Salona şöyle bir göz atıyorum ve içimi korkunç bir tiksinti kaplıyor. Ne işim var burada? Ne diye kalkıp hümanizm üzerinde konuştum? Bu insanlar niçin burada? Neden yemek yiyorlar? Onların, var olduklarını bilmedikleri besbelli. Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum. Gerçekten kendi yerimi bulacağım, içine yerleşeceğim bir yere... Ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım.
"Issız bir adada olsanız yazar mıydınız? Başkaları tarafından okunmak için yazmaz mı insan?"
(...)
"Birisi, belli bir toplumsal çevre, bir arkadaş topluluğu için yazıyorum derse, ona sözüm yok. İyi bir iş yapıyor demektir. Siz de belki, gelecek kuşaklar için yazıyorsunuz... Kendinize rağmen, bir başkası için yazdığınızdan eminim."
öyle korkunç bir yalnızlık duyuyordum ki, canıma kıymayı bile düşünmüştüm. Bu işten caymamın nedeni, ölümümden kimsenin duygulanmayacağı, ölümde, hayatta olduğumdan daha yalnız olacağımı düşünmemdir."
Birazdan yatacaklar. Biliyorlar bunu. Her biri, bunu, ötekinin bildiğini de biliyor. Ama genç, temiz ve kibar oldukları, her biri kendisine ve karşısındakine duyduğu saygıyı sürdürmek istediği ve aşk ürkütülmemesi gereken şiirsel bir şey olduğu için, haftada birkaç kere, balolara ya da lokantalara gidip o küçük törensel ve mekanik danslarını gösteriyorlar...