Halk arasında, "Allah insanı en çok sevdiği şeyle, en hassas olduğu konuda imtihan eder." derler. Yusuf Kıssası'nda Hz. Yakub'un Yusuf ve Bünyamin'le imtihan edildiğini görüyoruz. Bunun bir benzerini Hz. İbrahim'in Hz. İsmail'i kurban etmekle karşı karşıya kalışında görürüz. Bu iki örnek üzerinden şu sonuca varabiliriz: Allahu Teala sevdiklerinin kalbinde kendisine nazîr bir sevgi istemiyor.
Atalarımız kasıtlı olarak küfür içinde olanlara değil ama imanlı olup nefsine uyarak hata edenlere hiçbir zaman "Sen kötüsün." dememiş, "Şeytana uydun." demişlerdir. Oysa Kur'an'da defalarca geçer. Şeytan diyor ki: "Benim size karşı bir gücüm yok. Ben ancak davet ederim. İnsanlar da bana uyar. Benim insanlar üzerinde bir otoritem yoktur." Kişi kendini kötü biri olarak tanımlamasın diye, kötülüğü ona hiç yakıştırmamış ve böyle bir ifade kullanmışlar. Bunu ifade eden çok güzel atasözleri vardır: "Yakıştırma yapışır." denir. "Bir insana kırk gün deli dersen deli olur." denir. Hz. Yakub da iyi birine "Kötüsün." demiyor. O zaten yapılmaz. Burada kötü birine "Sen kötüsün." dememek için onun adına mazeret hazırlıyor. Onun aklına bir mazeret getiriyor ki hata eden kişi yaptığı işi "Ben kötüyüm." diyerek yapmasın; kötülüğü içselleştirmesin. Bu muhteşem bir şey.
Victor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı kitabında toplama kamplarındaki hatıralarını anlatırken fark ettiği bir gerçekten bahseder ve o sayede hayatta kaldığını söyler. Nedir o gerçek?
"Benim iç dünyama hükmedemezler."
Burada çok önemli bir hususu daha hatırlatalım: İnsan günah işlerse dinden çıkmaz, günahı günah olarak görmezse dinden çıkar. Günahkâr olmak değil bile bile günahını müdafaa etmek insanı dinden çıkmaya götürür. Günah işleyen her mümine düşen arkasından tövbe etmek, Kur'an'ın ifadesiyle o günahı telafi edecek bir iyilik yapmaktır. İmam Gazali günahın arkasından mutlaka sadaka verilmesi gerektiğini söylerken buna işaret eder.