• Evet, şu hilafeti kaldırma işiyle bu şapka işi ah olmayaydı büsbütün iyiydi ya, n’apalım, gülü seven dikenine katlanacak... Vardır bir hikmeti... Hükumatımız bizden iyisini bilir. Biz parayı kazanmaya bakalım. Osmanoğlu’nun gidişatı Cumhuriyete dönüp ve de peygamber postuna Gazi Paşamız oturmakla, bu para furyası nedir?
  • ŞAPKA KANUNU
    Âtıf Hoca sehpanın altındaki alçak masanın
    üstünde...
    Soruyorlar:
    - Son sözün nedir?
    Son söz olarak Hoca'nın söylediği, bir söz değil, iman'ın en mukaddes ölçüsü:
    Şehadet kelimesi...

    Bir rivayete göre Âtıf Hoca'nın ölü başına şapka geçirmişlerdir!!!
  • 624 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Merhaba arkadaşlar. İlk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının, Halk Fırkası karşına çıkmasıyla başlıyoruz. Siyasetten de içeriğinden de nefret ediyorum ama Kurtuluş Savaşı gibi kutlu bir savaşın başlangıcını yapan 7 kişiden 5 tanesinin bu partiden olması sadece Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün diğer partide olması beni şüpheye düşürdü. Sonuç olarak demek ki Halk Fırkası içinde yanlış gidenler vardı. Zaten kitapta da okuyoruz bunları işte o yüzden en nefret ettiğim konuyu hiç uzatmayacağım.
    => 17 Kasım 1924 – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kuruluşu
    => 5 Haziran 1925 – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kapatılışı

    Hemen akabinde bir kadın çatışması var. Fikriye hanımı belki duymuşsunuzdur. Atatürk’e candan bağlı onun için canını bile verebilecek bir kadın. Bir de Latife Hanım var, bir türlü kanımın ısınmadığı bir türlü huyunu suyunu beğenmediğim. Bunun karşılaştırması var kitapta. Fikriye hanım aşkından ve onun umutsuzluğundan en sonunda canına kıyarken Latife hanımın utanmazlığının aştığı sınırları Paşa da görmüştür diye düşünüyorum. Daha sonradan Latife Hanım’ın bir yazısı var ki ayrıldıklarında, artık onu kendiniz araştırın, benim Mustafa Kemal Paşa hakkında böyle bir yorum yapmamın erkekliğe, adamlığa, delikanlılığa sığar hiçbir yanı yok. Böyle bir sözü usumdan geçirmek bile beni kahrediyor ve Paşa’nın eşi diyerek susuyorum. Keşke Fikriye Hanım eş olsaydı da Latife o Çankaya’dan içeri girmeseydi. Diyeceklerim bu kadar bu konuda.
    Ayrıca gene doyamadım yazmam lazım. Yahu bu Fikriye Hanım çok güzel arkadaşlar. Cumhuriyet döneminde merak edip baktığım kadınlar arasında da en güzeli Fikriye. Şu saf şu duru güzelliğe bir bakar mısınız ya? Resmini paylaşıyorum burada ayrıca. Neyse bir yerde o hepimizin eski yengesi şimdi abartmayalım.
    https://i.hizliresim.com/Z506nZ.jpg
    => 31 Mayıs 1924 – Fikriye Hanım, aşkına dayanamayarak İNTİHAR ETTİ.

    Bu konunun arkasından büyük ve oldukça çetrefilli bir diğer durum ile karşılaşacağız. Nesturîler. Bu insan azmanları 1. Dünya Savaşı ile beraber isyan etmişler, sürekli isyana hazır durmuşlar ve en sonunda İngilizlerin Petrol ve Musul düşünceleri nedeniyle onların baskısı altında isyan ettiler. Bu dönemde Amerikan uçaklarının sınırlarımızı geçerek savaş tehdidi verdi ve bir MANDA (nasıl anlarsanız anlayın) olan Irak’a döndü. İsyan çok güzel bir şekilde güzel bir ortaklıkla bastırıldı.

    => 7 Ağustos 1924 & 26 Eylül 1924 – Nesturî Ayaklanması
    Şimdi burada apayrı bir konuya değineceğim. İskilipli Atıf Hoca yüzünden birtakım karaktersiz, kişiliksiz insanlar asla erişemeyecekleri yerde erişemeyecekleri yüce bir komutana laf atıyorlar. Şimdi öncelikle şunu belirteyim ki burası kitapta yok ama Şapka Kanunu nedeniyle onun idam edildiği söyleniyor. Şapka Kanunu çıkmadan 1,5 yıl evvel yazdığı bir yazı dolayısıyla bu durum başına geliyor. Olmayan bir kanun hakkında kanun geldikten sonra işlem görüyor yani. İlginç. Her neyse bunu kitapla nerede bağdaştıracağım? Mecliste ilk zamanlarda silahla giriliyordu. Herkesin belinde silahla bir meclis hayal edin, hele ki günümüzde. Neyse burada Kel Ali denen bir adam var, kendisi komutan ve tabiri caizse ejderha gibi bir adam. Özellikle kendi mevkidaşı ve generallere karşı tutunduğu tavır çok acayip ve tabiri caizse kıskançça. Deli Halit Paşa var zamanında kafasına sıkılıyor ama ölmüyor, öyle bir adam. Bunu bu konuda tehdit ediyor sen bize laf mı dedin gibisinden ve her neyse işte bu kanımın ısınmadığı Kel Ali de zaten herkes tarafından huyu suyu bilinen bir adam. İstiklal Mahkemesinin başına getiriliyor. İdam kararı verdiği adamsa Atıf Hoca maalesef ki. Yani o dönem öyle bir irdelenmeli ki çok büyük araştırmalar, çok büyük yazılar bulunmalı. O dönemin en karanlık dönem olduğunu söylemekten çekinmiyorum. Hani ben bunu derken bir başkası aynı olayı daha farklı yorumluyor. Bu yüzden karanlık. Tarih net olmalıdır, muğlak kabul etmez. Ayrıca Deli Halit Paşa’m da 9 Şubat 1925’te meclis koridorunda vurularak şehit edilecektir daha sonra. Halit Paşa’mın size bir özelliğini söyleyip öyle bitireyim de onun karakterini daha iyi anlayın. Düşmanlarımızı yakaladığında NAMUSLU dediği sağ tarafında taşıdığı silahıyla; askerden kaçan hainleri yakaladığında ise sol tarafında taşıdığı NAMUSSUZ adı verdiğiyle vuran komutanımızdır o bizim. Nerede şimdi böyle asker, nerede şimdi böyle komutanlar? Varsa da zaten adını duyurmaz, ordu şerefi taşıyan insanlar kendini belli etmez, reklamla uğraşmaz, salt işine bakar zaten. Hepsinin ruhları şad olsun.
    => 22 Aralık 1914 & 17 Ocak 1915: Kars Sarıkamış Operasyonu ve burada şehit düşenlerimizi de bugünün (dünün) anlam ve önemiyle bir analım istiyorum. Ruhları şad, mekanları cennet olsun.

    Hemen akabinde sıkça bahsettiğimiz bir konu olan Papa Eftim meselesi geliyor. Bu güzel Papaz ne din ne de devlet düşmanıdır. Artık bunu Rumlar bile kabul ettiğine göre konuşabiliriz. Kimseye bir fiske vurmamış, sadece sevgi ve onun diliyle iş yürütebileceğini kanıksamış bir devlet adamıdır. Bugün İstanbul’da ikamet ediyorsanız ve Eminönü taraflarına gezmeye gidebiliyorsanız sahilden biraz içeride bir Meryem Ana Kilisesi göreceksiniz. Tabi bir Meryem Ana Kilisesi daha var ama o Balat taraflarında ve bir Rum kilisesi. Yakın zamanda o taraflara geçtiğimden biliyorum bunları. Sosyal medyada burada çekilmiş resmimi bulabilirsiniz. Neyse biz bizim çocuklara ait olana gelelim. Artık Zeki Erenerol adını alacak olan bu kutsal insan (bu arada ben Müslümanım, yazılarımdan dolayı yanlış anlaşılabilir ama hepsi saygın ve vefat etmiş insanlardır, kutsallıkları da yaptıkları işler nedeniyledir) vefatı olan 1968’den 6 yıl önce 1962’e kadar görevinde kalmıştır. Şimdi de -sanırım torunu- Ümit Erenerol tarafından halen varlığı devam etmektedir. Katolik kilisesi tarafından tanınmaz, gerçi kimin umurunda değil mi?
    => Papa Eftim (Zeki Erenerol) <---> 1884 -14 Mart 1968

    Sırayla gidiyoruz ve konumuz hepimizin de yakından duyup bildiği bir devletçik (!) hayaliyle yanıp tutuşanların en sonunda Şeyh Sait isyanını hazırlamasıydı. Ne demiş Ata? Türkiye devleti şeyhlerin, dervişlerin memleketi değildir. Ne kadar haklı. Şeyh Sait’in bu amacını daha sonraları şu aralar İmralı Cezaevinde halen neden nefes aldığını bile anlamadığım bir insan (!) devam ettirmeye çalışacaktı. Şubat ve Nisan arasında devam eden bu ayaklanmada Şeyh yakalanmış ve 29 Haziran 1925’te idam edilmiştir. Teşekkürler Türkiye Cumhuriyeti. Hiçbir Müslüman sırf o da Müslüman olduğu için onu destekleyemez. Önce araştırır, işin arkasını öğrenir, ondan sonra desteklemeye devam ederse ya Türk değil ya da Türkiye düşmanıdır. Bu konuda tavrımız her zaman nettir, net olacaktır. Ayrıca bilinsin ki mahkeme kayıtları ve tutanaklardan elde edilen sonuçlardan birisi şudur. Şeyh Sait denilen gudubet 1910 yılında Şeyh Yusuf öldükten sonra onun karısını kendisine nikahlamıştır. Yani tam olarak açık konuşalım mı? KENDİ ANNESİNİ KENDİNE NİKAHLAMIŞTIR. Ben buraya içimden geçen lafları yazamıyorum sizler de içinizde tutunuz, internette de yazdıklarımızdan sorumluyuz. Ayrıca bu dönem yine bu yapılanlar göz önüne alınarak tekke ve zaviyelerin kapatıldığı da kanunlaşmıştır.
    => 29 Haziran 1925 – Şeyh Sait İdam Edildi.
    => 13 Aralık 1925 – Tekke ve Zaviyeler Kapatıldı.

    Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı ve benim belki de bir türlü anlam veremediğim bir olay vardır. Şapka meselesi. Onun yaptığı bunca işin arasında belki en gereksiz gördüğüm de budur. Okuduğum tüm tarihçiler de görüşleri ne kadar birbirinden farklı olursa olsun bu konuda ortak fikirdedir. Her neyse bu inadı içinden bir türlü atamayan Kemal Paşa bir gün iyice kendi kendini gaza getirir ve bütün gezdiği ulusun tek gitmediği yeri olan Kastamonu’ya gitmeye karar verir. Bakın şimdi burası önemli. Hiçbir şey olmasa bile kesin bir şey oldu gibi önemli hemi de. Kastamonu’da halkın karşısına başı çıplak çıkar. Çünkü halk onu ilk defa görecektir. Bu da bunun fırsatından yararlanacaktır. Öncelikle onu gören fesli, sarıklı, kalpaklı erkekler saygıdan bunları çıkarırlar. Sonradan elinde bir Panama Şapka ile görüntülenecektir ki bu şapka da sahiden acayip afilli. Şimdi bunu takıp gezmek de yürek ister, millet insanlar ne der nasıl bakar diye giyemiyor da. Her neyse.
    => 28 Kasım 1925 – Şapka Devrimi

    Gelecek dönem bir aile toplantısı yapılır. Latife Hanım ve ailesi ile Mustafa Kemal arasında geçer bu toplantı ve dünürü Muammer Bey ile kafa kafaya vererek Cumhuriyetin ilk bankasını kurmak üzere anlaşırlar. Bu banka İş Bankası’dır.
    => 26 Ağustos 1924 – İş Bankası Kuruldu.

    Geliyoruz suikastların tabiri caizse piri olmuş Mustafa Kemal Paşa’ya. İttihat ve Terakki zamanında Selanik’te Halil Paşa’ya öldürtülmek istendi, olmadı. İki kere Ethem Bey tarafından öldürülmek istendi, olmadı. Direksiyon’daki odasında, yatağında, Taşhan önünde, olmadı, olmadı, olmadı… İngilizlerin casusu Mustafa Sagir denedi olmadı. Samsun’a çıktığında bir İngiliz oyuna bir Kürt tarafından öldürülüp ülke iyice karıştırılmak istendi gene olmadı. Yani bir nevi şükürler olsun ki ölmüyordu ama suikastlar da bir türlü bitmiyordu. Bu kervana son olarak ve en çetrefilli ve sistemli olarak Ziya Hurşit katılmıştı. Onun planı olsun anlatımı olsun kitabın 130 sayfası bu suikasta ayrılarak ne kadar mühim bir olay olduğunu anlatıyordu. Bir tarih kitabında sadece 1 konu için 130 sayfa ayırmak ne demek az çok tarihçiler bilir. Ayrıca geçen de bahsettiğim TRT’de oynanan Kurtuluş dizisini hatırlarsınız, burada Ziya Hurşit’i hepimizin ekranlarda Testere Necmi olarak bildiği geçen aylarda vefat eden rahmetli Tarık Ünlüoğlu canlandırmıştır. Ayrıca 5-6 sayfalık bir ara sonrası gene bu İstiklal Mahkemeleri üzerinden devam eden konuya 83 sayfa daha ayrılmış, bu idamlar konuşulmuş ve bu konuya ne kadar önem verildiği de 200 sayfanın üstünde bir yazıyla kanıtlanmıştır.
    => 14 Temmuz 1926 – Ziya Hurşit Asıldı.

    Sonra konu İstanbul’a dönüşe geliyor. Vatan kurtarılmış, yeni bir Cumhuriyet kurulmuş, savaşlar ve görüşmeler yapılmış derken 1919 sonrası takvimler 1 Temmuz 1927 yılını gösterdiğinde 8 yıl aradan sonra Gazi tekrar İstanbul’a dönecektir. Dolmabahçe Sarayı’nı kendisine alacak ve Riyaset-i Cumhur Makamı olarak kullanacaktır. Ayrıca burada hepimizin -en cahiliniz benim bile- adını duyduğu NUTUK kitabını kafasında oluşturacaktır. 1919-1927 arası yaşadıklarının özeti olarak bilinen o mükemmel konuşmayı yapacaktır ileride mecliste de. Ayrıca ine buradan içerik verirsek 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde yaptığı bu konuşma ile Kültür Bakanlığı tarafından 900 sayfalık bir metinin oluşturulmasına yardımcı olmuştur. Halen tam metin baskısını bulamamış olmanın verdiği üzüntü içerisindeyim. Bulamıyorum.
    => 1 Temmuz 1927 – Mustafa Kemal Atatürk’ün İstanbul’a Dönüşü

    Şimdi gelelim kitabımızın sonuna. En son bölümün adı Havuzdaki Çıplak Kadınlar. Bunu yazarın niye anlattığını bir türlü anlamıyorum. Sürekli olarak Paşa’nın kadınlarla al birini vur ötekine gibi bir yaşantısı varmış gibi anlatıp durmasını hoş karşılamadığım gibi açıkçası böyle bir şeye de inanmıyorum. Benim güzel Fikriye’m ve Latife Hanım dışında bir kadınla ilişkisi olduğuna da inanmıyorum zaten.
    Paşanın dinlediği sanatçıları da merak eden bir kardeşimiz vardı onu da es geçmek istemiyorum. Denizkızı Eftalya, Safiye Ayla, Nubar Tekyay, Selahattin Pınar ve Hafız Yaşar.
    Böylelikle serinin artık son kitabına geçeceğiz. Nasipse onu da bitirip bu yıl ki okumama her an son verebilirim. Malum final haftalarına giriyoruz, girdik, gireceğiz derken biraz ayrılık vakti. Hepimize bol keyifli okumalar diliyorum, esen kalın efendim..
  • 655 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Merhaba dostlar. Bu kitabımızda Konya’da devam eden balayı tatilimize devam ediyoruz öncelikle. Tabii bu nasıl balayı diyeceksiniz, çünkü hep bir soruna odaklanma var. Sanırım öncelikle bahsetmemiz gereken konu da bu. Kılık kıyafet yönetmeliği. Bu yönetmeliğin sadece göstermelik olduğunu ve her şeyi değiştirdik bunu da değiştirelim anlayışı güttüğünü hangi yazar söylerse söylersin, gerekirse Mustafa Kemal Paşa gelsin (keşke) onunla bile tartışırım. Bazı şeyler vardır asla değişmez, hele ki her yazar bu konuda gerçek düşünceyi değil de salt kendi düşüncesini bir başkasının düşüncesi gibi kabul ettirmeye çalışırsa benim fikrim artık yanlış olsa bile kendi fikrimi tutturmaya devam ederim. Bu kılık kıyafet kanunuymuş, şapka kanunuymuş hani bunlar artık bana çok şart da ondan yapılmış gibi değil de her şeyi değiştirdik bu da değişsin inancıyla yapılmış geliyor. Sözün özü bu konuda fikrim değişmeyecek, madem özgür bir ülke herkes istediğini giyer. Ben papyon takıyorum öyle rahatım, bir arkadaş kravatsız dolaşmaz, başka bir arkadaş sarık takar, birine de tişört dışında hiçbir şeyi parasıyla giydiremezsiniz. Bunlar asla değişmez ve hepimiz özgürüz, birbirimize de saygı duyuyoruz. Teşekkürler.

    Ardından meclisin gerçekten karışacağı bir olay olur. Mustafa Kemal’e karşı en sert muhalefeti ortaya koyan Trabzon Mebusu Ali Şükrü, 27 Mart 1923’te ortadan kaybolur. Bir türlü de hükumet bu adamı bulamaz. İş ya mecliste de Mustafa Kemal düşmanlığı çoktur. Paşanın üzerine yıkılmak istenir bu durum. Üstelik kendisine karşı gerçek manada bir muhalefet arayan Mustafa Kemal’in de Ali Şükrü Bey’i desteklediği, birbirleriyle danışıklı dövüşerek bir nevi daha ateşli bir ortam yaratmak istedikleri de bilinmektedir. Hal böyle olunca iş ta paşaya kadar varacaktır. Cinayeti işleyenin ise Atatürk’ün en yakın adamı ve koruması olan Topal Osman olması şüpheleri daha çok arttırsa da hem hakkında yazılan ve Giresun’da bir baskında öldürüldüğüne ilişkin yazıların hava cıva olduğunu hem de Atatürk’e yaranmak adına birileri tarafından bu iş için kullanıldığını gösteriyordu. Bu da hiç hoş olmadı haliyle. Burada işin gerçek ama kimilerine göre dalga da geçilecek bir boyutu var ki, fazla sevgi insanı mutlaka hataya sürükler, ölüme bile götürür. Bunu anlıyoruz. Topal Osman’ın Mustafa Kemal’e sevgisi bir oğulun babasına sevgisi gibidir.

    İkinci ve asıl Lozan görüşmeleri sonrasında şöyle bir durum ortaya çıkar. Mustafa Kemal Paşa’nın inatla İsmet Paşa üzerinde diretmesi ve Paşanın etrafını sürekli dalkavukların sarması, paşanın da daha önceden yaptığı gibi yanında lider vasıflı insanlar yerine ikinci üçüncü kalite insanları istemesi ve mutlak hakimiyet düşüncesiyle beraber ona gerçek birer dost olmuş kişiler yavaş yavaş yanından uzaklaşıyor, Mustafa Kemal’in etrafını iyice dalkavuklar sarıyordu. Bu duruma en çok yakınanların başında o dönemin başbakanı Hüseyin Rauf geliyordu. Zaten bu duruma daha fazla dayanamayıp 4 Ağustos 1923 günü başbakanlıktan çekilecekti. Onunla aynı düşünceye sahip diğer kodamanlar ise Ali Fuat Paşa ve Kazım Karabekir Paşa idi. Sonra bunlara Rauf Orbay katılacaktı.

    Bunun dışında Lozan sonrası İngilizlerin gitmesiyle antlaşmadan (24 Temmuz 1923) birkaç ay sonra 6 Ekim 1923’te İstanbul yeniden Türklerin oluyordu. Hemen bunun ardından çok daha güzel bir şey olacak. Bir ülke düşünelim. Son 250 yılını savaşarak geçirmiş ve tabiri caizse bu savaşlarda kaşıkla aldığı yerleri bir sonraki savaşta kepçe ile dağıtmış. En son küçüle küçüle bir Anadolu kalmış elinde. Sonra bu Anadolu’dan bir kişi çıkmış ve yaptıklarını da seven sevmeyen herkes görmüş. Bu adam en son demiş ki, şimdi öyle bir şey yapmalıyım ki, ülke bugünkü durumunda kararsız bir biçimin bunalımıyla karşı karşıya kalmasın. Bunu düşünerek ve dost düşman her meclis üyesiyle konuşarak bir kararı ilan etmiş ve şöyle söylemiş: Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz! 29 Ekim 1923’te de söylediğini yapmış bu büyük adam Mustafa Kemal’den başkası değildir. Haydi bir de benden size güzellik bak bunu herkes yazmaz. O gün bu konuşmadan sonra Yunanlılardan ganimet olarak ele geçirdiği Ford T modeli arabayı da sizlerle paylaşacağım. 1923 model. Altta bir de 1920 modelini paylaşıyorum. Çünkü emin olamadım ama 1920 model olan daha afilli gibi.

    https://i.hizliresim.com/lQVZqQ.jpg

    https://i.hizliresim.com/p5Ln5o.jpg

    => Fazladan bir bilgi olarak ilk Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk’ün oyların tamamını alarak meclisten seçildiğini belirtmek isterim. Toplam 158 oy yapar ki bu da o gün şartlarında mecliste 158 kişinin olduğunu gösterir.

    => 3 Mart 1924 – Tevhidi Tedrisat Kanunu ile medreseler tarihe karıştı. Eğitim birliği kabul edildi.

    => 3 Mart 1924 – Halifelik kaldırıldı.

    => 3 Mart 1924 – Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Böylelikle her önüne gelen hoca olduğunu iddia edemeyip bu iş bir merkeze bağlandı ki böylesi daha iyi oldu. Bu konuda çok yakınlarımdan da büyüklerimin yakın zamana kadar muhalefeti. Şu son olaylar ve Fetöşçülerin ortaya çıkmasıyla onları da yola getirmiş olduk.

    Şöyle bir son söz olarak konuşacak olursak, düşünüyorum da ya gerçekten hasta oldum ya da çok fazla yalnız kalıyorum. 650 sayfanın başka bir açıklamasını bulamıyorum çünkü. Hele bir de Tarih kitabı olunca onun bitmezliği ayrıdır. Kendimden şüphelenmeye başlıyorum bazen. Şaka bir yana şöyle bir ciddiyetle baktığımızda çok dolu bir kitap olduğunu söyleyemeyeceğim. Hani güzel bilgiler var ama 650 sayfanın 250 sayfasını doldurur. Kalan 400 sayfa bildiğiniz dedikodu gibi anlatılıyor yani. Bunu sevmedim ama mecbur seriyi bitireceğim bir şekilde. Hesaplarıma göre bir engel çıkmazsa haftaya Perşembe ya da Cuma bu seri de bitmiş olacak. Bana ne kattığına bakıyorum. Zaten anlamsızlıklar dünyasında kaldık iyice, bari kitaplarımız buna bir anlam kazandırsın, bize bir şeyler katsın gözüyle bakıyorum. Keyifli okumalar iyi akşamlar diliyorum..
  • 631 syf.
    ·Puan vermedi
    Atatürk, 1881 yılında ahşap bir evde doğmuştur.Annesi Zübeyde Hanım,babası ise öce gümrük muhafaza memurluğu sonra kerestecilik yapan Ali Rıza Efendidir.Naciye isimli bir kız kardeşi vardır fakat Naciye çocukken vefat etmiştir.Babası da 1887 yılında vefat etmiştir.



    Atatürk ilk eğitimine mahalle mektebinde başlamış daha sonra Şemsi Efendi okuluna geçmiştir.Bu okulda hocadan dayak yemesinden dolayı kaçmıştır.Bir müddet dayısını çiftliğinde çalışmış sonra halasının desteğiyle okula yeniden başlamıştır.Zübeyde Hanım’ın gitmesini hiç istemediği halde kendi çabasıyla askeri okula yazılmıştır.Lise hayatında çok başarılı olmuştur ve “Kemal” adını burada almıştır.Manastır Askeri İdadisinden sonra İstanbul’a gitmek istediği halde bir subayın tavsiyesiyle Manastır Pangaltı Harp Okuluna gitmeyi tercih etmiştir.



    Atatürk’ün Harp Okulunda başından birçok olay geçmiştir.Komutanlarının onun hakkındaki iyi kanaatleri sayesinde ordudan atılmaktan birçok kez kurtulmuştur.Okulda gizlice yasak dergiler çıkarmış ve bazı arkadaşlarınca jurnal edilmiştir.Nihayetinde 1904 yılında Harp Akademisinide bitirerek kurmay yüzbaşı diplamasıyla göreve başlamıştır.

    En büyük isteği Selanik’I tekrar görebilmekti ve umutluydu fakat Şam’a tayin edilmişti.Bu birlik halkı soymakla görevli bir süvari birliğiydi ama Atatürk bu soygunların hiçbirinden kendine pay almamıştır ve bu hırsızlığa karşı koymaya calışmıştır.Daha da kötüsü bu durum heryerde bu şekildydi.



    Vatanperver duyduları ağır basan Atatürk ,okuduğu kitaplarla İttihat veTerakki Cemiyetine yaklaşarak gelecekte vereceği büyük savaş için kendini yetiştirmeye başlamıştır.Şeriat kanunlarını isteyen ,bu yolda kan döken isyancıları bastırmada Hareket Ordusu’nda görev almış ve başarılı da olmuştur.



    Çıkan isyanların bastırılmasından sonra Enver Paşa’nın yüzünden sürüklendiğimiz 1.Dünya Harbinde birçok cephede düşmanla çarpıştı.Balkan Savaşında,Çanakkale’deki birçok direnişte komutanlık yaptı.Trablusgarp cephesine gönderildi ama devletin acizliği nedeniyle bu toprakları bırakıp geri döndü. Veliaht Vahdettin’e Almanya seyehatinde yaverlik yaptı ve geleceğin padişahından bazı imtiyazlar alarak vatanın selamete ulaşmasında önemli adımlar atmak için çaba harcadı.



    Kuvettli ama kabiliyetsiz müttefikimiz Almanya’nın aldığı yenilgilerden dolayı bizde savaşı kaybetmiş sayılıyorduk.İmzalanan Mondros ve Sevr mütarekeleriyle vatan düşmanın acımasız ellerine bırakıldı.Silahımızı yetmedi istedikleri topraklarımızı aldılar.Büyük Türk ,bu yenilgiyi İstanbul’dakiler gibi kabullenip elini kolunu bağlayarak beklememekte kararlı idi.

    Yunan gavurun 16 Mayısta İzmir’e çıkmasıyla Atatürk’de 19 Mayısta Samsun’a çıktı.Amacı direniş için gerekli kuvvetleri toplamaktı ama satılmış İstanbul Hukümeti ,İngilizlerin talimatıyla Atatürk’ü görevden aldı.Bunun üzerine o da orduan istifa etti.Doğuda Kazım Karabekir Paşa’nın desteğiyle harekete geçti.Birçok ilde toplantılar düzenledi.Milleti uyandırdı ve gerekenleri yapmaya başladı.
    Düzenli orduya geçmiştik ama ordu başına geçirilecek komutanlar ve askerler binbir zorluklarla toplanabildi.Tüm zorluklara ,yokluklara hatta duyulan güvensizliğe rağmen düşman Akdeniz’e döküldü.Düşman dökülmüştü ama şimdi çok daha zor olan savaş başlamıştı.İnkilaplar dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti…



    İlk iş olarak saltanat kaldırıldı. Gericilerin hatta, Atatürk’ün ilk destekleyicisi Kazım Karabekir’in tüm uğraşlarına rağmen halifelik kaldırıldı. Ayrıca hilafetin kaldırılmasına zorluk çıkaran kesimler, yani yobazlar yapılan tüm yeniliklerde yine köstek olmuşlardır. Ama Atatürk’ün azmi ve kararlılığı karşısında dayanamamışlardır. Ankara’nın başkent yapılmasını, şapka kanunu, Latin harflerinin kabulünü, Tevhid-I Tedrisat Kanununu, Medeni Kanunun kabulünü, kadılnlara verilen eşitlik hakkını ve soyadı kanununu zor da olsa halka benimsetmiştir. Başkenti Ankara yapmıştır ve Ankara’nın yenileştirilmesinde çok çaba harcamıştır. Hükümette çok partili sisteme geçiş için denemeler yapmıştır. Ama alınan sonuçlar zamanın daha erken olduğunu göstermiştir. Herkese soyadı verilmesine önayak olmuştur. Ülkenin her yerinde eğitim seferberliği başlatmıştır. Bu devrimleri hayatı pahasına yapmıştır. İzmir’de yapılan süikast girişimi de bunun en iyi göstergesidir.


    Atatürk yapacağı işleri, vediği davetlerde anlatırdı. Bu davetleri sabaha kadar sürerdi, ancak o çok kısa bir uykunun ardından yapacağı işleri düşünürdü. Davet masasından sohbet ve onu hazin sona götürecek rakısı hiç eksik olmazdı. Fakat içmesini bilirdi, hiçbir zaman şuurunu kaybedecek şekilde içmemiştir. Diğer hobileri; bilardo oynamak, köpeği Fox, Florya’da yüzmek, alaturka musiki dinlemek, dostlarıyla sohbet etmek ve Savarona yatıyla gezmekti. Ayrıca giyimde, evinin döşenmesinde ve temizlik konusunda çok titizdi. En büyük dertleri ise; Hatay sorunu, dil sorunu ve eğitim konuları idi. Türk kadınına verdiği değer çok büyüktü. O, her zaman Türk milleti ve Türkiye için çalıştı. Son zamanlarında bazı kişler İsmet Paşa ile arasını açmıştı. Ama O, her zaman İsmet İnönü’yü çok sevmiş ve güvenmiştir.

    Atatürk’ün şaşılacak bir hafızası vardı. Fakat son zamanlarda hafızası iyice zayıflamıştı ve asabileşmeye başlamıştı. Bunun sebebi ise, hastalıktan başka birşey değildi. Karaciğerlerinde su toplanıyordu. Hastalığında gezmek için alınan Savarona yatında dinlenmekte idi. Fakat bir sabah çok ağırlaşmıştı ve son olarak “Saat kaç?” diyerek ebedi uykuya çekilmiştir. Saat dokuzu beş geçiyor ve Türk milletinin gözlerinde yaşlar dinmiyordu.