştı, istemediği bir olay olduğunda ne tepki verirdi, takım elbiselerini hangi kumaştan diktirirdi, savaşırken hangi hastalıklarla boğuştu, annesiyle hangi hatıraları vardı, ölmeden önce neler planladı, hangi sporlarla ilgilenirdi, sanatla ne kadar iç içeydi, hangi şarkıları, kitapları severdi… Tüm bunlardan çok daha fazlası var. Yılmaz Özdil kalemiyle sıkılmadan okunan kitap yoğun duygularla başbaşa bırakıyor sizi. Gözyaşlarıyla kapatıyorsunuz kitabı. Mustafa Kemal öldükten sonra yaşananları görüyorsunuz sanki, insanların feryatları, Salih Bozok'un çektiği tetiğin sesi geliyor kulağınıza.. 80 yıl önce hayattan soluğunu çeken birini görmeden sevmenize şaşırmıyorsunuz da bir insan ölünce tüm ülke, hatta tüm Dünya nasıl yasa bürünür? Buna şaşıyorsunuz. Çünkü bugünün Dünya'sında böyle sevgi görmedik.. Görebileceğimizi de düşünmüyorum.
    Küçük bir eleştiri getirmeden edemeyeceğim. Kitabı bitirince bir kaynakçanın ya da bilgilerin kimlerden alındığının eksikliğini hissettim. Yılmaz Özdil yaklaşık 10 yıl boyunca Mustafa Kemal'i tanıyan insanlarla görüştüğünü ve pek çoğunu anıların aktarıldığı kişilerden birebir aldığını söylüyor. Yine de kim olduğunu en azından not halinde görmek istedim ben. Nasıl olumsuz ya da kötü bir anı okusak neye dayandığını bilmek isteriz aynı mantıkla iyi özelliklerinin kimlerden öğrenildiğini de öğrenmek istemekten alıkoyamıyorum kendimi. İnandırıcılığının artması için büyük bir artı olabilirdi.
    Son olarak gözünüzde Mustafa Kemal'in canlanmasını istiyorsanız okuyun diyorum. Şiirinde dediği gibi yiyip içmedi sadece ; düşündü ve yarattı, İNSANDI.
  • Her zaman olduğu gibi yine Zübeyde'nin yanında bulunan Salih Bozok'a telgraf çekti, kendi adına annesini toprağa vermesini istedi. "Merhumenin münasip bir tarzda merasim-i tedfiniyesini ifa ediniz, cenab-ı hak milletimize hayat ve selamet versin" dedi.
    Mütevazı bir tören yapılmasını istedi.
    Mütevazı bir kabir istedi.
    Hatta, İzmir belediyesi 1934 yılında Fuar'ın inşası için getirilen Fransız mimar Maurice Gauthier'ye mozole çizdirdiğinde bile, kesinlikle izin vermedi.
    "Bunlar süslü, lüks ve masraflı, sakın yapmayın, bir kaya getirin, başucuna koyun, üstüne de 'Atatürk'ün annesi Zübeyde burada gömülüdür yazdırın, çevresine çocuk parkı yaptırın, çocukları çok severdi" dedi.
  • Ölüm günü olmasına rağmen, yine de hayatı ile hatırlanması gereken bir lider. O yüzden ölümünden değil, yaşamından bahsedeceğim sizlere.

    Atatürk hayatı boyunca 3.997 kitap okumuştur. Bunun yanında 9 tane kitabın yazarıdır. Yani kitap okurken örnek alacağımız en büyük insanlardan biridir Mustafa Kemal!

    1902'de Teğmen rütbesi ile Harb Okulu’ndan mezun olmuş ve 1921'de TBMM tarafından Mareşal ve Gazi unvanı almıştır. Bir çok cephede başarılı bir şekilde savaşarak herkese kendini kanıtlamış, askeri zekasıyla kendisine hayran bırakmıştır.

    Mustafa Kemal ile ilgili bir çok anı var ki, bir tanesini sizinle paylaşmak isterim.

    Salih Bozok anlatıyor:

    Bir gün Çankaya civarında bir köylü evine gitmiştik. Girdiğimiz kulübede, ihtiyar bir köylü ile karısı oturuyordu. Bize ikram ettikleri kahveleri içerken Atatürk, köylü ile konuşmamı söyledi. Ben bu emre itaat için ak sakallı köylüye ilk aklıma gelen suali sordum:

    ''Gazi'yi tanırmısın baba ?'' İhtiyar beni, saçma sapan bir sual sormuşum gibi alaycı bir şekilde süzdü:

    ''Gazi'yi tanımayan mı var ?'' dedi ve ilave etti: ''Ben görmedim ama her hafta Hacı Bayram Veli Camii'nde Cuma Namazı kılarmış. Ta göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi nurlu yüzü, Peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış!''

    Gülmemi güç tutarak, Atatürk'ün sakalsız ve genç yüzüne baktım.O, kaşlarını kaldırarak kendini tanıtmamamı emretti. Dışarı çıktığımız zaman da güldü ve:
    ''Varsın, o da öyle bilsin. Hakikati öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürüp sevgisini kaybetmekte ne mana var? ''

    Mükemmel bir askeri kariyere, keskin bir zekaya, cesarete, ileri ve ince görüşe sahip, Dünya'nın en büyük liderini, hayatı boyunca iki tane kitabı bir araya getirmemiş insanların bugün karalamaya çalışması ne acı değil mi?

    Fikirlerinin başka bedenlerde yaşadığı günlerden sana selam olsun Mustafa Kemal. En büyük "iyi ki"mizsin.

    Ayrıca vakti olan arkadaşlarıma bu videoyu izlemesini öneriyorum.
    https://youtu.be/QLktoBwoCH8
  • 10 KASIM 1938

    "Bana gelecek bayramdan bahsetme Gökçen.
    "Hatta gelecek aydan da bahsetme."
    Ékim ayını çıkarabilsem de Kasım ayını çıkarabileceğini sanmıyorum.."

    Artık yemek yiyemiyordu..

    1 Kasım,tere yağı sürülmüş ekmeğin ucundan ısırabildi.
    2 Kasım,birkaç kaşık bezelye puresi.
    3 Kasım, ter yağlı ekmek,üzüm suyu.
    4 Kasım, Sütlü kahve.
    5 Kasım, bamya püresi denediler olması.
    6 Kasım, sadece elma suyu,kaşıkla süt ..

    7 Kasım, yarı uyur yarı uyanıktı.
    Zaman zaman bilinci kayboluyordu.
    Ömründe ilk defa canı "enginar" cekti.
    Hatay da bulabildiler, yetişemedi.
    Yemek kısmet olmadı..

    8 Kasım artık kendinde değildi.
    Bir ara başını sağa çevirdi "aleykümselam" dedi.Son kelimesiydi.

    9 Kasım, istem dışı kasılma ve ter.

    10 Kasım Perşembe
    Saat 9' u beş geçe
    Mustafa Kemal-i kaybettik.
    Henüz 57 yaşındaydı..

    Matem halindeki Dolmabahçe Sarayı tek el
    Silah sesiyle irkildi..

    Saat 9'u beş geçe Mustafa kemal'in başucundaydı
    Elini öpmüş hiç konuşmadan odadan cıkmış,
    Alt kat'a kendi odasına gitmiş,her daim belin de taşıdığı. Sedef kabzalı Simith Wesson
    Beylik tabancasının soğuk namlusunu iman tahtasına dayayıp tetiğe basmıştı..

    Ölmedi . Yaveri Can arkadaşı
    Salih Bozok..
    Mermi kalbini sıyırmış
    İki-üç milim yanına saplanmıştı.
    Şişli Sıhhat Yurdunda ameliyat edildi.

    Canından çok sevdiği Mustafa Kemal'iyle
    Gidememişti.
    Canlı cenaze gibi yaşamına
    Ancak iki yıl
    Devam edebildi..

    Mermiyle delemedigi kalbî
    Kahrından kendi kendine durdu..

    Kaynak
    Y.Özdil
    M.kemal kitabından...

    ATAMIZIN VE TÜM SILAH
    ARKADAŞLARININ
    RUHLARI ŞAD OLSUN...
  • “Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ,
    Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ…”
    ***
    https://www.youtube.com/watch?v=eq0P4_J4JcU
    ***
    Dolmabahçe sarayı her zamankinden daha sessizdi,
    En yakın arkadaşlarının gözleri dolu dolu ona bakıyorlardı,
    O günün sabahında herkeste bir huzursuzluk vardı,
    Etrafı kalabalık değildi,
    Ayağa kalkacak diye umutla bakıyorlardı,
    Tüm heybetine rağmen, sessizce uyuyordu,
    Trablus’ta, Çanakkale’de, Sakarya’da düşmanı titreten o mavi gözler canlansın diye bekliyorlardı,
    Kocatepe’de ki o meşhur fotoğraf akıllarına geliyordu,
    Çocukluk arkadaşı ve yaveri, onun yanından ayrılmayan can yoldaşı Salih Bozok odasına gitmişti,
    Eğer Atatürk’ü ölürse, dayanamazdı, o da ardından ebediyete gidecekti,
    Onsuz bir dünya yaşanılır değildi,
    “Bana ‘ölenle ölünmez’ diyorlar. Ben ölenle ölmüyorum ki… Yaşayamadığım için ölüyorum! Siz, oksijensiz bir dünyada yaşayabilir misiniz? İşte Mustafa Kemal Paşa benim hayatım için bir oksijendi. Bugüne kadar geçen hayatımı nasıl Mustafa Kemal Paşa’ya adamışsam, bundan böyle geçecek hayatımı da Mustafa Kemal Paşa’nın buyruğunda geçirmeliyim.” diyecekti,
    ***
    19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktığında bir milletin yazgısı değişecekti,
    Selanikli küçük Mustafa,
    Zübeyde Hanım’ın Sarı Paşası vatanı uğruna gerektiğinde canını vermek için yola çıkmıştı,
    O günden bugüne yeni bir ulus doğacaktı…
    Atatürk komadaydı…
    Bilinmeze doğru bekleyiş sürüyordu,
    Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı,
    Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu,
    Dışarıda bütün bir ulus, endişe içinde radyo başında bekliyordu,
    Savarona, son bir saygı duruşu için Dolmabahçe önüne demirlemişti.”
    Savarona’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Atatürk’e hediye etmek için almıştı,
    Ertuğrul Yatı ile bir kaza atlatılmış, daha büyük bir yat alınması kararı alınmıştı,
    Savarona hazır olduğunda Atatürk hazır değildi,
    “Bir çocuk oyuncağını bekler gibi bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim?" demişti.
    İçerisinde sadece 55 gün kalabilmiş, hastalığı şiddetlendiği için tekrardan Dolmabahçe’ye taşınmıştı,
    Herkes dehşet içindeydi.
    ***
    Kılıç Ali;
    "Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk gözümüzün önünde güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde tazimkârane bir vaziyet almış duruyor ve kimsenin elinden bir şey yapmak gelmiyordu. Aman yarabbi... Adeta dehşet içindeydik.” diyecekti.
    Saatler ilerliyor, hiçbir şey iyiye işaret etmiyordu,
    Bir ara Hasan Rıza dayanamayarak, Kılıç Ali’ye büyük bir teessür içinde;
    “Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor” diyecekti.
    Mustafa Kemal Atatürk,
    57 yıllık yaşamına;
    11 Savaş,
    24 Madalya,
    7 Nişan,
    13 Yazılmış Kitap,
    1 Ülke,
    Ve Milyonlarca özgür İnsan sığdırdı…
    Dünyaya ise, barışçıl bir ülke bırakarak,
    “Yurtta Barış, Dünyada Barış” İlkesini kazandırdı.
    ***
    10 Kasım… Saat tam 9'u 5 geçiyordu.
    Hasan Rıza Soyak:
    "Birdenbire gök mavisi gözleri açıldı ve sert bir hareketle başını sağa çevirdi. Ben de artık hıçkırıklarımı zapt edemedim. Diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım. Öptüm ve yüzüme sürdüm." diyecekti.
    Türkiye Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ümüz ebediyete intikal etmişti,
    Koşuşturmacalar ve hıçkırıklar,
    Göz yaşları birbirine karışmış, herkes ne yapacağını şaşırmıştı,
    Olduğu yerde kala kalanlar,
    Yere düşenler…
    Kolay değildi, hiçbir zaman hazmedilmedi,
    Onunla birlikte bir ömür geçiren arkadaşları, onsuzluğun ne demek olduğunu bilmiyorlardı…
    ***
    Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, Atatürk’ün elini öptü ve yorganın altına koydu. Prof. Dr. Mim Kemal Öke Atatürk'ün açık gözlerini kapattı. Dr. Kâmil Berk de "G.M.K." (Gazi Mustafa Kemal) markalı beyaz bir mendille çenesini bağladı.
    Evet, 10 Kasım günü Saat 9’u 5 geçe, Atatürk vefat etmişti.
    ***
    Radyolar, Atatürk’ün ölümünü duyurduğunda,
    Tüm ülkede hayat durmuştu,
    Kendilerini yollara bırakanlar,
    Ağlayanlar,
    Feryat edenler,
    İnanmayanlar…
    Hüzün çökmüştü ülkeye,
    Kolay değildi,
    Atatürk artık bu dünyaya veda etmiş,
    Halkı öksüz kalmıştı.
    ***
    Can yoldaşı, yaveri Salih Bozok odasına gidecek,
    Bir mektup kaleme alacaktı,
    Daha sonrasında Dolmabahçe de bir silah sesi duyulacaktı,
    Onsuz yaşamayı bilmediğini söyleyecek,
    Atatürk’üne kavuşmak için kurşunu kalbine sıkacaktı,
    Ölmeyecekti,
    Hesapları tutmayacak ve hastaneye kaldırılıp tedavi olacaktı,
    Bu bağlılık başka bir bağlılıktı,
    Mustafa Kemal ile yaşayanlar onunla olmayı biliyorlardı ama,
    Onsuz bir yaşam tarzına hazır değillerdi,
    Ne en yakını hazırdı, Ne silah arkadaşları,
    Ne Çankaya, Ne Dolmabahçe,
    Ne Sakarya, Ne Kocatepe,
    Ne Çanakkale, Ne Trablusgarp,
    Ne Ankara, Ne İzmir, Ne İstanbul, Ne Eskişehir…
    Dünya dahi hazır değildi.
    ***
    En yakınında bulunmuş olan Falih Rıfkı Atay 11Kasım’da,
    “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır. Ömrümüzün ve Türk tarihinin en acı yasını tutmak talihsizliği bize düştü.” diyecek ve acının yüreklere kor alev gibi düşmüş halini tasvir edecekti.
    ***
    Bu büyük adamın ölümüne Dünya ağlayacak,
    Saygı yarışına girişecekti,
    Savaş esnasında dahi düşmana düşmanlık etmeyen Atatürk,
    İzmir İşgalden kurtulduğunda önüne serilen Yunan bayrağını yerden kaldırtacak,
    Başkalarının yaptığı hatayı yapmayacak ve zamanı geldiğinde Dünyaya Barış temsilcisi olarak Nobel’e aday gösterilecekti,
    Dönemin Yunanistan Başbakanı Eleftherios Kyriakou Venizelos onu Barış Elçisi olarak Nobel adayı olarak önerecekti,
    https://ibb.co/m99KSq
    Dünyanın Saygı duyduğu Başkumandan satırları 10.Yıl Marşında hak ettiği için ona ithaf olunmuştu.
    ***
    16 Kasım günü, hazırlanan program dahilinde Atatürk’ün aziz naaşı ziyarete açıldı,
    https://ibb.co/mqttLA
    Büyük topluluklar ziyaret etti,
    Herkesin göz yaşı durmadan akıyor, dünya ağlıyordu,
    Radyolar kesintisiz yayın yapıyor,
    Sabah ve akşam olmak üzere gazeteler basılıyordu,
    Halk her gün daha fazla kalabalıklaşıyor ve ziyaretin sonu gelmiyordu,
    Son bir kez olsun ona yürekleri ile dokunmak istiyorlardı,
    Söylediği gibi “Naçiz vücudu elbet toprak olacaktı” lakin,
    “Türkiye Cumhuriyeti İlelebet Payidar” kalacaktı,
    Gençlere güveniyordu, gençlik onun yolundan vazgeçmeyecek,
    Geliştirerek ona olan borçlarını ödeyecekti,
    Atatürk’ün hatırası önünde dinmeyen gözyaşları 17 Kasım günü de devam edecekti,
    Sabah erkenden tüm şehir yollara akın etmiş,
    Yüzlerinde asil bir ıstırabın gölgesi vardı,
    19 Kasım günü hazırlanan protokol ile naaş Ankara’ya defnedilecekti,
    Gerçekleşmesi kolay olmayacak,
    Akın akın gelen insanlar Atatürk’ünü kolay kolay İstanbul’dan uğurlamayacaktı.
    ***
    Behçet Kemal Çağlar o günü şöyle anlatacaktı;
    “Yolun kenarındaki setler insanlarla dolu. Hıçkırıktan arabanın ve ayakların sesleri duyulmaz oldu.
    Bütün millet ağlıyor sözü ilk defa benzetme olmaktan çıkmış,
    https://ibb.co/grGDLA
    Bütün yollar adeta bedenden bir dağ, baştan bir nehir.
    https://ibb.co/b5wf0A
    Fındıklı'dan ayrıldık. Kenarlarda sıralanmış mektepler, sokaklar dolmuş,
    https://ibb.co/j6itLA
    halk cadde kenarındaki ev ve dükkânları hınca hınç doldurmuş, kalabalık,
    ağaç üstlerine ve minare şerefelerine tırmanmış kimseler dövüne dövüne,
    hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar.”
    Kortej, Tophane ve Fındıklı arasından geçerken
    feryat ve çığlık seslerinin çok artmasından dolayı kortejin güvenliğinden sorumlu Fahrettin
    Altay, tabutu taşıyan top arabasını geçici süre durdurma gereğini hissedecekti,
    ***
    Atatürk’ün naaşı Sarayburnu’ndan, Zafer Torpidosu’na,
    oradan da naaşı İzmit’e götürecek olan Yavuz zırhlısına konuldu.
    Atatürk’ün naaşı’nın Yavuz’a konulması sırasında ona yabancı devletlere ait savaş gemileri ve
    töreni denizden takip etmek isteyenler için belirlenmiş vapurlar da eşlik etmiştir.
    Yavuz zırhlısı, Atatürk’ün cenazesini aldıktan sonra, arkasında Hamidiye, Zafer,
    Tınaztepe ve iki denizaltı gemisi ile Savarona,
    Sancağında İngiliz dretnotu, bunu takiben Sovyet, Alman, Fransız, Yunan, Romen savaş
    gemileri, üstünde uçak filoları ile Marmara açıklarına doğru ilerlemeye başladı.
    ***
    Atatürk’ün cenaze töreni için yabancı savaş gemileri de gelmişti.
    İngiltere’den Malaya, Sovyetler Birliği’nden Moskova,
    Romanya’dan Regina Marina, Fransa’dan Emile Bertin,
    Almanya’dan Emden, Yunanistan’dan Hydra gemileri vardı.
    Naaşın taşınması ve Ankara’ya götürülmesi ile ilgili çok detaylı bir program hazırlanmış,
    Harfiyen uygulanmıştır,
    Planlanmayan ve örgütlenmeyen tek program HALKTIR,
    Halk ona olan saygısını derinden ve tüm gerçekliğiyle sunuyordu,
    ***
    Ankara Büyükelçisi Sir Percy Loraine İngiltere’ye gönderdiği raporda;
    “Onun için gerçekten yas tutuluyor. Cenaze törenleri sırasında sıradan insanların (Halkın) samimi üzüntüsü kolayca anlaşılıyordu” diyecekti,
    ***
    Atatürk’ün cenaze töreni, farklı kamplarda yer alan ülkeleri bir araya getiren bir zemin oldu.
    Neue ZürcherZeitung adlı İsviçre gazetesi, cenaze töreninde ortaya çıkan tabloyu şu şekilde tasvir edecekti;
    “Atatürk’ün cenaze töreni, onun son zaferi oldu. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi sessiz kaldı.
    Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler; bir diğer sırada Stalin ve Hitler’in
    temsilcileri yan yanaydılar; hem Valencia hem de General Franco çiçek yollamışlardı. Tabutun
    önünde Faşistler, Demokratlar ve Komünistler eğildiler.”
    ***
    Bunların hiçbiri zorla yapılmıyordu,
    Bu saygı kazanılmıştı ve sadece gösterilmesi gerekiyordu,
    Hak ettiği saygıya ebediyete intikal ettiğinde de ulaşacaktı,
    Matem havası ülkeyi ve dünyayı sarmıştı,
    Yerli ve yabancı basın tüm olanakları ile yayın yapmaya ve duyurmaya çalışıyordu…
    ***
    Yavuz zırhlısı, saat 19.30'da İzmit Mayın İskelesi'ne yaklaştı.
    Cenaze, burada binlerce İzmitli tarafından karşılandı.
    İzmit’te de tören düzeni ve güvenlik önlemleri önceden alınmıştı.
    Yavuz zırhlısından alınan Atatürk'ün naaşı, tren istasyonuna götürüldü.
    Atatürk'ün tabutu, sağlığında yurt gezilerinde kullandığı beyaz renkli vagona konuldu.
    Atatürk'ün tabutunun konulduğu tren, saat 20.30'da İzmit'ten ayrıldı.
    Tren, İzmit’ten sonra geçtiği bütün istasyonlarda yavaşlayarak;
    Bilecik, Eskişehir, Polatlı ve Etimesgut’tan sonra Ankara’ya ulaştı.
    Hat boyunca, trenin geçtiği yerlerde, halk, geç saate aldırmaksızın, kimi zaman ellerinde meşalelerle, treninin geçişini izlediler.
    Atatürk’ün naaşını taşıyan tren, 20 Kasım 1938 günü saat 10.03'te Ankara garına ulaştı.

    ***
    Onu anlamak için okuyun,
    Araştırın,
    Öğrendiklerinizi tartışın, yeni fikirler edinin,
    En sevdiği şey, fikirler üzerinden tartışmaktır.
    Onun sohbetlerinde ona yalakalık edene değil, ona fikir beyan edene saygı gösterirdi,
    Cephede kitap okurdu, bu imkanlar dahilinde sen de onu oku ve öğren,
    Yaşadığın Cumhuriyeti ve Kurucusunu tanımanın tek yolu araştırmaktır,
    Vazgeçme, yılma, yorulma, bıkma, pes etme,
    Sayfalarca oku,
    Saatlerce dinle,
    İlk önce onu ve ne yapmak istediğini anla,
    Sonra farklı bir gözle bak,
    İşte o zaman memleketin her bir toprağı gözüne başka gelecektir,
    Yürüdüğün yol; asfaltın ötesine geçecek,
    Dokunduğun ağaç anlam kazanacaktır,
    Cumhuriyet döneminde yoklukla yapılan her yapı gözünde büyüyecek,
    “AZ ZAMANDA” Yapılan “ÇOK ve BÜYÜK” işlerin neler olduğunu anlayacaksın,
    Fikri HÜR, Vicdanı HÜR yetişeceksin, bu senin ödevindir; geliştireceksin,
    Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi,
    “Çünkü o sensin artık. O sende sağdır!”
    ***
    Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
    Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
    Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
    Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
    Yolun, yolumuzdur,
    Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!
    ***
    Sözümüz Söz;
    (…) memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde BULUNMUŞ OLSADALAR DAHİ, Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ETSELER DAHİ, Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş OLSA DAHİ…

    İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifeMİZ, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğuMUZ kudret, damarlarıMIZdaki asil kanda mevcuttur!
    ***
    Sevgi, Saygı ve Özlemle Anıyorum.
    Ruhun Şad olsun;
    Başkomutanım, Mareşalim, Komutanım, Gazim, Paşam, Mustafam, Kemalim, ATATÜRKÜM!
    ***
    Bu özel baskı kitabı mutlaka temin edin ve o günlere dönüp yaşananları gözlerinizle görün. Maneviyatınızı güçlendirin, halkın matem havası içinde Atatürk'ünü nasıl son yolculuğuna uğurladığına tanıklık edin.
    https://ibb.co/i6uy3V
    ***
    Fikirler ÖLMEZ; Fikirlere Bağlılık Gerekir...
    https://www.youtube.com/watch?v=mB96DMkHCzo
    "Atatürk olmak mümkün değil ama Atatürk gibi düşünmek mümkündür."
  • Son nöbet defterine şöyle yazıldı:
    - Saat 9’u 5 geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir.
    Atatürk’ün yaveri Salih Bozok sarayın merdivenlerinden aşağı koştu. Alt katta boş bulduğu bir odaya dalıp kapıyı kapattı. Az sonra içeriden tek el silah sesi duyuldu. Sesi duyup odaya koşanlar onu kanlar içinde buldular. Kalbine sıktığı tek kurşunla devrilmişti: "başkomutan yaversiz gidemez!"
  • Doktor: Salih Bey, cüretimi maruz görün. siz Mustafa Kemal Paşa’nın en yakınısınız. onu hiç kıskandınız mı? o neden benden daha yükseklerde dediniz mi?


    Salih Bozok: Mustafa Kemal’i kıskandım mı? onunla 6 yaşından beri beraberiz. aynı mekteplerde okuduk. başlarda belki düşündüm, “neden o benden hep önemli?” diye. ama sonraları hiç böyle bir düşünceye kapılmadım. neden onun benden daha yüksekte, en yüksekte olduğunu anladım. sizden yüksekte diye Ağrı Dağı’nı kıskanabilir misiniz? ya da tepenizden geçen bir bulutu? neden orada diye düşünür müsünüz? işte Mustafa Kemal’i kıskanmak böyle bir şey.