• hepimiz,herbirimiz gizli bir isimle adaşız 
    yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı...
  • Hz. Peygamber’in (sav) Hicretin onuncu yılında (Miladi 632) gerçekleştirdiği haccına Vedâ Haccı, bu esnada toplanan Müslümanlara hitabına da Vedâ Hutbesi adı verilir. Vedâ hutbesi (Hutbetü’l-Vedâ) tabiri İslâm tarihi kaynakları arasında ilk defa Câhiz’in el-Beyân ve Tebyîn’inde zikredilmiş (nşr. Abdüsselam M. Hârûn, I-IV, Kahire 1968, II, 30-31), kendisinden sonra gelen Müslüman müellifler de bu tabiri kullanmıştır. Öyle ki, gerek İslâm dünyasında, gerekse ülkemizde bu tabirin isminde yer aldığı müstakil eserler kaleme alınmıştır.  Hâşim Sâlih Mennâ’nın Hutbetü’r-Rasûl fî Hacceti’l-Vedâ, (Dübey 1996); Cihan Aktaş’ın Vedâ Hutbesi: İnsanın Temel Hakları,(İstanbul 1992); Vehbi Ünal’ın, Peygamber Efendimizin Vedâ Hutbesi,(İstanbul 1998) ve Yavuz Ünal’ın Hz. Muhammed’in Vasiyeti (Vedâ Hutbesi),(Çorum 2006) kitapları buna örnek olarak verilebilir.


    Allah Rasûlü (sav) (26 Zilkâde 10/23 Şubat 632) tarihinde hac görevini ifa maksadıyla yanında hanımları ve kızı Fâtıma olduğu halde diğer Müslümanlarla birlikte Medine‘den harekete geçti. Zülhuleyfe’de ihrama girdikten sonra Zilhicce’nin 4. günü Mekke‘ye ulaştı. (Buhârî, Meğâzî 77; Vâkıdî,Kitabu’l-Meğâzî, (thk. Marsden Jones), I-III, Beyrut 1984, III, 1089-1091; İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye,(thk. Mustafa es-Sakkâ-İbrahim el-Ebyârî-Abdülhâfız Şelebî), I-IV, Beyrut ts., IV, 248-249; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut ts. (Dâru Sâdır), II, 172-173).

    Hz. Peygamber (sav) Kâbe ziyaretini tamamladıktan sonra Zilhicce ayının 8. günü Mekke‘den ayrılarak Mina’ya gitti. Ertesi sabah güneş doğduktan sonra Müzdelife yoluyla Arafat’a ulaştı. burada vakfe için toplanan ve kaynaklarda sayıları 120 bine ulaştığı bildirilen Müslümanlara Vedâ Hutbesi olarak bilinen hutbesini îrâd etti. .(Ahmed b. Hanbel, Müsned,VII, 307, 330, 372; Buhârî, Meğâzî  77, Hudûd9; Hac132; Müslim, Hac147; Ebû Dâvûd Menâsik56, 61; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 10; İbn Mâce Menâsik76, 84; Vâkıdî, Meğâzî, III,', 1096-1102, 1103; İbn Hişâm, es-Sîre, IV, 250-252; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 184-186; Muhammed Hamidullah, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye, Beyrut 1985, s. 360-368).

    Allah Rasûlü’nün (sav) Vedâ Haccı esnasında bütün insanlığa vasiyeti kabilinden görülebilecek hutbelerde İslâm’ın bütün insanlığa hitap eden âlemşümul prensip ve esasları dile getirilmiştir. Hz. Peygamber (sav), Âdem peygamberin (as) soyundan gelen bütün insanların eşit olduğunu ifade etmiş, Allah’a iman, insan haklarına saygı, özellikle kadın haklarının gözetilmesine dikkat çekmiş, Allah’ın affetmeyeceği iki günahtan bir olan kul hakkına önemle işarette bulunmuştur. Câhiliyye adetleri olan faiz ve kan davalarının kaldırıldığı bu hutbe vesilesiyle bir kez daha hatırlatılmış, suçun şahsiliği esasına atıfta bulunulmuş, ayrıca ailede eşlerin birbirleri üzerindeki hak ve sorumlulukları, Müslümanların kardeşliği, emanetlerin sahiplerine iade edilmesinin önemi üzerinde durulmuş; inanç bağlarının güçlendirilerek, din kardeşliğinin korunması ve nihayet Kur’ân’a ve Sünnet’e sarılmanın önemi gibi dinin temel, insanlığın evrensel konuları vurgulanmış, her defasında ise hutbeleri dinleyen bütün Müslümanlar da bu ilana şahit gösterilmiştir.

    Kaynaklarda yukarıda da belirtildiği üzere Arafat’ta irad edildiği yaygın olarak kabul edilmekle birlikte, Vedâ hutbesinin sadece Arafat’ta değil, Mina ve Akabe gibi yerlerde de gerçekleştiği, farklı zaman ve mekanlarda irâd edilen bu hitabelerin daha sonra tarih kitaplarında birleştirilip derlenmek suretiyle uzunca bir Vedâ hutbesi telif edildiği anlaşılmaktadır. Sonraki dönem tarihçiler de eserlerinde bu hutbeyi bütün halinde vermeyi devam ettirmişlerdir. 

    Hz. Peygamber’in (sav) arefe günü Arafat’ta irâd ettiği hutbeyi sahâbeden Cübeyr b. Mut’im, Câbir b. Abdullah ile Abdullah b. Mes’ûd rivayet etmişlerdir. Buna göre Allah Rasûlü (sav) Arafat’a ulaşınca Nemire denilen yerdeki çadırına yerleşmiş, daha sonra da devesiyle vadinin ortasına ulaştıktan sonra burada bulunan ashabına hitap etmiştir. Bu esnada Rebîa b. Ümeyye isimli sahâbî de söylenenleri tekrarlamak suretiyle Allah Rasûlü’nden (sav) uzakta bulunan Müslümanların da hutbeyi duymalarını sağlamıştır. Vakfe sebebiyle Müslümanların tamamı toplanmış olduğu için, Hz. Peygamber’in (sav) hutbesinin en çok Arafat’ta dinlenildiği, dolayısıyla onun da hutbesinin büyük bir kısmını burada irâd etmiş olduğunu ileri sürmek mümkündür. Belki de bu sebeple Vedâ Hutbesi, kaynaklarda Arafat’la birlikte anılmış ve burada sunulduğu kabul edilmiştir. Ancak hadis kaynaklarında onun bayramın birinci günü de bu defa Mina’da Müslümanlara hitap ettiği aktarılır. Allah Rasûlü’nün (sav) Mina’da bir hutbe irad ettiğini rivayet eden sahâbiler ise, Süleyman b. Amr, Ebû Bekre ile İbn Abbâs’dır. Ravilerden Ebû Bekre Nufey b. el-Hâris bu hutbesinde Hz. Peygamber’in (sav) bu ayın hangi ay olduğunu sorup ardından Zilhicce olduğunu söylediği, ardından bu beldenin hangi belde olduğunu sorup, Belde-i Haram olarak cevap verdiğini, bu günün hangi gün olduğunu sorduktan sonra kendisinin bu günün bayram günü olduğunu ifade ettikten sonra şu şekilde bir konuşma yaptığını zikreder: “Kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız birbirinize karşı şu ayınız, şu beldenizde, bu gününüzün haram olduğu gibi haramdır. Yakında Rabbimizin karşısına çıkacaksınız. O sizi amellerinizden sorguya çekecek. Dikkat ediniz. Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kafirlere dönmeyin. Dikkat ediniz, burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin. Olur ki, sözlerimin ulaştığı bazı kimseler bizzat duyanların bir kısmından daha iyi kavrarlar”. Ardından da kendisini dinleyenlere “Tebliğ ettim mi, tebliğ ettim mi?” diye sorduğunda oradakiler, “evet” cevabını verdiler. Bunun üzerine Allah Rasûlü (sav) “Şahit ol Allahım” buyurdu. (Buhârî, Hac132; Müslim, Kasâme 29). Bu son hutbeyi rivayet edenlerden İbn Abbâs, Allah Rasûlü’nün burada söylediği sözlerin onun ümmetine bir vasiyeti olduğunu ifade etmiştir. 

    Hadis rivayetlerine göre Allah Rasûlü (sav) bayramın birinci günü şeytan taşlama mekanına gidildiğinde burada da konuşma yapmıştır. Bu hutbeyi rivayet eden Abdullah b. Ömer’in rivayetine göre hitabesini bayramın ikinci ve üçüncü günü de aynı yerde tekrar etmiştir. Yine İbn Ömer’e göre Hz. Peygamber (sav) bu hutbesinden Deccal’dan bahsetmiş, bu konuda ashabına uzun bir konuşma yapmıştır. Ardından da “Dikkat ediniz, Şühhesiz Allah size kanlarınızı ve mallarınızı, şu beldenizde şu gününüzün hürmeti gibi haram kılmıştır. Dikkat edin benden sonra birbirinin boynunu vuran kafirler olmayın”buyurmuştur. (Buhârî, Meğâzî 77; Müslim, Îmân274, Fiten 100).

    Hz. Peygamber (sav) Vedâ Haccı esnasında son olarak Akabe mevkiine gelmiş, sahâbîler etrafında toplanınca son kez onlara hitap etmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Allah Rasûlü’nün (sav) bilhassa Mina’daki hutbeleri daha ziyade vedalaşma niteliğinde olmuş, bu vesileyle o, ümmetine adeta son mesajlarını iletmiştir. (Hz. Peygamber’in (sav) veda hutbeleri hakkında geniş bilgi ve değerlendirmeler için bk. Murat Gökalp, İlk Dönem Hadis ve İslâm Tarihi Kaynaklarına Göre Vedâ Hutbesi Rivayetlerinin Tekiki,(Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), Ankara 2001).

    Allah Rasûlü’nün (sav) birkaç mekanda yapmış olduğu konuşmaları aktaran rivayetlerde farklıklar mevcuttur. Bunun sebebi ise hutbede ifade edilen hususların lafzen değil, manen rivayet edilmesi, ravilerin kendi tasarrufları ve mezhep faktörüdür. Nitekim hutbede Hz. Peygamber’in (sav) Müslümanlara miras bıraktığı şeyin Kur’ân; Kur’ân ve Sünnet; Kur’ân, Sünnet, Ehl-i Beyt; Kur’ân ve Ehl-i Beyt olarak geçmesi ancak özellikle Şiiler’den kaynaklandığı anlaşılan mezhep faktörüyle açıklanabilir. Belki de bu sebeple hitabelerde hadis usulü açısından ferd, garîb, hatta şaz bazı rivayetler yer almıştır. (bk. Bünyamin Erul, “Vedâ Hutbesi”, DİA, 42/591). 

    Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Hz. Peygamber’in (sav) hutbelerinin genel olarak kısa, özlü ve anlaşılır olduğu hususu dikkate alınınca (Buhârî, İlim11), onun Vedâ haccındaki hitabelerinin de benzer nitelikler taşıması beklenir. Üstelik sayıları yüz bini aşan Müslüman bir topluluğa uzunca bir hutbenin irâd edilmesi -sözlerinin tekrar edilmek suretiyle bütün dinleyenlere aktarıldığı düşünüldüğünde- son derece zordur. Zira bu kadar kalabalık insan topluluğu arasında aktarılanların herkes tarafından tam olarak anlaşılması da mümkün olmaz. Dolayısıyla Vedâ Haccı sırasındaki hutbenin, tarih kaynaklarında ele alındığı gibi bir seferde ve sadece bir yerde değil, farklı zaman ve mekanlarda verildiği, bu esnada hazır bulunan ashâb tarafından parça parça rivayet edilen hitabelerin daha sonraki müellifler tarafından pratikliği ve mesajı düşünülmek suretiyle birleştirilerek kaydedildiği, bu sebeple de hutbenin bir yerde tek seferde verildiği izleniminin doğduğu anlaşılmaktadır. Bütün bunlarla birlikte Vedâ Hutbesi söz konusu olduğunda asıl üzerinde durulması gereken husus, hutbenin veya hutbelerin nerede veya nerelerde, hatta nasıl irâd edildiği değil, gerek Müslümanlar, gerekse bütün insanlık için hangi mesajların verildiğidir. Unutmamak gerekir ki Vedâ Hutbesi, Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed’in (sav) kıyamete kadar beşeriyete hidayet rehberi olacak vasiyetidir. (Hz. Peygamber’in Vedâ Hutbesi hakkında geniş bilgi ve değerlendirmeler için bk. Osman Şekerci, İnsan Hakları Alanında Temel Belgeler ve İslâm, (İstanbul 1996); İbrahim Bayraktar, “İslâm’ın İnsana Tanıdığı Bazı Temel Haklar ve Vedâ Hutbesi”, Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. IX, Erzurum 1990, s. 245-269; H. Ahmet Özdemir, “Son Peygamber’in Son Mesajı Olarak Vedâ Hutbesi”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, V/1, 2005, s. 95-112; Bünyamin Erul, “Vedâ Hutbesi”, DİA, 42/591-592). 
  • "Üstümde yıldızlı gök”demişti Königsberg’li 
    “içerimde ahlâk yasası”. 
    Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa? 
    İster gözünü oğuştur,istersen tetiği çek 
    idam mangasındasın içinde yasa varsa. 
    Girmem,girmedim mangalara 
    Yer etmedi adalet duygusu 
    içimde benim 
    çünkü ben 
    ömrümce adle boyun eğdim. 
    Yıldızlı gökten bana soracak olursanız 
    kösnüdüm ona karşı 
    onu hep altımda istedim.
  • Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve manevî yaralarımı tedavi edecek ilâç bulamazdım. Ruhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki, her saat kendimi intihar etmeye karar verirdim. "Acaba halim nedir ve ne olacak? Mürşid-i kâmil nerede bulabilirim?" diye çok merak eder ve yeis içerisinde kalırdım.

    Cenâb-ı Hak, nasıl ki Cehennem gibi bir zaman içinde Cennet gibi bir zamanı halk eder; ve her zamana lâyık çareleri icad eder; ve her yaraya muvafık ilâcı ihsân eder... Öyle de, bu medresesiz zamanımızda, bizim gibi yaralılara, Üstad-ı Muhterem vasıtasıyla risaleleri Türkçe olarak telif ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim,—lâyüad ve lâyuhsa—Cenâb-ı Hakka şükürler olsun ve Üstad-ı Muhteremi de Kur'ân hizmetinde muvaffak edip iki cihanda aziz eylesin. Âmin.

    Ben hiçbir Arabiyat görmeden, medresede beş-on sene okumadığım halde, yalnız risaleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise, bu âcizin, bu fakirin, bu miskinin nezdine çok Arabiyat hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftun oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip, "Risale okuyuver" diyorlar.

    --Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsi--
  • Sebebi mi telif ?
  • 151 syf.
    ·3 günde
    Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Türk Edebiyatı Klasikleri (Serisi)
    Yazardan başlamak istiyorum. Hüseyin Rahmi edebiyatımızın ilk romancılarından, ki bu romanı mesela 1910 senesinde yazmış, 108 yıl önce, Osmanlı Devleti zamanında, yani şu anki devletimizden daha eski bir kitap. Dönem olarak Tanzimattan hemen sonrasına denk geliyor. Fakat çok itibar görmeyen, unutulmuş bir yazar(idi), ta ki 2014 senesinde ölümünün üzerinden 70 yıl geçtiği için eserlerindeki telif kalkana kadar. Telif olmadığı için son yıllarda bir çok yayınevi kitaplarını basmaya başladı buda çok rastlanması ve rekabetten dolayı kitaplarının fiyatının düşmesine neden oldu. Bununla birlikte popülerlik, satış artışı nihayetinde okuyucuyla buluşma geliyor. Bu yayınevlerinde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları önemli ona yeni bir paragraf açmak gerek.
    Malum İş Bankası Yayınları Türkiye'nin en fazla satan, bilinen yayınevi, Hasan Ali Dünya Klasiklerinin ardından çıkardığı Modern Klasikler serisi (ki şuan 130 kitaba ulaştı) çok ilgi gördü, özellikle Zweig ismini parlatan, şuan Türkiye'de en fazla satan ve okunan yazar konumuna getiren bu seridir. Malum bankamız şimdide Türk Edebiyatı Klasikleri serisi çıkarmaya başladı. Şimdiden 6 kitaba ulaşan serinin ilk 3 kitabı Hüseyin Rahmi Gürpınar'a ait. Serinin önemi günümüz Türkçesine çevirip yayınlaması. Aslında daha önce de Türk Klasiklerini günümüz Türkçesiyle yayınlayan yayınevleri vardı ama ekseriyeti orjinal haliyle yayınlıyor ve malesef Osmanlı Türkçesinden çok uzaklaştığımız için eserdeki kelimelerin yüzde 20-30'unu anlayamıyorduk. Ben aslen orjinalini okumayı tercih etsem de İş Bankasının kitaplarını incelediğimde çok fazla değişiklik ve deformasyona maruz kalmadığı (şimdilik) ve böyle güzel bir serinin koleksiyonumu kitaplığımda görmek istediğim için kitapları 1. baskılarından (Bu çok önemli 1. Baskı takıntısı var bende, inşallah kaçırmadan serinin bütün kitaplarını 1. Baskısını alıcam) itibaren almaya ve okumaya niyet ettim. Serinin ilk kitanı da işte bu kitap. Bu seriyle beraber parlayan yazar da bence Hüseyin Rahmi Gürpınar olacak. Seri çıktığında en fazla okunan yazarlarda 250. iken şimdiden 215. sıraya yükseldi ileride daha yukarılarda görücez kendisini.
    Ve kitaba gelirsek, önce Halley Kuyruklu yıldızından bahsedicem. eskiden teleskoplar olmadığı için gökyüzünde gördüğümüz herşeye yıldız demişiz göktaşlarının hareket etmeside yıldız kayması olarak adlandırılmış. Halley'de aslında bir göktaşı, yıldız değil. İsmini 1700'lü yıllarda bu göktaşını keşfeden ve her 76 yılda bir dünyanın yanından geçtiğini, bir sonraki geçişinde 1758 yılında olacağını ileri süren Edmund Halley'den almış ve harbiden de 1758'de bu göktaşı dünyamızın yanından geçmiş. Romanımızda da Halley'in bu sefer dünyamızın yanından geçerken dünyamıza çarpacağı dedikodusu var ve konu burdan başlıyor. Dedikodu daha çok mahalledeki kadınlar arasında abartılarak yayılıyor. Kitabın başı olan bu kadın diyaloglarına incelemelerde gördüğüm üzere çok sıkıcı bulunmuş ve kitap bunun üzerinden eleştirilmiş. Evet kitabın başı biraz sıkıcı ama kitap hep böyle gitmiyor. Kötü de değil bence. Esas oğlanımız İrfan ise bilgili, okumuş bir eleman. Ama kadınlardan nefret ediyor ve gazetelerde kadınlar aleyhine yazılar yazıyor. Ve bu Halley olayı en çok onu mutlu ediyor zira kadınları toplayıp konferanslar vererek Halleyden abartarak bahsediyor ve dünyamıza çarpacağını söylüyor. Böylece kadınları korkutup onlardan intikamını alıyor, kendince, mal. Neyse sonra esas kızımız çıkıyor ortaya, şey aslında çıkmıyor, mektup yazıyor İrfan'a onu kendine aşık edip oyunlar oynuyor, o da kendince. İrfan'ın platonik aşkı, kızımızın oyunları, kuyrukluyıldızın çarpma senaryosu falan derken kitap gidiyor işte. Daha fazla ayrıntıya girmeyelim, spoiler olmasın.
    Kitabın ana temasına gelirsek, sonda bir sayfada yazarın yazdığı yazıda anlatmaya çalıştığı gibi, hurafelerin, dedikoduların saçmalık olduğu, insanları korkutup, yalan bilgi yaymaktan başka bir işe yaramadıkları anlatılıyor. Roman bizi 1910'lı yıllara götürüyor, mekansal olarak değil malesef, mekansal pek tasvir yok ama o dönemin toplumunu özellikle bu hurafe ve dedikodu, konuşmalar vs. iyi anlatıyor. Hurafe meselesine gelirsek bunun tek sebebi CE-HA-LET. Bakın size bir olay anlatayım bırakın 1910'u, yıl 2002 bilemedin 2003, ortaokulu okuduğum kasabada imamın işi çıkmış din hocamıza rica etmiş cumayı sen kıldırır mısın diye. Bizim hoca cumayı kıldırıp hutbeyi verdikten sonra cemaate, "Ey cemaati müslümin duydum ki ağacın birine çaput falan bağlayıp, dile diliyormuşsunuz bunlar hurafe inanmayın, yapmayın günahtır." dedi, demez olaydı adamı ilçe müftülüğüne şikayet etmişler. Ama bugün bakıyorum o kasabadaki ağaçta artık bir tane çaput yok, evet hala olan yerler olabilir ama o cahil insanlar ölüyor, ya da iletişim ve araçları arttıkça bilinçleniyor. Artık eskisi kadar yok bunlar şükür.
    Neyse çok uzattık, şimdi bu halley 2060 yılında tekrar dünyamıza yakın geçecek o zaman yaşıyor olursak (ki pek zannetmiiyorum ben 69 yaşında olucam) o zaman bu incelememi tekrar paylaşıcam, 42 yıl sonra görüşmek üzere.
  • Eş’ariyye ekolünün temsilcisi olan Ebu’l Hasan Eş’ari’nin uzun adı Ali b. İsmail b. Ebı Bişr İshak b. Salim b. İsmail b. Abdullah b. Musa b. Bilal b. Ebı Bürde b. Muse’l-Eşari’dir.

    Doğum tarihi tam olarak bilinmemekle beraber 260/873-74) tarihinde Basra’da dünyaya gelmiştir. İmam Eşari’nin hayatını doğumundan on yaşına, on yaşından Mutezil’den ayrılışına ve bundan sonraki hayatı olmak üzere olmak üzere üç devrede incelemek mümkündür.

    1-Doğumundan 10 yaşına kadar:
    Bu dönem O’nun çocukluk ve ilk tahsilini tamamladığı dönemdir ki, çeşitli ilimler tahsil etmiş ve daha ziyade babasının ahlakı ve ilmi terbiyesinde bulunmuştur.

    2-On yaşından Mutezile’den ayrılışına kadar:
    Otuz yıllık bir dönemi kapsayan bu dönem O’nun, üvey babası Ebu Ali el-Cubbai ile ilmi yakınlığı bulunduğu dönemdir. O kelam ilmini de Cubbai’den öğrenmiştir. Fıkıh’ta Hanefi olan Eşari, itikatta hocasının tesiriyle koyu bir Mutezile mezhebi savunucusu olmuştur.
    Hicri 300 senesinde O’nun Mutezile’den ayrılarak, Ehlisünnet akidesine bağlandığı bilinmektedir.

    Rivayete göre, İmam Eş’ari ilmi olgunluğa eriştikten sonra Mutezile’nin delilleri onu tatmin etmemiş ve bu görüşleri terk etmiştir. Bu karara vardıktan sonra 15 gün evine kapanmış ve bu süre sonunda bir Cuma günü Basra camiinde minbere çıkarak şunları söylemiştir:”Ey insanlar, beni tanıyanlar beni tanır. Tanımayanlarda kendimi tanıtıyorum ben falan oğlu falanım. Ben Kuran’ın mahlûk olduğunu, Allah’ın gözlerle görülemeyeceğini, kötü fiillerimizin kendimizin yarattığımızı söylüyordum. Ben bunlardan tövbe ediyorum ve bu fikirlerden vazgeçiyorum. Ey insanlar ben bu süre zarfında evime kapandım ve bu fikirle ilgili delilleri düşündüm. Onların hiçbirisi bana tercih sebebi olarak uygun gelmedi. Yüce Allah’tan bana hidayet etmesini istedim. O da bana şu yazmış olduğum şeyleri hidayet etti. Bunun üzerine şu elbiseden soyunduğum gibi bütün içinde bulunduğum fikirlerden soyunuyorum.”

    3-Kırk yaşından ölümüne kadar:
    Mutezile mezhebinden ayrılıp, selef akidesi üzere geri kalan hayatını devam ettiren Eş’ari, yaklaşık 25 yıllık bu süre zarfında bol bol eser telif etmiş ve selef akidesini müdafaa ile geri kalan ömrünü geçirmiştir. Ehli Sünnet adına üslendiği müdafaa ile büyük taraftar kazanmış ve kendisinden sonra gelişecek olan Eş’ariyye ekolünün kurucusu ve temsilcisi olmuştur.

    Irak, pek çok bidat mezhebinin çıktığı bir bölgeydi. İmam Eş’ari, Revafız, Karamita ve özellikle Mutezile ile çok şiddetli ve gürültülü cedel ve münakaşalarda bulunmuştu.