Bir sürat spirali içindeyiz. Daha hızlı tüketiyoruz, dolayısıyla daha çok tüketiyoruz; "çifti" de tüketiyoruz. Bireysel düzeyde, aşk ilişkilerinde: Baştan çıkarma süreleri kısaldı, yakınlaşma çabuk, neredeyse hemen sonuç alınıyor, boşanmak "kolay", aileler çözülüp yeniden oluşuyor. Çağımız hız çağı; önem taşıyan şey, bu baş döndürücü sürece dahil olabilmek için öteki üzerinde belli bir iktidardan yararlanmak.
Evli bir kadının, kocasının izni olmadan ancak 1966'dan bu yana dışarıda çalışabildiğini hatırlatmak yerinde olur! 1975 yılında yasa aile evinin ortak bir anlaşmayla seçilmesi gerektiğini belirtir; kocanın eşinin yazışmalarını, pasaport alımını, vb. kontrol "hakkı" artık yoktur. 1 Ocak 2005'ten itibaren de çocuk hem annesinin hem babasının soyadını taşıyabilir. Yakın tarihli bu kararlar, kadının yazgısının yasal açıdan eşler arasında çok yakın bir geçmişe kadar ne kadar dikkate alındığına kanıttır.
Günümüzde kopuş daha ilişkinin başından itibaren kabul edilir. Buna "saf ilişki" dedir: Herkesin özerkliğine saygı gösterilen eşitlikçi bir ilişki. Bu çiftin varlığının tek garantisi duygusal bağdır; eşlerin bu ilişkiden aldıkları tatmin dışında hiçbir yüksek yasa, hiçbir prensip çiftin sürmesini dayatmaz. Dolayısıyla "saf" olarak nitelenir, çünkü başka hiçbir ölçüt işe karışmaz.
Evlilikler geçmişe kıyasla çok daha az yapılmaktadır. Bununla birlikte, evlilik, gerçek bir irade temelinde, kimi zaman yıllarca birlikte yaşadıktan sonra, daha bilinçli olarak seçilmektedir.
Sosyolog François de Singly'ye göre günümüzde ailenin tanımı "mahrem kolektiftir"dir... Ona göre bu evrime damgasını vuran üç değişim olmuştur: Öncelikle, 1970 yılında "aile reisi" kavramının ortadan kaldırılmasıyla birlikte babanın mutlak erkinin sonu - anneler de dönemde "ebeveyn" olarak kabul edildiğinden babanın otoritesi artık tek ve egemen değildir; ardından 1999 yılında eşcinsel çiftlerin kabulü ve Pacs'ın [Sivil Dayanışma Paktı] kurulması; son olarak da 2000 yılında çocukların da yetişkinlerle aynı sıfatla "kişi" oldukları ilkesinin ifadesi.