Bazen bir kuyuya benziyor hayat; kör, pis, zehirli bir kuyuya. Boğuluyorum, ölüme koşacak mecalim kalmıyor, kimseyi görmüyor gözüm. Sevdiklerim yabancılaşıyor. Kitaplar tuğla oluveriyor birden. Dostlarımın sesini tanımıyorum. Varlığım bir tele asılıyor. Bir kâbus bu, bir hastalık.
Hayatım bir trajedidir. Birinci perde evleninceye kadar geçen zaman: yıldızsız, allahsız, cıvıltısız, katran gibi bir gece. Vıcık vıcık ıstırap. Birkaç şehri fethe yeten bir enerji yeldeğirmenlerine saldırmakla harcanır. İkinci perde izdivaçla başlar. Daha büyük, daha derin, daha uzun acılar. Fakat vâhaları olan bir çöl bu ve göğü yıldızlarla dolu: çocuklarım, kitaplarım…
Ben heyecandım, ‘spontanéité’ idim, şiirdim, bohemdim. Karım, sakin bir yaz akşamı, fırtınasız bir liman… Kasırgadan kaçmak isteyen bir geminin güvenle sığınacağı bir liman…