• Ulysses ve Finneganın Vahı gibi çetin ve zor kitapların kendi kulvarına göre revaçta olmaları keşfedilmemiş, zor anlaşılır algısından kaynaklı bir durum. Gizli ve yasaklı olan her şeyin daha çok merak edilmesi gibi, pek az kişinin okuyup anladığı bir eserdeki bulmacaları, kelime oyunlarını çözen nadir kişi olma hevesinden başka bir şey değil. Belki binlerce gönderme içeren metinlerin estetik, mimetik ve retorik şifrelerinin tam olarak neyi ifade ettiğini bilmeden kitabı anlamak çok güç. Yabancı sözcükler ve kelimelerin değişimliği hakkında açıklayıcı dipnot düşmeye gerek bile duyulmayışı zorluğu bir anlamda katlıyor. Yorumlara göz gezdirdiğimde eserde yer alan Arapça, Fransızca, Türkçe, Almanca dillerinin sözcükleri olduğu ve bu sözcüklerin Joyce tarafından bükülüp farklı anlamlar kazandığını, dolayısıyla salt İngilizce ile metinlerin anlaşılamayacağı ve çevirinin zayıf kalacağı hakkında haklı ve detaylı bir eleştiri okumuştum. Umur Çelikyay zor bir işi başarmış olabilir fakat yazarın göndermelerde bulunduğu kavramları gerçekten anlayarak mı çevirdi açıkçası çok merak ediyorum bunu. Zaten zor olan bir eserde hiçbir dipnotun olmaması tam olarak anlam kargaşasına dönüştürüyor eseri. Sözün kısası, Ulysess sözlüğü gibi Finnegans Wake sözlüğüne-varsa eğer- mutlaka ihtiyaç duyulmalı.


    Umberto Eco’nun: “Bir metni uyanıkken düş görmek için kullanmak yasak değildir, zaman zaman hepimiz yaparız bunu.” Sözünün bütünleşmiş hali olarak niteleyebilirim bu kitabı. Bilinçaltının konuşması; bir rüya konuşmacısının sayıklamaları ve iç monologlarla Joyce-vari kapalı cümlelerin birleştiği metinler olarak yorumlayabiliriz. Yüzlerce ve belki sayısı binleri bulan karakter, yine binlerce farklı kelimeden oluşan bir eseri bitirebilmek, tam olarak kendini adamayla ve sabırla mümkün. Kapağı gibi karanlık, geceyi anımsatan bir eser Finneganın Vahı. Çevirmenin dediği gibi, “Bilinçli halimizdeki uyanlık zihinlerimizden çok, uykudayken bizi uyandırmaya çalışan bilinçdışı zihinsel faaliyetlerimize yönelik kaleme alınmış kült bir metin.”

    Gece hemen! Söyle bana, Söyle bana, Söyle bana, Söyle bana, karaağaç! Gece gece! Sap ya da taşın öyküsünü anlatbana! Nehirleyen sularının yanı sıra, gelipgiden sularının onun. Gece! (sf. 316)

    BİR BAKIŞTA FİNNEGANS WAKE
    Dil oyunları, bükülmüş klişeler, şifreler, gizemli semboller, kilise ve din, savaş sanatı, biracılık, avcılık, kasaplık, cinsel imalar, hiyerarşi, aristokrasi, motifler, ifadeler, deyimler, Peygamberler, felsefi göndermeler, mizah, farklı dillerin bükülen çok anlamlı sözcükleri… İçerisinde çokça göndermeler bulunan metinlerin kime/kimlere atıfta bulunduğunu kavrayabilmek o kadar güç ki. Biri üzerinde sonuca ulaşılsa bile kitabın bütününe işleyen kelime oyunlarıyla başa çıkabilmek neredeyse imkansız!


    Birden fazla sözcükten oluşan tümce kombinasyonları ve içerisinde birçok anlamı taşımakla birlikte ayrı anlamları da eşzamanlı olarak içeren metinler eserin belirgin ve en önemli özelliği. Sanırım Joyce’un eserlerinde net olan şey, söyleyeceği bir şeyi doğrudan değil, uğraş veren kapalı bir anlatım biçimi kullanarak ifade etmesidir. Sürgünler ve Ölüler bu yönden Finnegans Wake ile karşılaştırıldığında dolaylı cümlelerin yalınlıkla ifade edilmesi ile ayrılıyor.


    Kitapta çok sık geçen sıradan sözcük ve cümlelerden birkaçı; Hiyerarşimimariali. - Vikgörgit sen! - Çokk memnuonum. - Yüke Tanrım. - Kadın ağfıyla pelfek pelfek konuftu ona fundan bundan.- vs vs.
    “Klşlökşjlkhaaskljajhuhjuhıugıaohkjdhjagodajhoaıshohkahjdıoaıuhşlkaljıobölüğğl” tarzında bir şey görürseniz random falan sanmayın, bilin ki Joyce, gök gürültüsünü harflere döküyordur…. :|

    Soluk aldırmayan ve çaba gerektiren kitapların güzel bir yanı varsa bir sonraki kitabı rahat okuma hazzını daha derinden yaşatacak olmasıdır bana göre. Anlaşılmaz olan şeyi çekici bulmuyorum kesinlikle, yine de eserin kütüphanemde olması güzel bir his uyandırmıyor değil. Güçlü cümlelerin yalınlıkta saklanabilmesi edebiyatı, edebiyat yapan şeydir.
  • 4-Yanni-The Rain Must Fall - https://www.youtube.com/watch?v=Iq3zo432sAU

    SAT Komandosu’nun Günlüğü

    Günlerden cumartesi yada Pazar olmalıydı. Alışılmışın dışında bir eğitim ve görev verilmişti. Adı eğitim olarak kalmasını yeğlediğim bu görevin insanlık dışına çıkılacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu. Öyle ki olan biten olaylarda da bir insanlık eksikliği zaten vardı. Görevimiz de bu insanlık dışı dünyada mazlum insanlara yapılan zalimlik dışı hareketlere bir nebze olsun dur diyebilmek veya en azından bir insanın hayatını kurtarabilmekti.

    Sayfa 6
    Irak'ta özel bir göreve gönderildik. Maksat (...) kişilerin orada yapmış olduğu zalimliğin önüne geçmek ve bir demokratın ve bir ajanımızın gizli tutulduğu bir metruk binanın içerisine tek parça girebilmek ve tutsak alınan iki vatanperver vatandaşımızın sağ salim tek parça halinde çıkartılmasını sağlamaktı.
    Sayfa 8
    Askeri uçakla incirlik üssüne indiğimiz de hareket halinde bir helikopter kalkışa hazır vaziyette bizi bekliyordu. Mangada 9 kişi görev aldık her zaman ki gibi. Fakat bu Manga özellikle farklı yerlerden seçilmiş olmalıydı. Takım arkadaşlarımdan veyahut birlikten tek bir adam bile göremedim. Arkadaşlarımın fiziksel ve ruhsal yapılarına baktığım da belki de en çömez benmişim gibi durmam açıkçası zoruma bile gitmiyordu. Öyle bir ruh hali bizlerde kesinlikle olmazdı. Öyle ki bu güne kadar da olmamıştı. Muhabereyi ben sağlıyordum ve yedek bir muhaberecimiz de halâ hazırda bulunmaktaydı.
    Sayfa 12
    Irak’ın kuzeyinde bir vadinin doğu tarafın da sığ dağlık ve dik yamaçların batıya bakan bir metruk bina diye tabir edeceğim bu mağaranın esasında bir üs diye belirtebileceğim inanılmaz bir gizlilikle korunan bir ülke konumunda olabileceğini kesinlikle ve de bir hayranlıkla belirtmek isterim. Bu bilgi kimden nasıl geldiğini bilmiyorum. Halâ hazır da bir emir verildi ve verilen emirler ne olursa olsun bir komando dahi kalsa içerden esirlerin çıkartılmasıydı. Bütün bilgim bundan ibaret.

    Sayfa 17
    Her bir takım arkadaşın belinde veyahut kaburga bölümünde bir veya iki adet 9mm tabanca, mpt76 serisinden 2 adet tüfek, iki adet mpt55, sanırım bordo bereli 4 veya 5 asker olduğunu tahmin edebildiğimin birinin elinde JMK Bora-12 (1000m) net beste beş yapılmış ve denenmiş bu mükemmel suikast silahının yanı sıra 5.8 mm özel optik ve elektronik özelliğe sahip üç silah, yine uzun namlulu silahlar el bombaları c4 patlayıcılarla tam bir savaş günüydü. İtiraf etmeliyim ki ilk defa heyecan yapmıştım. Korku yoktu cesur askerlerin yanında daha da göğüs kabartıyordum. Farklı bir duyguydu.
    Sayfa21
    Iki gün boyunca izlediğimiz ve aldığımız bir haftalık IHA bilgileri doğrultusunda neredeyse tüm bilgiler tamamdı. Bir farkla. Nöbetçi saatlerinde ya bir oynama ya bir terslik vardı.
    Bunun için kurtarma olayını iki gün daha geriye atmak zorunda kaldık. Bu bize ne kadar zaman kaybettirdi bilemiyorum.

    Sayfa 27
    Sabah saat 02:55 beş dakika sonra nöbetçi değişimi vardı fakat bu değişim gerçekleşmedi. Yarım saat sonra değişen bu gereksiz nöbet değişimi bizim sabrımızı fazlasıyla zorlamıştı. Hava soğuktu ve bulunduğumuz yer fazlasıyla rüzgar alıyordu. Daha fazla zaman kaybetmeden saatin 04:05 gibi harekete geçtik. Telsizden konuşmalarımız neredeyse bir bebek uykusu kadar sessizdi ve bir çıtırtı edebilecek lükse sahip değildik.

    Sayfa 32
    İlk bir kaç nöbetçiyi hakladığımızda geriye en zorlu görevlerden biri olan içeri sızma girişimi vardı fakat nöbetçi sayısı normalden fazla veyahut gözden kaçan sayılar veya gizlenme noktaları termal kameralardan görünmüyor engelleniyor olabilirdi.

    Sayfa 36
    Takım nöbetçilerinin yerini almıştı yeni nöbetçilerin yer değişme zamanı hızla kısalıyordu. Tahmini bir değişiklik olmaz ise eğer yirmi dört dakikamız vardı eğer sirenler çığlık atmaya başlamazlarsa.
    Sayfa 41
    Sirenleri susturmak için elektronik devreleri ortadan kaldırmak için bir takım arkadaşımızı gönüllü seçtik. Benim olmamam büyük talihsizlik oldu. Bu zevkten tamamıyla yoksun kaldım.
    Sayfa 47
    İçeriye beklendiğinden daha kısa zamanda ve sessizce sızdık. En büyük problem ise şu olmadı binanın yada mağara diyelim biz buna daha yerin kaç kat altında olduğu konusunda şüphelerimizdi.
    Sayfa 54
    İki kat aşağıya inerken 29 nöbetçiyi daha geçmemiz on dakikalık bir kayıp vermiştik yada on iki dakika. En azından burası dışarıya nazaran daha sıcaktı.
    Sayfa 57
    Esirleri iki ayrı odada tutuyorlardı. Neredeyse biri diğerine ters iki ayrı koridorda yer alıyordu ve durumları hiç iç açıcı değildi. Nöbet değişimine bir kaç dakika vardı. Nöbetçilerin 1500 metre ileride ki ayrı bir karargahtan geldiğini düşünüyorduk. Tabi ki böyle bir şey olmuyordu bu konuda çok yanılmıştık. Ya istihbarat yanlış bilgi verilmişti veyahut gözden bir şeyler kaçmıştı.
    Sayfa 61
    Bulunduğumuz yerde iki ayrı gizli geçit vardı. Ve bir bölümü nöbetçilerin bulunduğu alan bir bölümü gıda, revir, mühimmat olarak kullanılıyor. Eğer başka bir oda yok ise şuan ki bulunduğumuz nokta esir saklama, konuşturma ve işkence odaları olarak özel hazırlanmış mekanları barındırıyordu. Ve gerçekten çok ağır kokuyor diyebilirim. Bunun için iki defa midem kalktı ve kusmuğumu gerisin geri yutmak zorunda kaldım.
    Sayfa 66
    Harabeden çıkarken diplomatın durumu iyi değildi, kaçmaması için ayaklarının altları taşla derisi soyulmuş ve sanırım birde diz kapağına hasar verilmişti. Yedi numaralı asker çantasını bana verip adamı sırtlanması belki ona kolay gelmişti fakat benim yüküm iki katına çoktan çıkmıştı bile. Ama şikayet olsun diye söylemiyorum. O gün o yük benim kendimle gurur duyduğum anlardan biriydi. Bunu itiraf edebilirim.
    Sayfa 71
    Ajan olan Lili ki bana isminin bu olduğu söylendi. Rus bir hatundu ve isminin Lili olması bana biraz komikçe gelmişti o an, ve neden böyle bir isim kullanır ki bir insan diye merak etmedim değil. Lakin hakiki Türk vatandaşıydı, Sanırım ona verilen bir takma isimdi. Bir kadın olmasına rağmen güçlü bir fiziğe sahipti ince olmasına rağmen. Yalnız omuzları fazlaca genişti.
    Sayfa 77
    Lili konuşmamak için kendinden çok şey kaybetmişti bunun farkındaydım tamamen bitap düşmüş ve dizlerinde can kalmamıştı. Neredeyse ruhuna bile işkence yapılmıştı. Belki bir diplomat gibi ayakları yarılamamıştı kanımca bir kadına yapılacak en büyük acılar yaşatılmıştı belki de.
    Sayfa 79
    Her şeyimizi alıp çıktıktan sonra içeriye 8 ya da 10 km kadar yürüdük tamamen bir fiziksel güç gerektiriyordu. Çıkarken bir asker omuzundan yaralanmıştı. Kurtarmış olduğumuz esirleri değişmeli olarak kilometrelerce taşıdık. Buluşma yerine kadar hiç bir problem yoktu. Helikopterlerin inmesine yakın şiddetli bir çatışmaya maruz kaldık. Halâ hazırda bekletilen F16ların 5-10 dakika içerisin müdahale etmesi bizim ölümden dönüşümüzün tek sebebiydi mutlak!. Ölmekten korktuğumuz için değil, görev başarısız kılınacağı aşîkardı. Şehit olmak bir onurdu ve Peygamber ocağın da bir mevki/mertebe bize koca bir mutluluk olurdu.
    Sayfa 81
    Belki de hayatım boyunca unutamayacağım en güzel ve sert operasyonlardan biriydi bu. Tabii Çin de ki gizli operasyon hariç. Hiç kayıp vermeden döndüğümüz bu yol benim ve takım arkadaşlarımın mutlu gülücükleri ve bir kaç türkü ile helikopteri şenlendirmesi hem yorgunluğumuzu hem de helikopterin o gürültülü sesini fazlasıyla bastırmıştı. Bu operasyonun bizde ki en büyük şansımızın nöbet değişimlerinde ki düzensizlikleri olmuştu.
    Kadim TATAROĞLU
    Sevgi ve saygılarımla...
  • Hemingway'in iki farklı ülke adına savaşa katılan bir kişi olarak eserinde bir savaş kaçağını anlatması, üstelik bunu oldukça iyi bir şekilde kaleme alması başarısının göstergesidir. Basit ve akıcı diliyle etkili yazmayı başarmıştır. Karamsar bir ruh hali ile yazdığı Bu romanda belirttiği gibi dünya insanı her ihtimalde öldürür. Yazarın anlatımı karamsar olsa da kahraman asla öyle değildir. Yapması gereken için çabalar. Ancak sonuç yazarın hayal gücüne kalır. Bunun dışında aşkın ve savaşın iyi harmanlanmış bir hali diyebilirim roman için.
  • Bu hikayemi sevgili arkadaşım Diotima 'ya ithaf ediyorum. Atandığım zaman, köy okulunun lojmanında kalmıştım, bir gece. Oradaki arkadaşımla yaşadığımız ufak bir anı yazdırdı bu hikayeyi bana. Uzun olsa da okuyacaklar vardır illa ki. Şimdiden iyi okumalar diliyorum.
    ********************************************

    “Önce yemeği yaparsın. Sonra da bulaşıklar… Yarın da genel temizlik yapılacak. Belim çok ağrıyor. Sen halledersin bütün işi. Okuldan sonra yaparsın.”
    Suratındaki saflığı bozan gözlerini devirerek söyledi bütün bunları. Sonra da arkasında donuk bir yel bırakarak gitti. Gözleri suratındaki bütün masumiyeti dağıtıyordu . Bir de s’leri. Yılan tıslaması gibi. Dili çatallaşmış, dışarı çıkacak… Ssssen dedikçe içim ürperiyordu.

    Merhaba demiştim. Hiçbir şey söylemeden kalacağım odayı göstermişti. Burada kalırsın. Biraz pistir ama temizlersin. Bir sürü boş vaktin olacak zaten. Ben salona geçiyorum, demişti. Eşyaların, ortamın soğukluğunu katmerlediği bir odaydı. Bavulumu koyup hemen salona geçmiştim. Salon da salon hani. İki çekyat. Yerde sönük bir halı. Camlar perdesiz. Dışarısı görünmüyor ama. Ya da ben görecek bir şey bulamamıştım. Çekyatın birine uzanmıştı. Henüz ismini bilmiyordum. Köye geleli bir saat ancak olmuştu. Lojmana gitmiştim. Zaten kalacak başka yer yoktu ya… Diğer çekyata oturmuşken seslenmişti. Gel peşimden. Mutfağa geçmiştik. İstekler… Birbiri ardına… Bana cevap tanımaması, söylediklerini yapmakta mecbur oluşumun göstergesiydi. Bu mecburiyet altında sessiz kalmazdım. Eskiden. İsmini dahi duymadığım bir köy okulunun lojmanında, ismini bilmediğim bir insanla birlikteydim. Üstelik dili çatallaştı çatallaşacak.

    Yıkık dökük mutfakta tek başıma kaldım. Etrafa bakındım. Mutfak penceresi kırıktı. Kırılan yere naylon yapıştırılmış. Kırık olmayan kısmı donmuş. Dokunsan tuz buz olacak. Perdesi yok. Salon gibi. Perdesiz bir ev ilk defa gördüm. Çıplak insan gibi diye düşündüm. Duvarda asılı iki bakır tencere. Tezgah fayanstan. Beyazı kalmamış, esmerleşmiş. Yöre insanının rengini almış. Tezgahın alt tarafında çiçek desenli bir bez var. Dolap kapağı görevi görüyor. Bezi kaldırmak istemedim. İki küçük gözü bulunan, paslı bir ocak. Yanında da yağlı bir çakmak. Altında küçük tüp. Duvar rengini tanımlamak çok zordu. Bazen sarı diye düşündüm bazen de gri. Arkamda çalışması gereksiz bir buzdolabı. Etraftaki nesneler yüzyıllardan beri hareketsiz duruyordu sanki. Yeryüzünün en donuk tablosuyla karşı karşıyaydım.

    İçeriden televizyon sesi gelmeye başladı. Ses o kadar cızırtılıydı ki, bulunduğum noktadan herhangi bir şey anlamak mümkün değildi. Arada, yılan dilli arkadaşımın gülüşünü duyuyordum. Ssssss… Bu bile sinirlendirmeye yetmedi beni. İnsan şaşkınlık içerisindeyken kolay kolay kızamıyor sanırım. Çakmağı aldım. Ocağın gözüne tuttum. Yandı. Ellerimin kılları tütsülendi. Ortalığı keskin bir koku kapladı. Midem bulandı. Duvarda asılı duran tencerelerden büyük olanını aldım. Ocağın üstüne koydum. Peki tencereye ne koyacaktım? Ne yemeği yapmamı istedi ki arkadaşım? Buzdolabını açtım. Karıştırmaya başladım. En üst rafta yeşillenmiş birkaç domates ve salatalık vardı. Bir altında, kapağını açmaya korktuğum emaye bir tencere. Yanında da yarım soğan. En alt rafta makarnayı gördüm. Hemen kaptım. Çeşmeyi açtım. Su o kadar soğuktu ki… Kaynamaz diye düşündüm. Etrafa bakındım. Başka çarem yoktu. Suyu ocakta kaynatacaktım. Tencereyi ocağa koyduktan sonra beklemeye başladım. İçeriden gelen cızırtılı gürültü de olmasa yeryüzünün en yalnız insanı sanacaktım kendimi. Pencere kenarına geçtim. Kırık kısmı kapatan naylonun köşesinde ince bir yırtık vardı. Bu yırtıktan dışarıyı izlemeye başladım. İleride, gözün görmekte zorlandığı sarı bir ışık fark ettim. Başka da bir ışık yoktu. Sanki gökyüzü bu yeri unutmuş gibiydi. Yıldızlar bile yoktu. Birkaç saniye sonra sarı ışık da kayboldu. Karanlığı izlemeye koyuldum. İnsan bazen görmediği bir şeyi de izlemek ister diye düşündüm. Arkadaşımın gülme sesini duydum yeniden. Okkalı bir küfür savurdu havaya sonradan. Bu küfür mutfağa girdi. Süzülüp, naylon yırtığından karanlığa doğru savruldu. Birkaç saniye sonra uluma sesleri duydum. Bu süzülüş bir şeyleri harekete geçirmiş olmalıydı. İrkildim. Uluma sesini ilk defa bu kadar yakınımda duyuyordum.

    Camın buğusuna büyükçe bir şey çarptı. Yere düştü. Vızıldadı. Böcektir diye düşündüm. Sonra sesi soluğu kesildi. Ne olduğunu merak ettim. Camın buzunu tırnaklarımla kazımaya başladım. Şansıma tam da bulunduğu yeri kazımışım. Evet bir böcek. İlk defa böyle bir böcek görüyordum. Buraya geldiğimden beri gördüğüm her şey o kadar yabancı geliyordu ki…Böcekti nihayetinde. Ne kadar farklı olabilirdi ki… Sırt üstü düşmüş, yeniden doğrulmak için debeleniyordu işte. Her böcek gibi. Yine de şimdiye kadar gördüğüm böceklerden farklıydı. Cama vurdum. Hareketsiz kaldı. Sonra yeniden çırpınmaya başladı. Pencereyi açıp, onu kurtarmak istedim. İçimde böceğe karşı inanılmaz bir acıma hissi oluştu. Bir de yakınlaşma. Yeryüzünün en karanlık yerinde, kendime en yakın bulduğum canlının içinde bulunduğu çaresizlik, içime tarifi zor bir his bulutu yaydı. Pencere kolunu tuttum. Anında geri çektim. Hayatımda hiç bu kadar soğuk bir şeye dokunmamıştım. Baktım parmaklarımdan biri kanıyor. Pencere koluna dikkatli bakınca, üzerinde derimden parçalar gördüm. Alttan başlayarak donuyorlardı. İçine aldığı her şeyi kesik griye boğan bir hava. Bütün nesneler onun hakimiyeti altında.

    Ocağa baktım. Suyun üzerinden buharlar yükselmeye başlamış. Tezgahın üzerinde duran su bardağını aldım. Tencerenin içine daldırdım. Bardaktaki ılık suyu pencere koluna döktüm. O esnada arkadaşım içeri girdi. Yapacağın bir yemek birader, onu da hala yapamadın. Şimdiye kadar iki defa yapmıştım, diyerek pis pis sırıttı. Dilini gördüm. İki sivri uç. Cevabımı beklemeden, elimdeki boş su bardağını kapıp, çeşmeye yöneldi. Suyu doldururken, bardağın kendisine ait olduğunu ve bir daha ona dokunmamamı söyledi. Sonra da ayaklarını sürüyerek uzaklaştı. Yalnız kalır kalmaz pencere koluna atıldım. Bu sefer elimin tamamı yapıştı. Öylece kaldım. Kolu çevirdim. Açıldı. Böcek, sol tarafımda avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bir yandan da ayaklarıyla kendini savurup, doğrulmanın peşindeydi. Yapışmış elim yüzünden böceğe ulaşmam imkansızdı. Sol kolumun ulaşamadığı bir yerdeydi böcek. Ne yapıp edip, sağ elimi pencere kolundan kurtarmalıydım. Böcek sesini iyice yükseltti. Hadi diyordu. Ne beceriksiz adamsın böyle. Diğer arkadaşın olsa şimdiye kadar kırk defa kurtarmıştı beni. Pis pis sırıttığını gördüm. Kes sesini. Uğraşıyorum işte. Görmüyor musun, dedim. Daha fazla çaba göster o zaman, beceriksiz, dedi. Bunu duyar duymaz elimi son kuvvetimle pencere kolundan çektim. Hayatımda hiç bu kadar derin acı hissetmemiştim. Böcek söylenmeye devam ediyordu. Sol elimi uzatıp, böceği düzelttim. O esnada sağ elimdeki acıya eş bir sızıyı sol elimde hissettim. Böcek, kahkahalarını karanlığa savurarak uçup gitti. Giderken de iğnesini yalıyordu. İki sivri uçlu diliyle. Hissettiğim acının esrikliği ile yere yığıldım. İki elimi birden sallamaya başladım. Bir yandan da bağırıyorum. Yılanlar! Arkadaşım, sürünerek girdi mutfağa. Ne oldu be adam. Delirdin mi? Nedir bu ses dedi. S’ler iyice uzamış. Ssssssessss. Suratında yine o pis sırıtış vardı. Acıyı unutup yumruklarımı sıktım. Son gücümle suratının ortasına patlattım. Şimdi başı da yerdeydi. Tıslayarak kıvranmaya başladı. Yüzünden akan kana, elimdeki kan karışıyordu. Korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Ayağa kalktım. Lojman kapısını açıp, hızla koşmaya başladım.

    Nereye koştuğumu göremiyordum. Sadece bir metre ilerisi… Bir yandan da havanın keskin soğukluğuna direniyordum. Panikle üzerime hiçbir şey almamıştım. Ayakkabı bile. Çoraplar ıslandıkça, içim zangırdıyordu. Çamura bata çıka ilerledim. Yokuş bir yoldaydım. Anladım. Durmadan koşuyordum. Yokuşu atlatınca ay ışığını gördüm. Durdum. Gördüğüm görüntü karşısında dumur olmuştum. Bir esrar içime oturup, bütün benliğimi esiri etti. Yolun aşağısında giderek büyüyen gölgeleri fark ettim. Büyüyen kolları ve dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Ne yapacağımı bilemez, öylece kaldım. Köpek sesine benzer sesler çıkarıyorlardı. Arada uluma sesi de… Geri dönmek istedim. Yerde kanlar içinde yatan yılan… Hareket edemedim. Etrafım derin bir yok oluşun hakimiyetine girdi. Ağzımdan çıkan buharlar gökyüzünde uzunca süre duruyor, bir kısmı yoğunlaşarak tekrar toprağa düşüyordu. Sağımdaki boşluktan yaprak hışırtıları yükseldi. Sıçradım. Tekrardan koşmaya başladım. Binbir kollu devlere doğru koşuyordum. Küçük korkum beni büyük korkuma itmişti. Delirdim mi acaba diye düşündüm. Geçen her saniye devlerin boyu uzuyor ve korkunç dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Bedenim yanmaya başladı. Bu havada sahip olduğum sıcaklığa şaşırdım. Artık buhar sadece ağzımdan değil, vücudumun her yerinden yükseliyordu. Elimde uzun bir mızrak vardı ve ben üzerime gelen devlere savaş açmıştım. Yokuş aşağı, etrafıma buharlar saçarak ve bağırarak koşuyordum. Çatışmaya çok az kalmıştı. Fakat bir anda devler yok oldu ve gözümü kör eden sarı ışıkla karşılaştım. Sarı ışık eşliğinde gökyüzünü saran mekanik ses… Savunmasız bir şekilde elimdeki mızrağı attım. Artık her şeyin sonuna geldiğimi düşündüm. Devleri bile kaçıran bu ışık sonum olacaktı. Yıllardır verdiğim emekler sonucunda atandığım köyde, daha ilk geceden ölüp gidecektim. Keşke böceği görmezden gelseydim. Keşke arkadaşımın yemeğini yapıp, bulaşıklarını yıkasaydım. Hiçbir şeye karışmayıp, denileni yapsaydım şimdi bu durumda olmayacaktım. Akılsızlık ettim. Hak ettim. İndir kılıcını kafamın üzerine ve ikiye ayır bedenimi ey güçlü ışık. Bu akılsız, yaşamayı hak etmiyor. Göster bana günümü. Diz çöküyorum. Seninim artık. Çamura bulanmış bu bacaklar, kanı çekilmiş dudaklar senin. Yaşamasını, itaat etmesini becerememiş bu varlık, yok olmalı. Yalvarırım yap şunu. Hadi, durma! Ağlamaya başladım. Sonra insan sesine benzer bir ses duydum. Gerisini hatırlamıyorum.

    Hoca sen ne yaptın allasen? Daha ilk geceden adama bu kadar yüklenilir mi? Muhtar valla şaka yapayım dedim. Nereden düşündüm bilmem ki… Bak gözümün morarmasıyla kaldım. Dişlerimden ikisi de düştü. Yıllardan beri kimse gelmez bu okula. Tek başıma, lojmanda çürütürüm zihnimi. Onu ilk gördüğümde o kadar sevindim ki… Koşup üstüne atlamak istedim. Sonra içimden bir ses, şuna bir şaka yap Alaaddin dedi. Demez olaydı. İsmimi bile söylemedim. Sert gözüktüm. Bu işler böyle koçum havası vereyim dedim. Mutfağa götürdüm. Yemek yap bakalım dedim. Adam fıttırdı. Bağırmaya başladı. Yılanlar diyordu. Yılan mı gördü murfakta acaba? Bu mevsimde yılan mı olur muhtar. Hepsi kış uykusunda. Üzerime saldırdı birden. Sonra da koşarak gitti. Dursun abi nerede buldu dedin öğretmeni? Kavaklığın aşağısında, yokuşun başında, yere çömelmiş, dua ederken bulmuş. Bir de ağlıyormuş. Traktörle, kasabadan geliyormuş. Bir yandan da türkü çığırıyormuş. Yolun ortasında, hareketsiz, toparlak bir şey görünce korkmuş. Yanına gidene kadar kornaya asılmış. Herhangi bir hareket olmayınca da ölü zannetmiş. Ellam tilki ya da porsuk ölüsüdür diye düşünmüş.Yanına gittiğinde fark etmiş insan olduğunu. Daha önce hiç görmediği, yalın ayak, çıplak göt bir adam görünce peygamber sanmış önce. Tövbe de Dursun, son peygamber geldi ya, duymadın mı diye düşünüp, adamın yanına koşmuş. Sayıklar haldeymiş adam. Ses etmiş duymamış. Zararsız olduğunu anlayınca, yüklenmiş, atmış traktöre. Eve götürmüş. Evin kapısına varınca karısına ses etmiş. Tezeği bolla hanım, adam öldü ölecek. Kadın kocasının kucağındaki şeyi ve ne dediğini anlamasa da, ertesi günü cumadır, abdest alacak zaar diyerek sobaya tezeği basmış. Adamı görünce de, çığlığı basıp, diğer odaya kaçmış. Sabaha kadar tek başına beklemiş öğretmenin başında Dursun. Hala da uyuyor içeride. Sen bir git yanına. Ses et. Aklı başında mı kontrol et bakalım. Koskoca adamın düştüğü duruma bak hele. Vallahi çok üzüldüm. Tövbe estağfurullah. Hadi ben kıraathaneye gidiyorum. Dün gece öğretmenin bulunduğu tepenin ardında kangallar üç tane kurdu boğazlamışlar. Onları gömeceğiz.
  • Herkesin herkesle savaş hali! Bu bir olasılıktı ve olabileceklerin en kötüsüydü! Dolayısıyla gerçek korku kaynağımız buydu! Öyle ki, canımızı silahlarla, ırzımızı kumaşlarla ve malımızı duvarlarla korumanın yollarını arıyorduk... Hatta mümkünse kimseye görünüp yakalanmadan doğup, yaşayıp ölmek istiyorduk.
  • Çünkü geçmiş insanı kuran değil, yıkan şeydir.
    Daha doğrusu bir yandan kurarken bir yandan yıkar. Hep savaş hali..
  • Padişah savaş hali gibi devlet maliyesinin sıkıştığı dönemlerde Enderun Hazinesi'nden devlet hazinesine usulen borç verirdi ancak bu parayı hiçbir zaman geri almazdı.