Türkiye işçi sınıfı ve devrimcileri 12 Eylül 1980 gününe, onlara o zamana dek tarihlerinde gördükleri en karanlık dönemi yaşatacak kanlı bir darbeyle uyanmışlardı. Kenan Evren başkanlığındaki faşist cunta o gün yönetime el koyarak sıkıyönetim ilan etmiş, parlamento feshedilip anayasa rafa kaldırılmış, tüm siyasi partiler kapatılıp yöneticileri gözaltına alınmıştı. Bunlar kuşkusuz ilk etapta yapılanlardı. Asıl hedef, sosyalist hareketi ve işçi hareketini silindir gibi ezip geçmekti ve cunta derhal bu hedefe odaklanacaktı. Hedef büyüktü, balyoz da öyle!
12 Eylül darbesi, devrimci tehdit altındaki düzeni yıkılmaktan korumak ve tıkanan ekonominin önünü açmak üzere mali sermayenin ihtiyaç duyduğu yapısal dönüşümleri yerine getirmek için gerçekleştirilmiş bir faşist darbeydi. Bu darbeyi önceleyen birkaç yıllık dönemde Türkiye sosyalist hareketi ve işçi hareketi o güne dek görülen en örgütlü ve en kitlesel gücüne ulaşmış, yükselen mücadele keskinleşen bir devrimci durum düzeyine sıçramıştı. Sermaye düzeni için ciddi bir tehdit doğuran bu durumun yanı sıra Türkiye kapitalizminin geldiği aşamada karşı karşıya olduğu ekonomik ve siyasi tıkanıklık da burjuvaziyi bu büyük krizi olağan yöntemlerle aşamaz hale getirmişti. Nihayetinde egemen sınıf bu engellerin üstesinden gelmenin çaresini orduyu göreve çağırmakta bulmuştu. Yönetimin faşist cuntanın eline geçmesi, parlamenter sistemin, anayasanın ve yasaların rafa kaldırılması, burjuvazinin siyaseten mülksüzleşmesi anlamına geliyordu ama ekonomik olarak da mülksüzleşmemek için bu kaçınılmaz bir tavizdi onun için.
12 Eylül faşizmi toplumu üç yıl boyunca korkunç bir karabasanın içine soktu. Ancak bu karabasandan çıkış da öyle güllük gülistanlık günlere uyanarak olmadı. Faşizm, yerini, 1983’te yapılan seçimlerle iktidara gelen Özal’ın