• "Ho!" dedi adam, önce şaşkınlıkla, sonra merakla bakarak. Çünkü gördüğü, bir kar fırtınasında yürüyen, biri morarmış dudaklı ve paçavra kürkler içinde titreyen, öbürü çırılçıplak iki adamdı. "Hey, ho!" dedi yine. Uzun, kemikli yapılı, yaylı, sakallı, koyu gözlerinde vahşi bir bakış olan bir adamdı. "Hey siz!" dedi Olgyio lehçesinde, "soğuktan donacaksınız!" "Yüzmek zorunda kaldık — gemimiz battı," diye uydurdu Yahan. "Ateşi olan bir eviniz var mı, pelliun avcısı?" "Güneyden mi geliyorsunuz?" Adamın canı sıkılmışa benziyordu, Yahan belirsiz bir hareketle yanıt verdi; "Doğudan geliyoruz. Pelliun kürkü almak için geldik ama bütün mallarımız battı." "Hıh, hıh," dedi vahşi adam, canı hâlâ sıkkındı ama içinden korkularını yenmişe benziyordu. "Gelin; ateş ve yiyeceğim var," dedi ve dönerek ince ince, rüzgârla yağan karın içine daldı. Rocannon ile Yahan adamı izlediler, biraz sonra ormanlı bayır ile boğaz arasında yüksekte bir yere kurulmuş olan kulübesine geldiler. Kulübenin içi de dışı da Angien'in orman ve tepelerinde kurulu herhangi bir kış kulübesi gibiydi; Yahan gerçekten rahatlayarak, evindeymiş gibi iç çekerek ateşin önüne oturdu. Bu, evsahiplerini dürüst olmayan herhangi bir açıklamadan daha çok rahatlattı. "Ateşi güçlendir, delikanlı," dedi ve Rocannon'a sarınabileceği, evde dokunmuş bir pelerin verdi. Kendi pelerinini atarak ısınması için küllerin arasına kil bir tas içinde yahni koydu ve dostane bir şekilde yanlarına oturdu, gözlerini bir birine bir ötekine çeviriyordu. "Kar yağar her yıl bu zaman, yakında daha çok yağar. Bir sürü yer var size; kışın burada biz üç kişi. Öbürleri gelir bu gece veya yarın veya yakında; bu fırtınayı avlandıkları bayırda geçirirler. Pelliun avcılarıyız biz, sen de düdüklerimden anladın, değil mi, delikanlı?" Belinden sarkan ağır, tahta borulara dokunarak sırıttı. Vahşi, sert, aptal bir görünüşü vardı ama misafirperverliğine diyecek yoktu. Konuklarına et yahnilerini verdi, hava kararınca da dinlenmelerini söyledi. Rocannon zaman yitirmedi. Yatak oyuğu olan yerde, kokan kürklere sarınarak bebek gibi uyudu. Sabahleyin kar hâlâ yağıyordu, yer bembeyaz ve dümdüz olmuştu. Evsahiplerinin arkadaşları henüz gelmemişlerdi. "Geceyi Spine'da, Timash köyünde geçirmişlerdir. Yol açılınca gelirler." "Spine — denizin oradaki kolu mu o?" "Hayır, o boğaz — çevresinde hiç köy yok! Spine bayır, üstümüzdeki tepeler. Neyse, siz nerelisiniz? Sen daha çok bizim gibi konuşuyorsun, ama amcan öyle değil." Yahan, uyurken bir de yeğen kazanmış olan Rocannon'a özür diler gibi baktı. "Ha, o Geriülkeden geliyor; onlar farklı konuşurlar. O suya biz de boğaz deriz. Keşke bize boğazı geçirebilecek gemisi olan birini tanısaydım." "Güneye mi gitmek istiyorsunuz?" "Eh, bütün mallarımız gittiğine göre burada dilenciden bir farkımız yok. Eve dönmeye çalışsak iyi olacak." "Aşağıda kıyıda bir gemi var, buradan uzakta. Hava düzelince bakarız. Sana söyleyeyim, delikanlı, sen öyle sakin sakin güneye gitmekten söz edince kanım donuyor. Boğazla büyük dağlar arasında oturan kimse yoktur, ben hiç duymadım. Tabii Ağzaalınmazlar dışında. Bunlar da eski öyküler, hatta dağlar olduğunu bile kim söyleyebilir? Ben boğazın öbür yanına geçmiştim — bunu söyleyebilecek fazla insan yoktur. Oraya kendim gittim, avlanmaya, tepelere. Orada çok pelliun var, suyun kenarında. Ama köy yok. İnsan yok. Hiç. Geceyi orada geçirmek de istemezdim." "Biz sadece doğuya gitmek için güney kıyısını takip edeceğiz," dedi Yahan kayıtsızca, ama aklı karışmış gibi bir bakışla; sorulan her sorudan sonra daha çok şey uydurmak zorunda kalıyordu. Ama yalan söylemesi gerektiği konusundaki içgüdüsü doğru çıkmıştı. "En azından kuzeyden gelmemişsiniz!" dedi evsahipleri, Piai; gezinip duruyor, bir yandan konuşurken bir yandan uzun, ince ağızlı bıçağını bileytaşında biliyordu. "Boğazın öbür yanında kimse yok, denizin öbür yanında da sadece Sarıkafalara kölelik eden adiler var. Sizin insanlarınız onları bilmezler mi? Denizin öbür yanında kuzey ülkesinde sarı kafalı bir ırk var. Gerçekten. Ağaçlar kadar uzun evlerde yaşadıkları, gümüş kılıçları olduğu, uçanatların kanatları arasında uçtukları söylenir! Ancak gördüğüm zaman inanırım. Uçanat kürkü kıyıda iyi para getiriyor, ama hayvanlar avlanamayacak kadar tehlikeliler, nerede kaldı evcilleştirip binmek. Her anlatılan öyküye inanamıyorsun. Pelliun kürkünden iyi para kazanıyorum. Hayvanları geri çağırabilirim şimdi. Dinle!" Düdüklerini kıllı dudaklarına götürüp çaldı, önce çok belirsiz, yarı duyulan bir ses, sonra duraksatıcı bir feryat, önce yükselen, sonra alçalan, nota nota değişen, en sonunda vahşi bir hayvan çığlığına dönüşen bir melodi. Rocannon'un sırtından aşağıya bir ürperti indi; bu melodiyi Hallan ormanlarında duymuştu. Avcı olarak eğitilmiş olan Yahan heyecanla sırıtıp avdaymış gibi bir çığlık attı ve ava nişan aldı, "Şarkı söyle! Söyle! Havaya kalkıyor!" Dışarıda artık rüzgârsız ve sakin kar yağmaya devam ederken Piai'yle ikisi öğleden sonranın geri kalan kısmını birbirlerine av öyküleri anlatarak geçirdiler. Sonraki gün güneş doğarken hava açıktı. Bir soğukyıl sabahı gibi güneşin al-ak parlaklığı karın beyazlattığı tepelerde kör ediciydi. Piai'nin iki arkadaşı ince tüylü, gri birkaç pelliun kürküyle geri döndü. Güneyli bütün Olgyiolar gibi kara kaşlı ve iriyarıydılar, Piai'den daha da vahşi görünüyorlardı ve tetikteydiler, yabancılarla yüz yüze gelmekten kaçınıyor, sadece yandan bakıyorlardı. "Benim halkıma köle diyorlar," dedi Yahan Rocannon'a, öbürleri bir dakikalığına kulübenin dışına çıktıklarında. "Ama ben bunlar gibi hayvan avlayan bir hayvan olmaktansa insanlara hizmet eden bir insan olmayı yeğlerim." Rocannon başını kaldırdı; Güneylilerden biri içeriye girerken Yahan sustu. Adam yan yan onlara bakıyor, konuşmuyordu. "Gidelim," diye mırıldandı Rocannon Olgyio dilinde, son iki günde bu dili oldukça iyi öğrenmişti. Keşke Piai'nin arkadaşları gelene dek beklemeseydik, diye düşündü; Yahan da huzursuzdu. Henüz içeri giren Piai ile konuştu: "Artık gidiyoruz — biz koyu geçene dek güzel hava devam eder herhalde. Bizi korumasaydınız bu iki gecenin soğuğuna dayanamazdık. Ayrıca pelliun şarkısının bu kadar güzel çalındığını daha önce hiç duymamıştım. Bütün avlarınız rastgelsin!" Fakat Piai hareketsiz durdu ve hiçbir şey söylemedi. Sonunda balgam çıkardı, ateşin üstüne tükürdü, gözlerini çevirdi ve homurdandı "Koyu mu? Siz gemiyle geçmek istemiyor muydunuz? Gemi var. Benim. Bir şekilde kullanabilirim. Sizi suyun öbür yanma geçireceğiz." "Böylece yürümekle kaybedeceğiniz altı günü kazanırsınız," diye ekledi yeni gelenlerden kısa olanı. "Altı gün kazanırsınız," diye yineledi Piai. "Gemiyle geçireceğiz sizi. Şimdi gidebiliriz." "Peki," diye yanıtladı Yahan Rocannon'a baktıktan sonra; yapabilecekleri bir şey yoktu. "O zaman gidelim," diye ters ters homurdandı Piai, yolluk almalarını önermedi, sonra da kulübeyi terk ettiler. Piai önden, arkadaşları arkadan gidiyorlardı. Rüzgâr keskin esiyordu, güneş parlaktı; gerçi korunaklı yerlerde kar hâlâ vardı ama yer düzgündü ve eriyen karlar parlıyordu. Sahili batıya doğru uzun bir süre izlediler, kayalarla sudaki sazların arasında bir kayığın durduğu küçük bir koya vardıklarında güneş batmıştı. Günbatımının kızıllığı suya ve batı göğüne vurmuştu; kızıl parıltının üzerinde küçük ay Heliki balmumu gibi, Fomalhaut'un uzaktaki eşi Büyükyıldız'ın kararan doğu yanı ise opal gibi parlıyordu. Parlak gökyüzünün altında, parlak suyun üstünde uzun, dağlık sahil belirsiz ve karanlık uzanıyordu. "İşte gemimiz," dedi Piai, durup yüzlerine bakarak, yüzü batıdan gelen ışıkla kızarmıştı. Öbür ikisi de gelip konuşmadan Rocannon'un yanında durdular. "Siz geri dönerken karanlık olacak," dedi Yahan. "Büyükyıldız parlıyor, aydınlık bir gece olacak. Şimdi, delikanlı, sizi götürmemizin karşılığını bize ödemeniz gerekiyor." "Ha," dedi Yahan. "Piai biliyor — bizim hiçbir şeyimiz yok. Bu pelerini de o vermişti," dedi Rocannon, rüzgârın nasıl estiğini anladığı için artık aksanının kendilerini ele vermesine aldırmıyordu. "Bizler yoksul avcılarız. Bedava hiçbir şey veremeyiz," dedi Karmik; onun Piai ve öbür adamdan daha yumuşak bir sesi ve daha ciddi bir görünüşü vardı. "Hiçbir şeyimiz yok," diye yineledi Rocannon. "Bizi götürmenizin karşılığında ödeyecek bir şeyimiz yok. Bizi burada bırakın." Yahan da aynı şeyi daha akıcı bir şekilde söyleyerek ona katıldığını belirtti, fakat Karmik sözlerini kesti: "Boğazında bir torba var, yabancı, içinde ne var?" "Ruhum," dedi Rocannon hemen. Hepsi ona baktı, Yahan bile. Fakat blöf yapamayacağı kadar kötü bir durumdaydı, sessizlik fazla sürmedi. Karmik elini ince ağızlı bıçağının üstüne koyup yakına geldi; Piai ve öbürü de aynı şeyi yaptılar. "Siz Zgama'nın kalesindeydiniz," dedi. "Timash köyünde bununla ilgili uzun bir öykü anlatılıyordu. Çıplak bir adamın ateşte nasıl yanmadığı, Zgama'yı beyaz bir sopayla nasıl yaktığı, boynundaki altın zincire takılı büyük bir mücevherle kaleden nasıl ayrıldığı. Büyüler, tılsımlar olduğunu söylüyorlardı. Bence onların hepsi aptal. Belki sana zarar veremeyiz. Ama buna-" Şimşek gibi atılarak Yahan'ı saçından yakaladı, başını arkaya büküp bıçağı boğazına dayadı. "Oğlum, birlikte olduğun bu yabancıya sizi ağırlamamızın bedelini ödemesi gerektiğini söyle, olur mu?" Hepsi hareketsiz duruyorlardı. Kızıllık suyun üstünde kayboldu, Büyükyıldız doğuda parlamaya başladı, soğuk rüzgâr eserek aşağıya, sahile indi. "Delikanlının canını yakmayacağız," diye homurdandı Piai, vahşi yüzünü çevirerek, kaşlarını çatmıştı. "Dediğim gibi yapacağız, boğazı geçireceğiz — yalnızca bedelini ödeyin. Altının olduğunu söylememiştin. Bütün altınını kaybettiğini söylemiştin. Benim çatımın altında uyudun. Onu bize ver, biz de sizi geçirelim." "Veririm — ama orada," dedi Rocannon boğazın öbür yanını işaret ederek. "Hayır," dedi Karmik. Adamın ellerinin arasında çaresiz kalmış olan Yahan bir kasını bile oynatmamıştı; Rocannon boğazındaki, bıçağın dayalı olduğu atardamarın attığını görebiliyordu. "Orada," diye ters bir suratla yineledi ve görürlerse korkarlar diye bastonunun ucunu onlara doğru çevirdi. "Öbür yana geçelim; size onu vereceğim. Size söylüyorum. Ama hele bir ona zarar verin, şimdi, burada ölürsünüz. Bunu da söylüyorum." "Karmik, o bir pedan," diye mırıldandı Piai. "Dediğini yap. İki gece benim çatımın altındaydılar. Bırak çocuğu. İstediğin şeyi vereceğine söz veriyor." Karmik kaşlarını çatarak önce ona, sonra Rocannon'a baktı ve sonunda, "O beyaz değneği at. Sonra sizi geçiririz," dedi. "Önce çocuğu bırak," dedi Rocannon, Karmik Yahan'ı bıraktığında da yüzüne gülüp değneğini havaya fırlattı, değnek yuvarlanarak suya düştü. Bıçaklarını çekmiş olan üç avcı Yahan'la Rocannon'u kayığa doğru götürdüler; suyun içinde güçlükle yürüyüp, üstüne mat kırmızı dalgacıklar vuran kaygan kayaların üstünden geçerek kayığa vardılar. Piai ve üçüncü adam kürekleri çekerken Karmik elinde bıçağıyla yolcuların arkasında oturuyordu. "Taşı ona verecek misin?" diye fısıldadı Yahan Ortak Dil'de, bu yarımadada oturan Olgyiolar Ortak Dil'i anlamıyorlardı. Rocannon evet anlamında başını salladı. Yahan'ın fısıltısı boğuktu, sesi titriyordu. "Siz atlayıp taşla beraber yüzün, Lordum. Güney kıyısına doğru. O gidince benim de gitmeme izin verirler- " "Kafanı keserler. Şşş.' "Büyü yapıyorlar, Karmik," diyordu üçüncü adam. "Kayığı batıracaklar-" "Siz kürek çekin aptal balık yumurtaları. Siz de uslu oturun, yoksa çocuğun boğazını keserim." Rocannon sabırla kürek çekilen tahtanın üstünde oturmaya devam ederek arka ve önlerindeki kıyılar geceye karışırken suyun renginin puslu bir griye dönmesini izliyordu. Bıçakları ona zarar veremezdi ama kendisi daha bir şey yapamadan Yahan'ı öldürebilirlerdi. Kendisi yüzebilirdi ama Yahan yüzemiyordu. Seçeneği yoktu. En azından, bedelini ödedikleri yolculuğu yapıyorlardı. Yavaş yavaş güney kıyısının loş tepeleri yükselip ortaya çıktı. Belirsiz gri gölgeler batıya düşüyordu, gri gökyüzünde birkaç yıldız belirdi; uzaktaki Büyükyıldız'ın parlaklığı artık küçülme devresine girmiş olan Heliki ayının ışıltısını bile geçiyordu. Dalgaların kıyıya vurunca çıkardıkları uğultuyu duyabiliyorlardı. "Artık kürek çekmeyin," diye emretti Karmik ve Rocannon'a döndü; "Şimdi o şeyi bana ver." "Biraz daha kıyıya yaklaşalım," dedi Rocannon soğuk bir sesle. "Buradan sonrasını halledebilirim, Lordum," diye mırıldandı Yahan sesi titreyerek. "Orada sazlar görüyorum..." Birkaç kürek daha çekildi ve sonra yine durdular. "Ben atlayınca sen de atla," dedi Rocannon Yahan'a, sonra yavaşça kalktı, kürek çekilen tahtanın üstünde ayağa kalktı. Uzun süredir giymekte olduğu giysisinin boyun kısmını açtı, aniden çekerek boynunun çevresindeki ipi koparttı, safirle zincirin içinde durduğu torbayı kayığın içine fırlattı, giysiyi tekrar kapattı ve aynı anda suya daldı. Birkaç dakika sonra Yahan'la sahildeki kayaların arasındaydılar, kayık gri yarım ışıkta, suda gittikçe küçülen siyahımsı bir lekeden ibaret kalmıştı. "Çürüsünler, içleri solucanlarla dolsun, kemikleri balçığa dönüşsün," dedi Yahan ve ağlamaya başladı. Çok korkmuştu ama özdenetimini bozan korkudan fazla bir şeydi. Bir Lord’un bir krallık değerindeki bir mücevheri bir orta-insanın yaşamı, kendi yaşamı için vermesi, bütün düzenin altüst olmasıydı, dayanılmaz bir sorumluluk yüküydü... "Yanlış oldu, Lordum!" diye bağırdı. "Tamamen yanlıştı!" "Yaşamını bir taş parçası karşılığında satın almak mı? Hadi, Yahan, kendine gel. Bir ateş bulamazsak donacaksın. Bak yukarıda çalılar var. Hadi, kalk!"
  • Kendisi İranlı bir müzisyen. "Keman" denince akla gelen ilk isimlerden ve "kemanı ağlatan adam" olarak bilinen bir isim. Kemanı öyle bir ağlatıyor ki, sözlü parçalardan daha duygulu eserler ortaya çıkıyor.

    https://www.youtube.com/watch?v=YuR-ukXgpZw

    "Fikrimin İnce Gülü"nü Farid Farjad'ın kemanından müzikal olarak dinlemek bambaşka bir duygu. Bütün sesleri kapat, gözlerini kapat ve dinlemeye başla. Piyanoyu, duygudan duyguya sokan kemanı damarlarında hisset. Bütün o duyguları damarlarında hisset. Müziğin lezzetini tat.

    https://www.youtube.com/watch?v=4TX7w2eCu4c

    "Ayrılık"ı Farid Farjad'ın kemanından dinlemek, yağmurlu günde yağmur damlacıklarının pencereye çarpması gibi bir şey. Yağmurun verdiği huzurun, müzikle birleşmesi gibi bir şey.

    https://www.youtube.com/watch?v=3jvXLKQfVPE

    "Kelebekler De Ağlar"ı Farid Farjad'ın kemanından dinlemek, gerçekleri müzikal bir şekilde dinlemek gibi. İçindeki klip fazla anlamlı, müzik fazla anlamlı. Ah o masum çocuklar!

    https://www.youtube.com/watch?v=rfdYMO-xHsY

    "Sarı Gelin"i Farid Farjad'ın kemanından dinlemek, buram buram Anadolu'yu dinlemek demektir. Sanırsınız Erzurum'dasınız ve o türkünün hikayesini yaşıyorsunuz.

    https://www.youtube.com/watch?v=GdSaXyaR138

    İstanbul'un ruhunu Farid Farjad'ın kemanından dinlemek, buram buram İstanbul'u damarlarında hissetmek gibi. Sanki uzaktan vapura el sallamak gibi, martılara simit atmak gibi, geçmişi yeniden yaşar gibi.

    Farid Farjad'ı dinlemek; geçmişle ve gelecekle bağlarını koparıp, anı yaşamak demektir. Gözlerini kapatırsın, müziğin duygusuna kaptırırsın kendini.
  • "Gelin bu sarı kumlara,
    Ve el ele verelim.
    Birbirinizi selamlayıp öpüşün ki,
    Vahşi dalgalar kessin sesini.
    Oraya buraya zarifçe atın adımınızı
    Ve tatlı periler söylesin şarkı nakaratını.
    Dinle,dinle!"
  • İşten çıktım
    Sokaktayım
    Elim yüzüm, üstüm başım gazete...

    Sokakta tank paleti
    Sokakta düdük sesi
    Sokakta tomson
    Sokağa çıkmak yasak...

    Sokaktayım
    Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
    Yaralı bir şahin olmuş yüreğim
    Uy anam anam
    Haziranda ölmek zor...

    Havada tüy
    Havada kuş
    Havada kuş soluğu kokusu
    Hava leylak ve tomurcuk kokuyor
    Ne anlar acılardan güzel haziran
    Ne anlar güzel bahar
    Kopuk bir kol sokakta çırpınıp durur...

    Çalışmışım onbeş saat
    Tükenmişim onbeş saat
    Acıkmışım, yorulmuşum, uykusamışım
    Anama sövmüş patron
    Sıkmışım dişlerimi
    Islıkla söylemişim umutlarımı
    Susarak söylemişim
    Sıcak bir ev özlemişim
    Sıcak bir yemek
    Ve sıcacık bir yatakta unutturan öpücükler
    Çıkmışım bir kavgadan vurmuşum sokaklara
    Sokakta tank paleti
    Sokakta düdük sesi
    Sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
    Dallarda insan iskeletleri...

    Asacaklar Aydemir’i
    Asacaklar Gürcan’ı
    Belki başkalarını
    Pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
    Dökülüyor etlerim, sarı yapraklar gibi...

    Asmak neyi kurtarır
    Sarı sarı yaprakları kuru dallara?
    Yolunmuş yaprakları, kırılmış dallarıyla ne anlatır bir ağaç
    Hani rüzgar, hani kuş
    Hani nerede rüzgarlı kuş sesleri...

    Asılmak değil sorun
    Asılmamak da değil
    Kimin kimi astığı
    Kimin kimi neden niçin astığı
    Budur işte asıl sorun?

    Sevdim gelin morunu
    Sevdim şiir morunu
    Moru sevdim tomurcukta
    Moru sevdim memede
    Ve öptüğüm dudakta
    Ama sevemedim, hayır
    İğrendim insanoğlunun
    Yağlı ipte sallanan morluğundan...

    Neden böyle acılıyım
    Neden böyle ağrılı
    Neden niçin bu sokaklar böyle boş
    Niçin neden bu evler böyle dolu
    Sokaklarla solur evler
    Sokaklarla atar nabzı kentlerin
    Sokaksız kent
    Kentsiz ülke
    Kahkahanın yanıbaşı gözyaşı...

    İşten çıktım
    Elim yüzüm, üstüm başım gazete
    Karanlıkta açan bir su gibi
    Vurdum kendimi caddelere
    Hava leylak ve tomurcuk kokusu
    Havada kör yoluna
    Havada suçsuz günahsız gitme korkusu
    Ah desem eriyecek demirleri bu korkuluğun
    Oh desem tutuşacak soluğum...

    Asmak neyi kurtarır, öldürmek neyi
    Yaşatmaktır önemlisi, güzel yaşatmak
    Abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
    Ekmeksiz, yuvasız, hekimsiz bırakmamak...

    Ah yavrum, ah güzelim
    Canım benim, sevdiceğim, bir tanem
    Kısa sürdü bu yolculuk
    Neylersin ki sonu yok
    Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
    Uy anam anam
    Haziranda ölmek zor...

    Nerdeyim ben, nerdeyim ben, nerdeyim
    Kimsiniz siz, kimsiniz siz, kimsiniz
    Ne söyler bu radyolar
    Gazeteler ne yazar
    Kim ölmüş uzaklarda
    Göçen kim dünyamızdan...

    Asmak neyi kurtarır, öldürmek neyi
    Yolunmuş yaprakları
    Ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
    Söyler hangi güzelliği?

    Kökü burada yüreğimde
    Yaprakları uzaklarda bir çınar
    Islık çala çala göçtü bir çınar
    Göçtü memet diye diye
    Şafak vakti bir çınar
    Silkeledi kuşlarını, güneşlerini
    ’Oğlu sana sesleniyorum, işitiyor musun memet, memet’...

    Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
    Üstüm başım, elim yüzüm gazete
    Vurmuşum sokaklara
    Vurmuşum sokaklara
    Uy anam anam
    Haziranda ölmek zor...

    Bu acılar, bu ağrılar, bu yürek
    Neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
    Bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
    Bu geceler niçin böyle insansız
    Bu insanlar niçin böyle yarınsız
    Bu niçinler niçin böyle yanıtsız...

    ’Uyarına gelirse tepemde bir de çınar demişti on yıl önce’
    Demek ki on yıl sonra
    Demek ki sabah sabah
    Demek ki ’manda gönü’
    Demek ki ’şile bezi’
    Demek ki ’yeşil biber’
    Bir de Memed’in yüzü
    Bir de güzel İstanbul
    Bir de ’saman sarısı’
    Bir de özlem kırmızısı
    Demek ki göçtü usta
    Kaldı yürek sızısı geride kalanlara...

    Yıllar var ki ter içinde
    Taşıdım ben bu yükü
    Bıraktım acının alkışlarına
    3 HAZİRAN 63’ü...

    Bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
    Bir kırmızı gül dalı iğilmiş üstüne
    Yatıyor oralarda
    Bir eski gömütlükte yatıyor usta
    Bir kırmızı gül dalı iğilmiş üstüne
    Okşar yanan alnını
    Bir kırmızı gül dalı
    Nazım Usta nın...

    Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
    Bir basın işçisiyim
    Elim yüzüm, üstüm başım gazete
    Geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
    Şuramda bir çalıkuşu ötüyor
    Uy anam anam
    Haziranda ölmek zor...
  • "Sen aklıma düşünce Diyarbakır radyosu 'Sarı Gelin' çalıyor
    Sen aklıma düşmüşsün, ben içine türkünün"