• Osmanlılıktan ümidimiz kesilmiştir. Başlayan Türkçülüğü dilce zevksiz, milliyet anlayışı ile Asyalı buluyorum. Bu, bir kararsızlık ve araştırma hali!
    ....
    En fazla hoşuma giden, bilhassa ordu gençliği içinde, sezindiğim, yenileşme ve kalkınma hareketi.
    Vatan kaybı İstanbul'da çabuk unutulur. Balkan Harbinden şehirde canlı bir hâtıra kalmıştı: Edirne! Onu geri almak ve Bulgaristan'ın yenildiğini görmekle, kalp acılarını dindirmiştik.
    İste bu sırada Büyük Harb çıktı. Tepebaşı bahçesinde her gün görmeye alıştığımız Fransız ve İngilizler, birkaç gün içinde ortadan kayboldular. Bizim iki taraftan birine katılmaklığımız mukadder olduğu hissini veren ne idi? O sırada İstanbul'u düşündüren üç şey vardı: Rus düşmanlığı, Alman gücü ve İngiliz yenilmezliği!
    Eğer İngiltere olmasa, Almanya'nın Rusya ve Fransa'yı birkaç hamlede dağıtacağından kimsenin şüphesi yoktu. Harbi bir çıkmazlığa mahkûm eden İngiltere, bizi açık olarak onların cephesine yaklaştırmayan da Rusya idi.
    Almanlarla birlikte harbe girdik. Askerlik davetleri elimizde, son bir âlem yapmak üzere, Tepebaşı bahçesine gittiğimizde, Avrupa'dan yeni gelen, bizden yaşça büyük bir arkadaşımız:
    - Mahvolduk! dedi.
    - Nasıl? Nasıl?
    - Görürsünüz...
    Bu imansızın arkasından birbirimize nasıl da bakıştıktı.
    Falih Rıfkı Atay
    Sayfa 26 - Milli Eğitim Basımevi- Devlet Kitapları, 1000 Temel Eser
  • Kürt sözcüğünün ilk hali olarak kabul edilen ve ilk kez bu dönemde Asurlular ile yapılan ve Mittanîlerin kaybettiği bir savaş sonrası, Asur Kralı I. Tiglath-Pileser adına hazırlanan zafer silindirinde (M.Ö. 1125) geçen Kurtie / Qurti halkının ismi bu döneme denk gelmektedir.
  • Okudum , hazmettim , inceledim ..
    Günaydın dünyam :)

    "Boris Lvoviç Vasilyev 1924 dogumlu ..
    8 Temmuz 1941 komsolom hücum taburu kadrolusu. .Omsk ucak savar okulundan ..
    Savaş sonrası Zırhlı ordular savaş akademisi 1948 mezunu ..ve içinde bir yazarın yaratıcı gücüne sahip " tüm bu hayat ve ruh zaten benim için yeterli bir referans
    ..buyrun "sakindi oranın şafakları"ndan güne bir merhaba incelemesi ..

    A ZORİ ZDES TİKHİE ..

    #Spoiler

    Voskov ve askerlerine saygı duruşu !
    ICKI ICMEYEN 20 RUS :)
    Bir kahramanlık hikayesidir ki kitap..bir an elinizden bırakacak olsanınız "kime ne oldu acaba ?" diye aklınız onda kalır ..
    Hem eģlenceli hem ürkütücü derecede canlı bir hikayedir ki ..içine girmek ister "bende orada olmalıyım " dersiniz ..
    Anlatım müthiş sıcak bir yazar ..
    Öyle şiirsel uçuşan kelimeler değildir yazdıkları hani benim tabirimle"bodozlama" bir neşe ve SAVAŞ yumağı. .

    Vaskov ve emrindeki bu kadınların tek tek kelime kelime tanımlanması, aklınızda ete kemiğe bürünmesi aşamasından sonra kalbinizde de yer edinmesi kaçınılmazdır.

    SAVAŞ gerçeğini hicvederek ..ki belki gerçekten o yanı da vardı savaşın. .
    Kahkaha attığım kelimeler olmuştur okurken :)

    __ Yoldaş Başçavuş ,botum çıktı ayağımdan!!! .. :) (ilk bu kelimede dahil olmuştum kitaba )

    II . Dünya savaşı..

    Savaş insan doğasına bile aykırı iken (tartışılır )
    Kadın doğasında ne yapar ?

    Bir demiryolu hattı ..
    Bir istasyon ...
    16 Nazi ..
    Ve kadınlar ..
    5 Uçak savar kahramanı
    Bir bataklık ölüsü. .
    Bir "direniş " destanı. .okuyun efendim benden 'tam " tavsiyedir .

    DİP NOT..

    Filmi de en az kitap kadar ün yapmış en kısa zamanda izlemek üzere şuraya bıraktım :)
    https://youtu.be/-cJ5LSdPY3Q

    1972 yapımı Stanislev Rostotski tarafından "küçücük bir kitaptan " çıkarılmış dev bir film diye bahsediliyor ..
    Voskov rolünde Andrey Martinov yeteneğinin zirvesinde deniyor ..klasik sinemanın bu çok yıldızlı ama her zamanki gibi "iyi olan halı altında kalır " filmi izlemek boynuma borç :)

    Ayrıca bonus olarak 2015 yapımı da muhteşem :)
    https://youtu.be/N6Rdn5wJbCY
    Keyifle okuyun ,keyifle izleyin :)


    Imza : Davariş Ince .. :)

    .
  • Yıkım edebiyatının en tanınmış isimlerinden Wolfgang Borchert... O henüz 18 yaşındayken  başlıyor savaşlar ile beraber gelen huzursuzluk. Ruhların bile donduğu soğuk Rus cepheleri. Gençliğini parçalayan korkunç hastalıklara sebep oluyor ve karşılığı vatan hainliği ile suçlanmak. İdamlarla korkutulmak.

    Çok şey sığdırmak zorunda bırakılmıştır saygı değer Borchert bu kısacık 26 yılına. Böyle parlak bir zeka böyle derin ruh nerelere mezar oluyor! Savaş-cepheler, sürgünler, hücreler... Korkunç,  bizler içinde çok büyük bir kayıptır bu derin ruh.

    "Sagt nein" hayır de.. Savaşa hayır de, o hasta hali ile bağırsa bile başkaları hep susuyordu ve hâlâ susmaya devam ediyor.
     Sevgi değer Borchert.. Kısacık 26 yıl dedik bir de kısacık iki yılın var, yazmaya harcayabildiğin, kutsal bir iki yıl. Bu kadar kısa zamanda sen nasıl yazabildin bunları. O savaşlarda, o soğuklarda bir de geceler hayat  bunlarken nasıl taşırdın eserleri. belli de olur çok üşüdüğün hikâyelerinde.
    Soğuk , gece, savaş, hücreler hepsi zihninde hepsini yaydın ellerinle.. Sol yaralanan ellin. inanmamışlardi belki ama niye? O öpülesi eline kelepçe mi yakıştı?

    Ilık rüzgarların esintisi yoktu hayatında, sen soğukta yetişmeyi öğrenmiştin o kasırgalarla.. Tasvirlerin o kadar inanılmaz dokunuyor ki bana etkilenmeyi öğrendim şiirlerin ve hikâyelerinle..

    Borchert ile tanışmama ve Maria hikâyesini merak sarmama vesile olan Ebru İnce'ye teşekkürler, belki geç belki de hiç tanımayabilirdim bu iki güzel insanı.

    Sizlere kitaptan: Bir asker. Pazar sabahlarının en temizinin şimdiye dek asla görülmemiş bu kar beyazında bir leke. Pek canlı bir savaş tablosu, nüansça zengin, suluboya resimler için çekici bir konu: kan, kar ve güneş. Soğuk kar ve içinde buram buram sıcak kan. Ve hepsinin üstünde güneş baba. Güneş babamız. Yeryüzündeki çocuklar der ki: güneş baba, güneş baba Ve güneş bir ölü­yü, bütün ölmüş kuklaların işitilmeyen çığlığını haykıran bir ölüyü aydınlatıyor suskun, korkunç, suskun çığlığını, içimizden kim, kalk ayağa saz benizli kardeşim... Kar, buna göğüs gerebilir, buzsu kar. Ve güneş. Güneş babamız.

    Nürnberg'e yazıklar olsun hücrelerinin kapılarını açtığı için ve sizler Borchert'in kitaplarını okuyacaklar, çok yaşayın, güzel yaşayın ve yaşatın. Sevgiler!
  • Ay Işığı Sokağı beş öyküden oluşuyor:

    *Ay Işığı Sokağı’nda Fransa’nın bir liman kentinin denizci mahallesinde gezinirken duyduğu arya söyleyen sesi izleyerek tanımadığı insanların marazi hayatlarına dalan bir gezgini
    *Leporella’da patronuna kölece bağlılığı yüzünden korkunç bir eyleme sürüklenen karanlık, itici ve yabani bir hizmetçiyi
    *Nişan’da 1810 yılında İspanya’daki savaşta yaralanan, düşman bir ülkede amansız bir hayatta kalma mücadelesine girişen bir Fransız albayı
    *Leman Gölü Kıyısında Olay’da 1918 yılının bir yaz gecesi Leman gölünde bulunup kurtarılan, ancak sonra yüreğini kavuran yurt özlemine yenik düşen bir Rus savaş esirini
    *Avare’de yaşıtları üniversiteye giderken hâlâ liseye devam eden avare bir gencin öğretmeninin otoritesine isyan ettikten sonra ödediği ağır bedeli okuyoruz.

    Stefan Zweig’in şimdiye kadar okuduğum kitapları içinde, içine girmekte en zorlandığım kitabı Ay Işığı Sokağı oldu. Beş öykünün hepsi de birbirinden kasvetli, insanı bunaltan öykülerdi. Özellikle bir araya getirilmiş gibi. Hepsinin böyle olduğunu bilseydim günde bir öykü okuyabilirdim. Böylesi daha iyi olurdu ama yazarı çok sevdiğim için kısa sürede bitirmek istedim. Bu kadar kasvet ruhuma fazla geldi :-(

    Leporella, bu beş öykünün içinde en uzunu ve en güzeli. Hatta yazarın farklı yayınevlerinde bu isimle kitabı basılmış. Aynı şekilde Leman Gölü Kıyısı’nda Olay da farklı bir yayınevi tarafından ayrı bir kitap olarak basılmış.

    Stefan Zweig ülkemizde çok sevilen ve çok okunan bir yazar. Telif hakkı da olmayınca neredeyse bütün yayınevleri yazarın kitaplarını basıyor. Hatta kısa öykülerini bile bir kitap haline getirip basanlar var. Bütün kitapları takip etmek çok zor. Bu yüzden yazarı sevenlere önerim İş Bankası basımlarını takip etmeleri. En azından ne okuduğunuzu, ne okumadığınızı bilirsiniz. Üstelik İş Bankası Yayınları neredeyse altı ayda bir yazarın yeni kitabını bastığı için yeni kitap sıkıntısı da çekmezsiniz.

    Sonuç olarak Ay Işığı Sokağı, yazarın diğer kitaplarının biraz gölgesinde kalan ama yine de ruh hali betimlemeleriyle başarılı bir eser. Özellikle kasvetli kitap okumayı sevenler kaçırmasın.

    NOT: Öykülerin konusu kitabın arka kapağından alınmıştır.
  • *Yunanistan/İngiltere'de geçen, usta bir polisiye akıcılığında, tarih, mitoloji ve felsefe ile bezenmiş, hayatın kıyılarda seyrettiğine dair, elden bırakılamayan 677 sayfalık enfes bir roman*

    -İngilizler hayata bakışlarında, duygusal derinliği ve incelikleri anlayamaz. O hainse biz de haindik, İngilizdik: Yani İngiliz kokuşmuşluğunun lanet olası topraklarında, doğuştan maskeli ve yalan söylemek için yetiştirilmiştik.

    -Adalarında hırsız barındırmayan, dünyanın en güzel (yalnızca ve çaba harcamaksızın güzel) memleketinin sahibi, kendileriyle dalga geçebilen, acı verse de insana ayna gibi gerçeğini gösteren, her taraflarından hayat, insancıllık, cinsellik fışkıran, toplumsal sorumluluğu sevmeyen, takıntılı düzeyde meraklı, kendi ile yaşam enerjisi arasında kalan her şeyi bir kenara koyan, güzellik ve erdemi birlikte düşünen, tensel ve örtüsüz bir dil konuşan Yunanlar.
    Ele avuca sığmaz, en cesur oluşundan dolayı en açık, ezeli ve ebedi Yunanistan.
    Müthiş tahrik edici cinselliği ve vakur aristokratlığı birlikte taşıyan bir kadın gibi olan Yunanistan'da, manzara ve ışık öyle güzel, öyle yoğun, öyle güçlü ve vahşi ki, kurduğunuz ilişki de anında tutku dolu bir aşk-nefret haline dönüyor.

    -Yaptığı işi gerçek anlamda omuzlayamayan tüm insanlar gibi o da görünüş ve ufak tefek işler konusunda çok titizdi.

    -Kinizmin, yaşamla başka çıkamamayı, kısaca bir güçsüzlüğü maskelediğini ve bütün çabaları küçümsemenin de hepsinden fazla çaba gerektirdiğini bilemeyecek kadar toydum.
    Ümitsizlik bir hastalıktır.

    -Herhangi bir gerçeği, ciddi bir durumu ya da aniden ilgisini cezbeden bir şeyi pat diye söyleyebilmek gibi İngilizlikten çok uzak bir yeteneği vardı.

    -Keşfetmenin peşini bırakmamalıyız
    Ki tüm bu keşiflerimizin sonunda
    Başladığımız yere varmış
    Ve o yeri ilk defa anlamış olacağız
    (TS Elliot)

    -Burada, sınırda, yapraklar düşüyor. Komşularımızın hepsi barbar olsa da ve sen, binlerce mil uzakta olsan da, masamın üzerinde her zaman iki fincan durur (Çin).

    -Kibarlık daima, başka türlü gerçeklerle yüzleşmekten kaçmayı barındırır içinde.

    -Yarılmış narın içi yıldız doludur (Seferis).

    -Cehennem, hiçbir şeyin mantık çerçevesinde olamayacağı yerdir.

    -Savaş ne politik ne de sosyal bir olaydır; savaşa giren ülkeler değil erkeklerdir. Takınacakları ciddiyetle kadınların kendilerine gülmesini önleyecek tek şeyin bu olduğunu sanırlar; kadınları nesne durumuna indirgeyebilirler. İki cins arasındaki büyük fark da buradadır: Erkekler nesneleri, kadınlar ise nesneler arasındaki ilişkiyi görür; nesnelerin birbirine ihtiyaç duyup duymadığını, uygun olup olmadığını, sevip sevmediğini anlar.

    -Almanlar kendilerine ihanet ettiler, esas trajedi buydu; bir adamın kötü olmaya cesaret etmesi değil, milyonlarca insanın iyi olmaya cesaret edememesiydi.

    -Papaz halkın aynasıdır.

    -İnsanların mantıklı bir şekilde yaşamasını beklemek, onların sakinleştiricilerle yaşamasını istemek gibi bir şeydir.
    İnsanoğlunun genel psikolojik sağlığı, gizemlerin varlığına ihtiyaç duyar, çözümlerine değil.

    -Bütün koleksiyonlar (biriktirmeler) için geçerlidir: Nihayetinde nesne, sahip olana sahip olur.

    -Hangisini içiyorsun? Suyu mu, dalgayı mı ?

    -Soğuk aklı başındalıktan da, sıcak arsızlıktan da, aşırı beyinselden de, aşırı pislikten de aynı ölçüde usanmıştık artık.

    -Birbirimize öyle yakındık ki birbirimize adımızla seslenmezdik.

    -Para kazanmak erkekliğin şekil değiştirmiş halidir.
    Suçum Âdem'inkiydi, bütün o erkek bencilliğinin en eski ve en kötü hali yani.

    -Neden erkekler somut olarak duymak isterler?
    Yalnızca tınıya bak (Sofokles).

    -Çağın geri çekilişi: İçerikten biçime, anlamdan görünüşe, etikten estetiğe, sudan dalgaya.
    Normları oral dönemde saplanmış adamların oluşturacağı, ahlâkdışı, kişisel hazzın yüksek maaş ve tüketim mallarıyla sağlandığı, insanların çevrelerindeki kötüleşen koşulları ve insanları görmezden geleceği, oto-erotik ve klinik deyimiyle otopsikotik olacağı, homo solitarius (yalnız insan) çağına giriyoruz.

    -Bilim insanının inşa ettiği ne kadar büyük bir labirent olsa da, gerçek amacı her hareketi izleme olanağı yaratmaktır.

    -Benimkinde hayatın bir bedeli yoktu, paha biçilemezdi. Onunkiyse (Almanlara direnen Yunan) yalnızca bir tek şey paha biçilemez değerdeydi. Bu da ELEUTHERIA (özgürlük) idi. Bu adam aklın, mantığın, medeniyetin ve tarihin ötesinde, değiştirilemez bir varlık, insanlığın özüydü.

    -Özgürlüğü ne kadar iyi anlarsan o kadar az sahipsindir ona.

    -Ekmek için çalan masum, altın için çalan suçludur (Yunan halk ezgisi).

    -ASLA SEVMEYEN YARIN SEVECEK
    SEVEN DE YARIN SEVECEK