Seda Çavdar

Seda Çavdar
@sedaninnotlari
Kitaplar benim en iyi arkadaşım. Olmayan dünyalarda kendimi çok daha mutlu hissediyorum. İnstagram; @ sedaninnotlari
8/10
Gospodinov bu romanda aslında çok kişisel, bir o kadar da evrensel bir hikayeyi, kendi babasının yaşamını ve vedasını anlatıyor. Bir bahçıvan olan babası, hayatı boyunca toprağı işlemiş, domates ekmiş, çiçekleri büyütmüş, doğanın o sessiz ve bilge dilini öğrenmiş bir adam. Fakat amansız bir hastalığa yakalanıyor ve hayatının son günlerini yaşamaya başlıyor. İşte kırılma noktası da burada başlıyor; hayatı boyunca hep bir şeyler "yeşerten" ve var eden bir adamın, yavaş yavaş soluşuna şahit oluyoruz. Oğlu yani yazarımız, babasının yanına gidiyor ve onun son günlerinde refakatçisi oluyor. Birlikte geçirilen o son zamanlarda, babanın geçmişi, gençliği, komünizm döneminin Bulgaristan'ı, o dönemin yoksulluğu ama bir o kadar da güzel insan ilişkileri anılar arasından çıkıp geliyor. Kitap, babanın ölüm anına ve sonrasına kadar uzanıyor. Yazar, ölümü korkunç, karanlık bir canavar gibi anlatmıyor. Aksine, bir bahçıvanın toprağı işlemesi, solan bir çiçeği budaması kadar doğal, döngünün bir parçası olarak önümüze koyuyor. Kitap bize şunu hatırlatıyor: Bizler aslında hepimiz kendi hayatlarımızın bahçıvanıyız. Anılar ekiyoruz, dostluklar büyütüyoruz, bazen sevdiklerimizin gidişiyle bahçemiz darmadağın oluyor ama o toprak orada kalmaya devam ediyor. Okurken insan ister istemez kendi anne babasını, kendi çocukluğunu ve bir gün her şeyin biteceği gerçeğini düşünüp duruyor. Acıyı çok zarif bir şekilde anlatan, çok dokunaklı bir baba-oğul ve veda hikayesiydi. Bazı cümleler kalbimde ince bir sızıya neden oldu, gözlerimin dolmasına sebep olan cümleler vardı. Eğer şu sıralar melankolik bir dönemden geçiyorsanız, kitap sizi biraz daha içinize döndürebilir. Yine de Gospodinov’un o nahif, dert ortaklığı yapan üslubunu çok sevdim, bu kitap benim için tam anlamıyla kalbime dokunan bir
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,7bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
7/10
·520 syf.··
2026 12. kitabı
Japonya'da düzenlenen prestijli bir uluslararası piyano yarışması var. Dünyanın dört bir yanından gelen genç yetenekler üç hafta boyunca elene elene finale kalmaya çalışıyor. Ama Riku Onda bu yarışmayı bir "hırs ve entrika" savaşı olarak değil, müziğin insan ruhunu nasıl dönüştürdüğü üzerinden anlatıyor. Kitap dört temel karakterin etrafında dönüyor. Annesinin ölümünün ardından sahneyi terk eden dahi Aya, yarışmanın yaş sınırına dayanmış, çocuklu sıradan e adam olan Akashi, Juliard'da okuyan yakışıklı Masarı ve kitabın büyük gizemi Jin. Yarışmaya efsanevi bir piyanistin referans mektubuyla katılıyor ve tüm kuralları altüst ediyor. Klasik yarışma hikayelerinde karakterler birbirinin kuyusunu kazar, arkadan iş çevirir. Ama burada tam tersi bir durum var. Bu dört kişi birbirini kıskanmak yerine, birbirlerinin performanslarından ilham alıyorlar. Jin’in doğallığı Aya’yı özgürleştiriyor; Masaru’nun kusursuzluğu Akashi’yi sınırlarını zorlamaya itiyor. Kitap aslında bize şunu fısıldıyor: Gerçek sanat, başkalarını yenmek için değil, kendi içindeki en iyiye ulaşmak için yapılır. Kitabı bitirdiğinde insan evdeki piyanonun başına geçmek ya da hemen bir klasik müzik çalma listesi açmak istiyor. Karakterlr piyano çalarken sayfaları değil, notaları okuyorsun sanki. Debussy, Rachmaninoff veya Bartók çalınırken, müziğin yarattığı o gerilimi, coşkuyu, karakterlerin parmaklarındaki teri ve kalplerindeki ritmi resmen hissediyorsun. Ruhunu dinlendirmek, rekabetin bile ne kadar zarif olabileceğini görmek ve kelimelerin nasıl müziğe dönüştüğüne şahit olmak istiyorsanız, bu kitaba kesinlikle şans vermelisin.
Balarıları ve Uzaktaki Gök GürültüsüRiku Onda · Beyaz Baykuş Yayınları · 202441 okunma
7/10
·208 syf.··
2026 11. kitabı
Yeryüzü Sürgünleri, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından gelen Yunan işgaliyle birlikte, Ege coğrafyasında (Midilli ve çevresinde) yüzyıllardır komşu olarak, aynı denizi ve rüzgârı paylaşarak barış içinde yaşayan Türkler ve Rumların hikâyesini konu alıyor. Hasan, adanın kadim zeytinliklerinde çalışan, ekmeğini taştan çıkaran dürüst ve gururlu bir Türk genci. Sadece toprağa ve işine değil, adanın kültürüne, insanına da derinden bağlı. Savaşın ayak sesleri gelip o güzelim komşuluk ilişkileri çatırdamaya başladığında, Hasan hem sınıfsal zorluklarla hem de milliyetçilik rüzgarlarının getirdiği o acımasız ayrımcılıkla mücadele etmek zorunda kalıyor. Hasan adadan koptuktan sonra, gittikleri yeni topraklarda karşımıza çıkan yerel halk ve diğer göçmenler de var. Theo ve Nikolasias. Onlar da Hasan gibi savaşı istemeyen, barış içinde yaşamak isteyen kişiler. Bu karakterler üzerinden, yurdundan koparılan insanların trajedisine şahit oluyoruz. Savaş ve göç konulu pek çok kitapta genellikle keskin çizgiler vardır; bir taraf tamamen mağdurdur, diğer taraf ise acımasız düşman. Fakat yazar karakterleri siyah ve beyaz olarak ayırmamış. Yani "Türkler tamamen iyi, Rumlar tamamen kötü" ya da tam tersi bir durum yok. Theo da Nikolasias da Hasan da aslında aynı gökyüzünün altında barış içinde yaşamak istiyor. Herkes kendi trajedisinin, kendi korkularının kurbanı. Şule Akşun’un dili kullanma biçimi bir Ege melodisi gibiydi. Kitap acı bir dönemi anlatsa da bunu bağırıp çağırarak, ajitasyon yaparak yapmıyor. Midilli’nin zeytin ağaçlarını, mitolojik esintileri, denizin kokusunu öyle bir anlatıyor ki, sayfaları çevirirken o coğrafyanın hüznü içine işliyor. Edebi derinliği çok yüksek ama bir o kadar da akıcı ve zarif bir üslubu var. Kitabı kapattığımda içimde buruk bir his kaldı. Sanki uzun
Yeryüzü SürgünleriŞule Akşun · Destek Yayınları · 202629 okunma
7/10
·160 syf.··
2026 10. kitabı
Todd McElroy, hepimizin içten içe hissettiği ama bir türlü yüksek sesle itiraf edemediği o suçluluk duygusuna parmak basıyor: "Boş durursam zamanı boşa harcamış olurum." McElroy’un anlatmak istediği şey, tembellik yapmak ya da hayattan tamamen elini eteğini çekmek değil. Yazarın "hiçbir şey yapmamak" derken kastettiği şey, zihni serbest bırakmak, anı sadece yaşamak ve sürekli bir üretim baskısı altında ezilmemek. Günümüzde kitap okurken bile "Ayda kaç kitap bitirdim?", film izlerken "Kültürleniyor muyum, listeme ekleyeyim", kahve içerken "Instagram'a ne koysam?" diye düşünmekten anın tadını kaçırıyoruz. İşte McElroy tam bu noktada devreye giriyor ve diyor ki: "Zihnin hiçbir şey üretmediği, sadece var olduğu anlar, aslında en çok beslendiği ve yenilendiği anlardır." Kitabın en güçlü tarafı, modern insanın üzerine kabus gibi çöken "hiçbir şey yapmama suçluluğunu" incelemesi. Yazar, boş durduğumuzda kendimizi neden suçlu hissettiğimizi tarihsel ve toplumsal nedenlerle açıklıyor. Kapitalist sistemin bizi sürekli tüketen ve üreten birer robota dönüştürmek istediğini, oysa insanın doğasının buna uygun olmadığını söylüyor. Boş bir güne uyanmanın ve o günü planlamadan, sadece rüzgarı izleyerek geçirmenin lüks değil, bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor. Kitap, insana kaybettiği "yavaşlama hakkını" geri veriyor. Yazar, zihin boşluğa düştüğünde, yani kelimenin tam anlamıyla "hiçbir şey yapmadığında", bilinçaltının çalışmaya başladığını ve en orijinal fikirlerin, hikayelerin, çözümlerin bu sessizlikte doğduğunu harika örneklerle anlatıyor. Zaman zaman tekrara düşse de, "daha çok çalış, başarabilirsin" diyen kişisel gelişim kitaplarının aksine, "zaten yeterince şey yapıyorsun, şimdi biraz da hiçbir şey yapma zamanı" diyen bir eser. Kendimize bu "sadece var olma" iznini vermek, bu
Hiçbir Şey Yapmadan Her Şeyi YapmakTodd McElroy · İdeal Kültür Yayıncılık · 202511 okunma
8/10
·54 syf.··
2026 9. kitabı
Zeki Bulduk’un kaleme aldığı "Sevgili Mayakovski - Tahran'dan Mektuplar" üzerine konuşacak, üzerine derin derin düşünülecek çok şey sunuyor bize. Kitabın mektup formunda yazılmış olması, okuyucuyla yazar arasındaki mesafeyi tamamen sıfırlamış. Yazar burada Mayakovski’yi bir alıcı, bir dert ortağı olarak seçiyor. Ona Tahran’dan seslenirken, aslında modern insanın yalnızlığını, devrime, aşka ve hayata dair kırgınlıklarını anlatıyor. Mayakovski hayatı boyunca Lili Brik’e olan hastalıklı, tutkulu aşkı ve sistemle olan kavgaları yüzünden ruhunu hırpalamış ve nihayetinde kalbine bir kurşun sıkarak hayatına son vermişti. Tahran ise sokaklarında hem büyük aşkları hem de büyük siyasi acıları, devrimleri ve hayal kırıklıklarını barındıran bir şehir. Yazar, Tahran'ın o hüzünlü, tozlu sokaklarında yürürken Mayakovski’nin trajedisini yanı başında taşıyor. Zeki Bulduk, coğrafyaların ruhunu okumayı ve bunu edebiyata aktarmayı çok iyi bilen bir kalem. Cümleler adeta bir ney sesi gibi naif ama bir o kadar da sarsıcı. Bu mektuplar sadece Mayakovski'ye yazılmamış; yazarın kendi içine, kendi geçmişine ve inançlarına tuttuğu bir ayna. Kesinlikle kütüphanede özel bir yeri hak eden, bittiğinde bile kapağına bakıp seni derin düşüncelere daldıracak bir eser. Tavsiyemdir.
Sevgili MayakovskiZeki Bulduk · Koyu Kitap · 201429 okunma