Tanıdıkları, eski Deborah, herkesin dediği gibi, gerçekten hastaydı belki de. Güvensiz, perişan bir haldeydi belki, ama onların çocuğuydu o –güvensizse, korunup yönlendirilecekti; perişansa, neşelendirilip özenle bakılacaktı. En azından tanıdıkları bir insandı o Deborah. Oysa doktorun şu anda tanımladığı kişi, hiç tanımadıkları biriydi.
Herkesinki gibi bir çocuğa sahip olmayı istemek yanlış bir şey mi?” diye sordu Jacob. “Yani… yani bir çaresi var mı gerçekten, yoksa burada kalıp sakinleştirilmesi, teselli edilmesi mi gerekecek… hep?” Sözlerinin ne denli soğuk olduğunu kendisi de sezmişti. “Mesele sevgi değil –hasta olsun, iyi olsun– yalnızca, bir şeyler beklemek hatta umut etmek zorundayız. Neyi umut edebileceğimizi söyleyebilir misiniz bize?”
“Eğer bir üniversite diploması, bir kutu dolusu dans davetiyesi, ezilmiş güller ve iyi bir aileden gelen eli yüzü düzgün bir delikanlı umut etmek istiyorsanız– bilemem. Birçok anne ve babanın umut ettiği şeyler bunlardır. Bir gün Deborah bunlara sahip olacak mı, hatta bunları isteyecek mi, bilmiyorum.
“ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim. Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. Ve sağlıklı olmak, gücünün yettiği kadarıyla, bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. Ben yalan şeyler vadetmem hiç. Kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır… üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur!”