Salim

Puan vermedi·92 syf.·
2020 10. kitabı
Ordu ilimizde bulunan tarihi yerleşim yerleri, kaya mezarları, kayaüstü resimleri ve yazıtları ile sivil mimari hakkında bilgi alabileceğimiz hoş bir eserdir. Osmanlı zamanında Sivas’a bağlı olup Milas olarak anılan kasabanın merkezi Üçyol Mahallesi’ndeydi. Hükümet binası, kışla, cami ve hanların yaptırılmasından sonra Hamidiye olarak alın yerleşim yerinin adı 1908’de Mesudiye olarak değiştirilir. Erzincan depremi sırasında bazı tarihi yapılar yıkılırken 1933’de Ordu’ya bağlanır. Kitapta Üçyol, Topçam ve Yeşilce beldelerine bağlı 57 köy olduğundan bahsederken, İller İdaresi Genel Müdürlüğü verilerine göre 70 Mahallesi olduğu görülüyor. 1885’de kurulan Ordu Belediyesi’nin ilçesi olan Mesudiye’ye bağlı yerler zamanla değişip mahalleye dönüşmüştür. Tarım ve ormancılıkla geçinen halk, arpa, buğday, patates, elma, fındık, armut ve mısır yetiştirir.[1] İlk Tunç Çağı (MÖ 3300-2000) ve Demir Çağı’nda (MÖ 1190-330) bu yana Mesudiye’de madenciliğin etkisi Mehmet Özsait’in yaptığı yüzey araştırmalarından ortaya koyulmuştur. Şemseddin Sami’nin Kamüs ül-Alam adlı eserindeki o zaman ki Hamidiye olan ilçede bakır, demir ve kurşun madenlerinin işletildiğini bizlere aktarılıyor. Khalybeslerin, Terme, Giresun ile Canik ve Giresun dağlarının olduğu bölgede yerleşikken buldukları demir-çelik kendi adlarıyla anılır.[2] 165 kilometrelik uzunluğuyla Doğu ve Orta Karadeniz arasında sınır oluşturan Melet Irmağı’ndan Romalı devlet adamı ve tarihçi Plinius 37 kitaplık Doğa Tarihi eserinin 6’ncı kitabında Melanthius/Melatios olarak değindiğini yazar. Tekke, Arpaalan, Sinanlı Değirmen, Çat, Maden, Büyük, Molla Hüseyin, İnce, Sap, Kanlı, Derealan, Kürksuyu, Ayıtlık, Karaalan, Şıh, Çağman, Şaphane, Çağlan, Çorak, Baldıran, Gödena, Asarcık, Alan, Kayapınar, Aydağ ve Alanyunt dereleri Melet ırmağına
Tarihi ve Arkeolojisiyle MesudiyeNezih Başgelen · Arkeoloji Sanat Yayınları · 20172 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·52 syf.·
2020 9. kitabı
Sadrazam İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Osman Hamdi Bey 11 Eylül 1881’de müze müdürlüğüne atanır. Çinili Köşk’ün onarıp, Sanayi-i Nefise Mektebi’ni kurar. Bugün ki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’dir. Asarı Atika Nizamnamesi ile eski eserlerin yurt dışına çıkarılmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır. Saray’ın müdahalesi ile uygulanması tamamen mümkün olmadığı belirtilse de eserlerin bir kısmının yurt içinde kalması sevindiricidir. Nemrut Dağı, Lagina ve Sayda kazıları yürüten Osman Hamdi Bey, İstanbul’da sayılı müzelerden birinin oluşmasına vesile olmuştur. Karl Sester tarafında 1881 yılında ilk defa keşfedilen Nemrut Dağı’ndaki heykeller, bir yıl sonra Otto Puchstein tarafından da araştırılmıştır. Osmanlı Hükümeti tarafından haberi alınan kazıların incelenmesi için 1883 yılında Nemrut Dağı’na Osman Hamdi Bey gönderilir. Birkaç saatlik tırmanışın ardından biri sağlam başlı beş heykelle karşılaşılır. Batı Teras’ın doğusunda tanrı tahtları, güney ve batısında kabartmalı stel yuvaları bulunur. Başları olmayan heykellerin depremler sonucunda yıkıldığı tahmin ediliyor. Aslanlı kabartmanın üzerinde 19 yıldız vardır. Aslanın göğsündeki hilal biçimli ay ile Jüpiter, Merkür ve Mars’ın birleşme tarihinin MÖ 7 Temmuz 62 olarak yorumlanması Kral Antiokhos’un tahta çıkışı veya Nemrut Dağı’nın kuruluş horoskobu olduğu değerlendiriliyor. Buradaki taşınabilir eserleri beraberinde götürürken aynı yıl vakit kaybeden yapılan kazı kitaplaştırılır. Mehmet Şerif Efendi, yerel makamlardan aldığı izin belgesi ile taş ocağı işletmeciliği için arazinde kazı yapmaya başlar. Kazı sırasında mezar olması muhtemel kuyu bulduğunu Sayda Kaymakamı Sadık Bey’e haber verir. Ertesi gün kazı yerine gelen kaymakam açılan deliğin ardında iki lahit bulur. Sayda Jandarma Subayı Esat Bey’e emanet
Ölümünün 100. Yıldönümünde Osman Hamdi BeyNezih Başgelen · Arkeoloji Sanat Yayınları · 20104 okunma
Puan vermedi·127 syf.·
2020 8. kitabı
Mayıs 1987’de Gösteri dergisi’nde ayın dosyası bölümünde yer alan 20 yazıdan oluşan kitapta arkeolog, genel müdür, öğretim üyesi, mali şube müdürü, genel sekreter, müdür, bölüm başkanı, öğretim görevlisi ve sanat tarihçisi pek çok kişinin arkeoloji üzerine yazdığı yazılar yer almaktadır. Geçtiğimiz yıl kurtarma kazıları dahil 117 kazı yapıldığı, 1987'de de bu sayıya yakın çalışma yapılmasının planlandığı görülmektedir. Günümüze gelirsek, Bakanlığa bağlı müze müdürlükleri tarafından 140 kurtarma kazısı yapılmış olup, Türk ve yabancı bilim insanlarınca 2019 yılı içerisinde yapılan toplam kazı ve yüzey araştırması sayısı 513’dür. Günümüzde yapılan kazıların o yıllara oranla 5 kata yakın arttığı görülmektedir. Gelecek on yıllarda bu kazıların ve araştırmaların kat be kat artarak topraklarımızda bulunmayan tek bir tarihi parça kalmamalıdır. Halkımız da tarihi yerleri define bulacakları ümidiyle bombalamadıkları sürece arkeologlarımız hedefine biraz daha yaklaşacaktır. Bütün yerleri korumak mümkün değildir. Türk milleti, tarihini zarar vermeyecek kadar sevmelidir ve onları korumalıdır. 1982 yılındaki Trakya araştırmaları sırasında saptadığı 22 höyüğe 1985-86'da tekrar giden araştırma ekibi, bunlardan sadece 5'ini mevcut bulmuş; çoğunun toprak alma, 4'ünün tarla düzeltme, 3'ünün karayolu, 1'inin kanalet yapımı için yok edildiğini saptamıştır. Bunların yanı sıra tümülüslerden 1'inin tören platformu 3'ünün su deposu yapımı nedeniyle, 2'sinin ise fabrika arazisi içinde yok edildiğini görmüşler. Taşınmaz kültür varlıklarımızın önemsenmiyor oluşundan veya kurumlar arası koordinasyon eksikliğinden olsa gerek maden, altyapı ve benzeri işlerle yok olup giden nice kültür varlığı vardır, kim bilir? Geçmişte yapılan hatalardan ders çıkararak gelecek kuşaklara bu kültür varlıklarımızı
Toprağın Altındaki Geçmiş ArkeolojiAnonim · Arkeoloji Sanat Yayınları · 20067 okunma
Puan vermedi·44 syf.·
2020 6. kitabı
Soydaşlarımızın, Kırım Savaşı’ndan Cumhuriyetin ilanına kadar geçen sürede yerlerinden edilişliklerini özetlerken (ss. 6-9), Türkiye Cumhuriyetin ilk 15 yılından yurttaşlara yapılan yardımlar hakkında Cumhuriyet Halk Partisi’nin On Beş Yıl kitabındaki 393-406 sayfalarındaki bilgilerin tıpkıbasımları yer almaktadır (ss. 10-23). Kalan sayfalarda ise Tatar Pazarcık, Kandiye - Girit, Rodos, Midilli, Selanik, Rusçuk, Mostar, Saraybosna, Üsküp, Veles/Köprülü, Prilep-Manastır, Berat, İşkodra, Elbasan, Yanya, Kavala, Florina, Velestino, Gümülçine ve Filibe'nin fotoğrafları yer almaktadır (ss. 23-44). Kırım Savaşı ve 93 harbi (1877-1878) sonrası Anadolu'ya göçen Rumeli halkına Osmanlı hükûmetince sadece toprak yardımı yapılmış ve yol gösterilmeyen halkın kendi kendine yerleşmesi üzerine, yaşamlarını devam ettirmeye çalıştıkları yerlerin bataklık olmasından sıtma hastalığına yakalananlar olmuştur. Göçüp gelenlerin sayısı, soy ve dilleri hakkında o dönem herhangi bir tespit yapılmamıştır. Kırım Savaşı ve 93 Harbi'nde olduğu gibi Balkan Savaşı ile diğer savaşlarla göçen halka da sadece toprak verilmiştir. Yurda gelenlerin yerleşeceklerin yerlerin sağlık durumu, yerleşme esasları, üretici vaziyete sokulmaları düşünülmemiştir. Osmanlı hükûmetince tahsis olunan paraların ancak memur maaşlarına yetmesi sebebiyle göçmenlerin sevk ve iaşesi için para verilmesi lüzum görülmemiştir. Milli Mücadele sırasında yerleşim işleri ilk sıraya konulmasa da harbin zaferle sonuçlanmasından sonra yanan ve yıkılan yerlerin onarımı ilk sıraya konularak gereğini yapılmaya başlanmıştır. Türk soydaşlarımızın yurda getirilmesi ile Anadolu'daki halleri ve iskan işleri Haziran 1934’te kabul edilen 2510 sayılı kanunla layık olduğu şekilde yürütülmüştür. Ülkemize getirilmesi gerekli olan sayısı ve
Anavatana Göç EdenlerNezih Başgelen · Arkeoloji Sanat Yayınları · 20006 okunma
Puan vermedi·65 syf.·
2020 5. kitabı
Eseri, Ord. Prof. Enver Ziya Karal’ın¹ ön sözü, Yusuf Akçura’nın² Üç Tarz-ı Siyaset’i³, Ali Kemal’in cevabımız yazısı⁴ ve Ahmet Ferit (Tek)’in⁵ mektubu⁶ olarak dört kısma ayırabiliriz. İlk kısımda Yusuf Akçura’nın yaşam öyküsü ve Üç Tarz-ı Siyaset’inden bahsedilir. Ord. Prof. Enver Ziya Karal’ın kaleme aldığı ön sözü, Yusuf Akçura’nın yaşam öyküsüyle başlar. İki yaşında babasının⁷ vefat etmesi sonucu annesi⁸ çuha fabrikalarını idare etmeye çalışır. Bekledikleri gibi gitmeyen işlerin ardından İstanbul’a göç etmek zorunda kalırlar. Özgürlük üzerine yazılan kitapların okunması yasak olduğundan bir kez tutuklanır ve affedilir. İkinci kez tutuklandığında ise Ferid (Tek) ile birlikte Trablusgarp’a⁹ sürülürler. Paris’te Serbest Siyasal Bilgiler Okuluna girer ve 1902 yılında başarıyla mezun olur. Osmanlı Devleti’ne dönmesi yasak olduğundan amcasının yanına Rusya’ya gider. Anlaşmazlık sonucu amcasıyla yollarına ayırarak İstanbul’a döner. Dönmesindeki gerekçe 1908 yılında ilan edilen İkinci Meşrutiyettir. Türk Derneği cemiyeti ve derginin kurucuları arasında yer alır. Darülfunun da Siyasal Tarih Profesörü, Türk Yurdu Dergisi’nde müdürlük yapar ve Türk Ocağı kurucuları arasında yer alır. Atatürk’ün¹⁰ uygun görmesiyle Birinci Türk Tarih Kongresi’nde başkanlık yapar. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yakınçağ Tarihi Profesörlüğüne atanır ve Türk Tarih Kurumu Başkanı olur. Karal, Yusuf Akçura’nın yayımlamış olduğu makale ve yazılarını; genel Türk tarihi ve Türkçülüğe ilişkin yapıtlar, Osmanlı tarihi ile Avrupa tarihinin siyasal, sosyal ve ekonomik konularıyla ilgili yazıları olarak üçe ayırmıştır. Akçura’nın Türkçülüğünün temelindeki düşünceyi “Tarihi, hayatta kendisinden faydalanılmayan kimi soyut gerçekleri öğrenmek için tetkik etmiyoruz. Tarih, bağlı bulunduğumuz insan
Üç Tarz-ı SiyasetYusuf Akçura · Türk Tarih Kurumu · 20182,918 okunma