Peygamberi kendinden de çok sevmedikçe imanın kalbe tam yerleşmemesi işte bu yüzdendir. "Sizden biriniz beni annesinden, babasından, çoluk çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.”
Başımıza gelen terslik ve zorluklar, bazen bizim tercihlerimizin sonucu olabileceği gibi bazen de bizim dışımızda gelişen olaylar sebebiyledir. Böyle bir olayla karşılaştığımızda akla gelmesi gereken ilk ihtimal bizim bunu hak edecek bir yanlış yapmış olmamızdır. Bu durumda tövbe eder, hatalarımızı telafi ve kendimizi ıslah etmeye bakarız. İkinci ihtimal olarak başımıza gelen üzücü olayları not yükseltme sözlüsü olarak görebiliriz. İyi bir öğrenci zekidir, kapasitelidir ama nedense bir dersten düşük not almıştır. Hoca bu öğrenciyi beğendiği için düşük not almasına razı olmaz ve onu sözlü yapar. Öğrenci sözlüyü bir lütuf olarak görüp var gücüyle çalışmalı mı yoksa "Nereden çıktı şimdi bu sözlü? Hoca bana taktı." deyip moralini mi bozmalı? Bunun gibi Allahu Teala da kuluna bakar; iyi bir insan, fena değil ama amelleri az. Kişiliğindeki güzelliğin hak ettiği mevkiye gelecek ameli yeterli değil. Rabbimiz âdeta, "Ben buna cennette derecesini yükseltmek için azıcık hastalık, azıcık imtihan, azıcık eziyet, azıcık bir dert vereyim." der. Kul imtihanı isyanla, sabırsızlıkla, söylenerek karşılarsa daha kötü bir duruma düşer.
Hz. Musa Mısır'da Firavun'un sarayında büyüdü, o sırada bir cinayete karıştı. Bunu da unutmayalım bazen bir genç bir suç işlediği zaman ebeveyni ondan hemen ümidi kesip, "Bu artık sabıkalı, artık iflah olmaz, adam olmaz." diyerek suçu evladına bir etiket olarak yapıştırabiliyor. "Genç de ben zaten hırsızım/katilim." diyerek iyice kötülüğe batar. Çocuğunuz on sekiz-yirmi yaşlarında istemeden de olsa bir suça karışsaydı ne hissederdiniz? Hz. Musa gençlik döneminde bir cinayete karışmasına rağmen sonra peygamber oluyor. Çok değer verdiğim Hz. Musa kıssasının bu bölümü bize kimseden ümit kesilmeyeceğini öğretir.