• Üzerimde bir şanssızlık var ki hiç sormayın. Yahu yürüdüğüm yollara Karadeniz’de yaşanılan heyelan etkisinden bırakıyorum. Hani okuyup eğer anlayamazsan şöyle açıklayayım güzelim. Dudakların ile adımı telaffuz etsen 5 saniye sonra büyük ihtimalle nefes borun tıkanacak ve ölüm tehlikesi yaşayacaksın. (Dudaklar ile telaffuz(!) etmeyi unutma ama...)
    Haha korkma yahu, öldürmüyorum adımı okuyabilirsin. Umarım şu an denememişsindir tabi bunu...
    Öyle işte ya, ne desem ne anlatsam boş yani. Hani karşılıklı gel oturup sohbet edelim diyeceğim ama yolda gelirken üzerine piyano düşebilir diye endişeleniyorum. O meşhur çizgi film efsanelerini gerçek hayata taşımak istemem tabi. O yüzden en iyisi ben kendime kocaman bir depresyon yeleği öreyim de soluğumu bile havaya karıştırmayayım, Allah korusun kimyasını filan bozarım bütün insanlığa atom bombası etkisi yaratmayayım şimdi durduk yere. İkinci bir Hiroşima’yı kaldıramaz bu dünya bacım. Yahu ne kadar da düşünceli ve tatlı bir insanım görüyor musunuz? Hayatımı o büyük bahtsızlığımla karaladığım gibi sizleri de etkilemek istemiyorum. Yani benim gibi şeker bir insanın böyle şansızlıklarla uğraşıyor olması çok zor anacım valla çok zor. Allah çirkin şansı versin deyip deyip üzerimize yine bir gönderme yapıyorsunuz ama yok valla Allah çirkinlerin yüzüne şanstan bile gülmüyormuş. Aha denedim, gördüm, onayladım benden söylemesi.
  • Köyün birinde bir yaşlı adam varmış.
    Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep.

    Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler. İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. ”Sadece at kayıp” deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

    Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
    Babalık demişler, Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var!

    “Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler.

    Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

    Köylüler gene gelmişler ihtiyara. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.

    İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. ”O kadar acele etmeyin, Oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”

    Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

    Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer!”

    “Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

    “Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”
    (Lao Tzu)
  • Çocuk kitabı kategorisinde olduğunu düşündüğümde şok etkisi yaratan, dönemsel olay ve yaşayışların temel olarak ele alınmış olduğu bir eser diyebilirim.
    Çocukken Ömer Seyfettin okuduğumu hiç hatırlamıyorum bu bir şans mı yoksa şanssızlık mı?
    İçerikte yaşanılan acı dolu anları düşündüğümüzde çocukta farklı etkilerin meydana geleceği gerçeği göz ardı edilemez.

    Çokça etkilenip mutlu olduğum hikayelerin olduğu gibi hüzün doğduğum hikayeler de mevcut.
    Didaktik bir yönünün var olduğu su götürmez bir gerçektir.
  • Çocuk kitabı kategorisinde olduğunu düşündüğümde şok etkisi yaratan, dönemsel olay ve yaşayışların temel olarak ele alınmış olduğu bir eser diyebilirim.
    Çocukken Ömer Seyfettin okuduğumu hiç hatırlamıyorum bu bir şans mı yoksa şanssızlık mı?
    İçerikte yaşanılan acı dolu anları düşündüğümüzde çocukta farklı etkilerin meydana geleceği gerçeği göz ardı edilemez.

    Çokça etkilenip mutlu olduğum hikayelerin olduğu gibi hüzün dolduğum hikayeler de mevcut.
    Didaktik bir yönünün var olduğu su götürmez bir gerçektir.
  • Çocuk kitabı kategorisinde olduğunu düşündüğümde şok etkisi yaratan, dönemsel olay ve yaşayışların temel olarak ele alınmış olduğu bir eser diyebilirim.
    Çocukken Ömer Seyfettin okuduğumu hiç hatırlamıyorum bu bir şans mı yoksa şanssızlık mı?
    İçerikte yaşanılan acı dolu anları düşündüğümüzde çocukta farklı etkilerin meydana geleceği gerçeği göz ardı edilemez.

    Çokça etkilenip mutlu olduğum hikayelerin olduğu gibi hüzün dolduğum hikayeler de mevcut.
    Didaktik bir yönünün var olduğu su götürmez bir gerçektir.
  • Çocuk kitabı kategorisinde olduğunu düşündüğümde şok etkisi yaratan, dönemsel olay ve yaşayışların temel olarak ele alınmış olduğu bir eser diyebilirim.
    Çocukken Ömer Seyfettin okuduğumu hiç hatırlamıyorum bu bir şans mı yoksa şanssızlık mı?
    İçerikte yaşanılan acı dolu anları düşündüğümüzde çocukta farklı etkilerin meydana geleceği gerçeği göz ardı edilemez.

    Çokça etkilenip mutlu olduğum hikayelerin olduğu gibi hüzün dolduğum hikayeler de mevcut.
    Didaktik bir yönünün var olduğu su götürmez bir gerçektir.
  • “Dostum! Kardeşim! İnsanı dostluğun gücü kadar kahramanlaştıran başka bir şey var mıdır? Yüreğimize aşktan, sevgiden daha fazla işleyen bir şey bulabilir misin? Ve hakikat kadar övgüye lâyık başka bir kavram var mıdır?”

    Roman 11. yy’da Selçuklu egemenliğindeki İran’da geçiyor. Yirmi yıllık öç alma ihtirası içinde olup Alamut kalesini alan ve kendini peygamber ilan eden İbni Hasan Sabbah’ın kan donduran hikayesi...Burda Şii-Sünni çatışmalarına, taht kavgalarına, dinin halka nasıl tesir ettiğine ve daha bir çoğuna tanık olacaksınız.Öyle bir hayal dünyasına sahip ki Allah’ın yarattığına savaş açıp kili kendi eline alıp yoğuruyor ve onun uğruna(İsmaili davası) ölüme meydan okuyan çamurdan robotlar yaratıyor.Bu liderin temel prensibi en büyük düsturu şudur:
    “Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah.”
    Bu lafı söyleyen bir peygamber olabilir mi? Böyle bir felsefeye sahip kişi nasıl Allah’tan bahsedebilir.
    Hasan Sabbah’ın en önemli disiplini de:
    “Öğrenmek, itaat etmek ve çalışmak.”

    Bu uğurda Sabbah hiç evlenmemiş ve hiç cinselliği tatmamış bir takım genci toplar çünkü planlarının bir zaaf yüzünden alt üst olmasını zinhar kabul edemez ve “öğretir, itaat ettirir, çalıştırır” Bu gençlerin gözlerini Cennet ve Cennetin nimetleriyle kör eder.Cennetin anahtarının yalnızca onda olduğunu tesir ettirir ve hint keneviri hapıyla da kötü emellerine alet eder bu genç fedaileri...

    Kitapta en yakın ve en kıymetli dostu olan Ömer Hayyamdan da bahsedilir ve şiir yollar arkadaşı Sabbah’a en sevdiğim mısra:
    “Geçerim şiirlerimle ağaç altına
    Sen ve bir şişe şarap,
    Bir somun ekmek yanına
    Huzur veren ezgisiyle
    Ah, bu ıssızlık cennettir bana.”


    Alamut; Kartal yuvası anlamına gelmektedir. Ve kitapta “karga kargaya saldırmaz” şeklinde sürekli vurgulanan bir söylem var.
    Bir zamanlar Deylem kralları tarafından inşa edilen bu Alamut kalesinin zapt edilemez olduğu söylenirdi.

    Kitabı okuyunca karmakarışık duygularla boğuştum.Hiç bitmesin istediğim en güzel tarihi romanlardan birisi oldu Alamut.
    Hasan Sabbah ve Adolf Hitler ikisi de gözümde aynı mertebede yaptıklarıyla, canilikleriyle Hitlerden pek bir farkı kalmadı. İki teşkilatta katı bir yapıya sahip.Halkın içine dehşet ve korku salıyorlar. “bu uğurda herşey mübah” bu düşünceye sahipler.Ama yazar kitabı Alamut’un gerçek öyküsü gibi değil de edebi bir eser olarak görüp roman tadında okumamızı istemiştir.

    Yazarımız Bartol çok özgüvenli ve cesur birisi olmalı zira nasıl yazacaktı kendi kültürünün, ırkının dışında başka bir ülkenin, hükümdarın yaşantısını ve hakimiyetini.Hem sorumluluk hem bilgi gerektir ki o da bu iş için 10 yıl araştırma yapmış ve 9 aylık bir süre içerisinde de yazmış. Şanssızlık o ki kitabın yayınlanması 2. Dünya savaşı başlama sürecine denk geliyor bu sebeple bazı ülkelerde yasaklanıyor kimi ülkelerde de tehdit olarak görülüyor.