Evlerin kuytularında büyüyen o eski, telaşlı çocuk, ne zaman bir vazo kırılsa suçu hep kendi ellerinde arardı. Başkalarının fırlattığı taşların izini silmek için kendi gövdesini siper etmek, rüzgârın yönünü değiştiremeyeceğini bile bile fırtınaya karşı yürümek... Bir tebessümün, bir fincan kahve sıcaklığının hatırası öylesine büyük bir mülktü ki onun gözünde, upuzun hakaretlerin ve incelikli zalimliklerin yarattığı tahribatı tek bir bakışla temize çekebilirdi. Eksilmekten, eksiltmekten ve en çok da o tekinsiz boşlukta tek başına kalmaktan duyulan o kadim korku. Hikâyeyi hep omurgasından büküp "biz" kılma çabası, en nihayetinde insanın kendi zeminini kaybetmesiyle sonuçlanıyordu.
Karşı taraftakilerin öfkesi, milimetrik hesaplarla yontulmuş, içi kurşunla doldurulmuş ağır külçeler gibi vururdu göğse. Tam isabet, tam zamanında ve tam da en zayıf halkanın dövüldüğü o anda. Oysa buna karşılık verilen o cılız isyanlar, can havliyle havaya savrulan, hiçbir menzili olmayan, boşlukta asılı kalan anlamsız yankılardan ibaretti. Bir köprüyü onarmak, uçurumun iki yakasını bir araya getirmek için ne zaman arkaya dönülse, geride kalan tek şey uçsuz bucaksız, rüzgârlı bir ıssızlıktı. Günlerce süren, takvim yapraklarını sarartan o ceza gibi sessizlikler... Canları istediğinde, kendi kışlarından sıkıldıklarında dönüp kaldıkları yerden yaralamaya devam eden bencil kaleler, kendi doğrularının yarattığı o koyu körlükte, bir başkasının kalbindeki o ince sarsıntıyı, o titreyişi bir kez bile fark etmediler.
Uzun bir kış boyunca bu gaddarlığı, bu hoyratlığı "onların iklimi böyle, sevme biçimleri bu" diyerek kabullenmek, insanın kendi yangınına su taşımaktan vazgeçmesidir. Kendine söylenen en konforlu, en korunaklı yalandı bu. Oysa sevgide kibrin, o hisarları yüksek tutma arzusunun yeri