İsmail | Synergy, Kızıl'ı inceledi.
18 May 23:05 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Herkesin kendi düşüncelerine göre soğuk durduğu yazarlar vardır muhakkak. Benim için de Zweig bunlardan bir tanesiydi. Onun eserlerini hiç okumama karşın bu soğukluk nereden geliyor diye kendi kendime çok sorular sordum, kendimi en derin düşüncelerde buldum. Belki fotoğrafından, belki eser isimlerinden belki de bu kadar göz önünde olduğundan. Bilmiyorum, bildiğim bir şey varsa yanıldığım. Peki onun eserlerinden bir tanesini okumayıp da, soğukluk derecesine kadar gelme önyargımı nasıl açıklarım, bu da zor elbet. Nihayetinde son birkaç eserini okumakla birlikte Zweig, yıkılmaz ön yargılarımı yıkmış, ağlarla kaplı düşüncelerimi berrak bir seviyeye getirmiş oldu.

Zweig'i okuyanlar bilir ki, eseri elimize aldığımız andan itibaren, bizi içine çeken büyük bir güçle karşılaşıyoruz. Nesnel anlatımının yanında, yazarın kendi hayat hikâyesi ve duygularını da, aynı kapalı kapılar ardında oluşan bir ses gibi işitiveriyoruz. Bu eserde de büyük bir yalnızlığın ötesinde, genç bir delikanlının ruhu ve çevresi ile verdiği mücadeleyi gördüm. Tıp öğrencisi adayı olan Bergen'in, öğrenimi tamamlamak üzere gittiği Viyana şehrinde; başlangıçta olan şevk ve mutluluğu, belki içindeki arzuların gerçekleşmemesi, belki de karşılaştığı insanlardan gelen olumsuzlukla birlikte aniden sönüverir. Bir yandan mesleğinin verdiği sorumlulukla yüzleşirken bir yandan da şehrin korkutucu yalnızlığı hem ruhunu hem bedenini esir alır. Komşu ve arkadaşlarının feci bir şekilde yapmış oldukları riyâkar iki yüzlülükleri, delikanlıda onulmaz yaralar açar. Çocukluğunu kaybetmek üzere olan bir tıp öğrencisi, yine aynı yaşadığı şehirde yaşayan, hastalıkla (Kızıl) pençeleşen bir kızın çürümekte olan bedeninde, kaybettiği çocukluğu bulmak ister.

Şimdi de bir alıntı ile yazarın ne kadar güzel cümlelerle, biz okuyucuları nasıl da anlatılmaz duyguların içine sokacağını görüyor ve betimlemenin en üst zirvesine yakından bakıyor olacağız:

Şimdi odasında durmuş çevresine bakınıyordu. Birkaç eşya yan yana dayanmış ve unutulmuş gibiydi, hiçbirinin diğeriyle içsel bir bağı, zarafeti ve enerjisi yoktu: Biri yaklaşacak olsa iç geçiren öne doğru meyil vermiş iki eski dolap, üzerindeki yıkanmaktan solmuş örtüsüyle bir yatak, loş odanın karanlığında sıkıntılı sıkıntılı sallanan beyaz bir lamba, her yeri dökülen eski Viyana tarzı bir soba...

Bunun gibi sade, hoş anlatımıyla dolu dolu cümleler, eseri bir çırpıda bitirmeme neden oldu. Kendisinin, Nazi zulmünün çirkinliğini ve mesleğine, meslektaşlarına olan yıpratıcı baskıları gören Zweig eşiyle birlikte intihar etmiştir. Ölümünden önce insanlığa bıraktığı eserler, yine insanların insanlığını sorgulamasında faydası dokunacak çok güzel kaynaklar olmuştur. Zaten, 20. yy başlarında vermiş olduğu yapıtları, olayda geçen kişi ve kişilerin duygularını, okuyucunun gözlemiyle birlikte, o anki yaşamın bütün gerçekliklerini en güzel yoldan okura sunmaktadır. Yalnızlık, dram, ahlaklı şehvet (bunu ben uydurdum ama okuyunca anlayacaksınız), orijinal aşk, yüzde yüz kadın tarifi, insan ruhunun 7 boyutlu hallerinin yazıya aktarımı gibi konuları yazarımız en iyi şekilde açıklıyor ve tarif ediyor. Yalnızlıktan ölüyorsanız, aşkla da tekrardan karşılaşmak istiyorsanız Zweig okuyun. Ama sonunda kendinizi kaybedebilirsiniz ha...

Nerden çıktın karşıma böyle Sitare
Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde
Kirpiklerin yüreğime batıyor
Telaşlı bir kalabalığın ortasında
Ayaküstü konuşuyoruz
Nedimin nigehban nergisleri gibi
Üstümüzde bütün nazarlar
Çok utanıyorum Sitare
Dün oturup hesap ettim
Sen doğduğun zaman
Ben bir askeri mektepte talebeymişim
Sen bilmezsin Sitare
Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih
Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu
Her akşam dokuzda yat borusu çalardı
Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı
Bir derin uykuya atardım kendimi
Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı
Ben de onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Seninle konuşurken Sitare
Aklıma yıldızlar dökülüyor
Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde
Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan
Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında
Gökyüzü salkım salkım
Zigguratlar tıklım tıklım
Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım
Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım
Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan
Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım
Gözlerine baktığım zaman Sitare
Bütün çöllere ay doğuyor
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı
En kuytu vahaları dolaşıyorum
Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare
Çadırla su arasında bir cılga var
O cılgada narin ayak izlerin var
Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun
Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun
Biliyorum içinde bir sızı var
Bıçak ağzı gibi bir sızı var
Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan
Züheyr’in Suad’ı gibi keremsiz kılan
Kuzeyden güneye
Güneyden kuzeye
Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde
Kureyş’in heybetli ve inatçı develeri
Hiç aldırmadan benim esmer sevdama
Geviş getiriyorlar ufka bakarak
Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum
Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum
Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif
Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum
“Ah minel aşk-ı ve halatihi..”
Çok eski bir gerçektir bu biliyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz
Ve ikimiz de ıslanıyoruz
Ben ne yağmurlar gördüm Sitare
Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım
Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın
Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır 
O şehirde sırılsıklam gezerdim
Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan
Tapınaklar insanları safra gibi atardı
Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı
Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni
Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim
Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında
Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk
Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun
Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun
Kaşı karam, gözü karam, saçı karam
Umay gibi yumuşak huylum
Nerden çıktın karşıma böyle
Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime
Asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime
Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare
Adam akıllı yorulmuşum
Ellerin böyle olmamalıydı
Ellerine acıyorum
Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum
Durup durup ıssız yerlerde
“güçlü ol ey kalbim, güçlü ol
Daha çok işimiz var” diyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

/ Dilaver Cebeci /

Esin Aykan, Kendi Seven Ağlamaz'ı inceledi.
13 May 23:12 · 6/10 puan

Tuna Kiremitçi'nin okuduğum ilk kitabı ve bende sınıfı maalesef geçemedi..Çocuk yaşta annesinin yönlendirmesiyle oyuncu olan Sitare'nin genç bir kadın olduğunda da içinde debelendiği aşk hayatını anlatıyor. Barda tanıştığı Kurthan'la arasındaki ilişkinin bir aldatma sonucunda bitmesinden sonra dizi çekimi için gittiği şehirde alkole teslim ediyor kendini ve oyuncu arkadaşlarının alay konusu oluyor..Bir adım sonrasında Devran Cesur aşkına misafirperverlik ediyor..Senarist ise Sitare'ye aşık..
Kip ekleri birbirini tutmadığı için hikàye inandırıcılığını yitirmesine sebebiyet verdi bir diğer dikkati çeken detay Sitare'nin kiminle aldatıldığını anlamam çok zor olmadı, bir tık dikkat edilseydi daha iyi bir alt yapı oluşurdu diye düşünüyorum..

Aram Adar, bir alıntı ekledi.
12 May 15:57 · Kitabı okuyor

Artık Gitti Şehir
Nasıl ilerliyor saat acele etmeden
yılları yemenin verdiği güvenle:
günler kısa, üzümler geçici,
soluyor aylar zamandan sarkmış.

Geri çekiliyor dakika
ateşi altında amansız topların
ve birden bir tek yıl kalıyor bize
bir ay, bir gün, ve ölüm yaklaşıyor takvimde.

Kimse durduramadı suyun akışını
ne düşünce, ne aşk tutabildi,
aktı, aktı güneşlerin, varlıkların arasından,
ölümümüzü gösterip geçen beyitler.

Sonunda düşeriz zamanda, bitmiş,
alır bizi zaman, hepsi bu, biz ölüleri,
sürüklenip gideriz varlıksız, gölgesiz,
tozsuz, kelimelersiz, kalan kalır,
ve artık yaşayamayacağımız şehirde
bomboş kalır her şey, giysilerimiz, gururumuz

Kuruntular Kitabı, Pablo Neruda (Sayfa 29 - Can)Kuruntular Kitabı, Pablo Neruda (Sayfa 29 - Can)
Kasım, Kar'ı inceledi.
09 May 11:15 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · Puan vermedi

Başkarekterimiz: Ka, kitabın adı: Kar, kitabın geçtiği şehir: Kars.

Ka, bir şairdir. Almanya'da bir sürgün
olarak yaşamış, İstanbul burjuvazisidir. Kars'a gelmesinin nedeni: Seçim kampanyası ve intihar eden kızlar.
Üniversite yıllarında aşık olduğu bir kız var. Adı: İpek. O da Kars'ta ailesiyle beraber yaşıyor. Kars'a gelmenin birinci nedeni, İpek olamaz mı? Belki de olabilir.
Kars, soğuk bir şehirdir. Soğuk bir şehir olduğu için, unutulmuştur. Bazı hadiselerden sonra Kars'a bir canlılık gelmiştir. O yıllarda "türban" meselesi vardır. Okula alınmayan başörtülü kızlar çareyi intihar etme de buluyor. Kars'ı ele geçiren bir de "Siyasal İslamcılar" var. Siyasal İslamcılar, başörtülü kızları okula almayanları, destek verenleri rahat bırakmıyor. Devletin adamları da "Siyasal İslamcılar"ı rahat bırakmıyor. İmam hatip öğrencileri, ateist kimlikli insanlara karşı çok soğuk davranıyor. O kadar şey olur da Kürt olmaz mı? Bir de o dönemlerde PKK olayları da yaygın. Ateist, laik ve demokrat insanlar, yoksul insanların salt bir Tanrıya inanacağını kabul ediyor.

OP'un romanlarını tek konu üzerinde ele almak, biraz aptalca olur. Romancı, vermek istediği mesajı, direkt vermez; dolaylı bir şekilde ya da araya başka bir konu sıkıştırarak verir. Bu roman, Ka'nın öyküsü mü? Evet. Bu roman, Ka ve İpek'in aşk öyküsü mü? Evet. Bu roman, bir aşk öyküsü mü? Evet. Bu roman, unutulan Kars'ın öyküsü mü? Evet. Bu roman, Türkiye'nin öyküsü mü? Evet. Bu roman, siyasi bir kitap mı? Evet.

Kitabı okurken Kars'ın nasıl soğuk olduğunu, şehirdeki atmosferi, halkın durumunu, şehirde yaşayan insanların hayata bakış açılarını, maddi durumunu da öğreniyoruz. Belki de bu roman sayesinde unutulan Kars, hatırlanır.

Roman, 3. ağızdan anlatılıyor. Anlatan kişi, bu hikayeyi biliyor çünkü o, Ka'nın yakın bir arkadaşı. Herkes yazar olabilir ama herkes romancı olamaz. OP, yalnızca bir romancı; başka da bir şey değil. Herhangi bir saf tutmadan, farklı ideolojileri savunan insanlarının ağzından konuşabiliyor hem de açık vermeden.

Oldukça donanımlı bir kitap. OP, okurlara sıktığı kurşunlarla beyinlerinin içinde yaşayan sığ düşünceleri öldürmesini istiyor.

Ne yazık ki yaşadığımız ülkede kişinin savunduğu ideolojiye saygı duyan yok.
Bir muhafazakar, bir ateiste bakınca içinden, "Ah, zavallı, hiç yere cehennemde yanacak," der. OP bu hususu da parmak basıyor.

Ülkemizde "Siyasal İslamcılar", Atatürk'e de laikliğe de karşıdır. Onlara karşı bir kin, bir nefret besler. Bir de Kürt milliyetçilerine. Laikler de, "Siyasal İslamcılar"a karşı bir kin bir nefret besler. Kürt milliyetçisi, "Siyasal İslamcılar"ı da devlete de karşı bir kin, bir nefret besler.

Sanatın bir siyasi malzemeye dönüştüğünü, gazetecilerin "gizli güçlerinden" aldığı emirle hareket ettiğini de görüyoruz.

Risk alarak şunu da diyorum ki, bu kitap, "Masumiyet Müzesi" kitabının da habercisi. "Evet, Orhan Pamuk kitabın bir sayfasında öyle diyor," diyeceksiniz. O öyle demese de yine aynı şeyi diyecektim. Masumiyet Müzesi'nin ilk cümlesini ve kitaptan oluşan cümleleri baz alırsak dediğim kapıya çıkıyoruz. İnanıyorum ki, OP, bu kitabı yazarken Masumiyet Müzesi'nin ilk cümlesini de yazıyor. Biliyorum, hissediyorum. Belki OP'un kalemine aşinalığından cesaretlenerek öyle bir yorumda bulunuyorum.

Kitabın son sayfalarına doğru gelirken, "Oyun nerede başlıyor, gerçek hayat nerede bitiyor? Tanıdığım, kıymet verdiğim insanı ne kadar tanıyorum?"

OP, bu kitabında karın altına gizlenen hadiseleri, karın üstüne çıkarıyor. Ülkede yaşayan ideolojileri, yaşayan ideolojileri savunan kişileri kitabında işliyor.
Kışkırtıcı bir roman, aman dikkatli olun.

Ka'nın arkadaşı o hadiseyi okuyucuya vermeseydi, belki de kitaba 10 puan verirdim. O hadiseyi dile getirdikten sonra, biraz da olsa şevkimi kırdı. Ama o hadisenin nasıl olduğunu öğrenmek içinde bir an önce o hadisenin yaşadığı sayfaya gelmek istiyordum. Ka'nın arkadaşı, bir yandan şevkimi kırarken bir yandan merak duygumu zirveye taşıdı.
9 versem eksik, 10 versem fazla olacak. 9,5 veriyorum; bu bahside kapatıyorum.

https://youtu.be/z81UbmjYMgk

Kübra A., bir alıntı ekledi.
06 May 19:03

ey sevgili
Bakışlarım aynalara değdikçe
Yeni bir yangının habercisi oluyor şehirde
Aşikârdır sana hasretinle kapladığın tenden
Nasıl çıkıyor mağlubiyetin kederi

Aşkın devirdiklerini kim ayağa kaldırabilir
Kim teselli edebilir zatından başka
Zulümleriyle cihanı durduracaklarını zannedenler
Bilmezler aşk kapısında köle olmanın kıymetini
Suçlu aramakla geçer onların bütün günleri ve geceleri
Nedamet hissinin gözyaşına boğup yakıp kül ettiklerini
Kim anlar / Aşkın dirilttiği muhabbet fedailerinden başka

Sırrını Söyleyen Rüzgar, İsmail Bingöl (Sayfa 13 - Ötüken Neşriyat)Sırrını Söyleyen Rüzgar, İsmail Bingöl (Sayfa 13 - Ötüken Neşriyat)
İrem Söylemez, bir alıntı ekledi.
05 May 18:07

‘bugün hava kötü’
şehirde türettik,
bu saçma, bu nankör lafı.
yağmura kötü hava diyeni,
kuraklıkla terbiye eder allah.
kötü olan yağmurun varlığı değil,
yokluğudur,
ey benim şehirde kendini şaşırmış aklım!
şairin bir yakıtı varsa,
o da yağmurdur.
ruhsallaşır gökyüzü, kelimeler ıslanır.
her aşk bir yağmurlu günle hatırlanır.
işler yolunda demektir köyde bulut, 
çünkü köyün mal sahibi topraktır.
ve toprak, 
yaradanın hamuru, 
hep biraz ıslak olmalıdır.
su ve toprak,
bitmeyecek en büyük aşktır.

Kayıp Kentin Yakışıklısı, Yılmaz ErdoğanKayıp Kentin Yakışıklısı, Yılmaz Erdoğan
Artemis, bir alıntı ekledi.
04 May 20:20 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Bu şehirde yaşayanların kullandığı aşk kelimesiyle,kızın kullandığı aşk kelimesi arasında fark var sanki.Kuşkusuz kızın sürmeli gözleri aşkı görüyor.Kuşkusuz kendine özgü aşkları var onun.

Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık, Mehmed Uzun (Sayfa 145)Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık, Mehmed Uzun (Sayfa 145)

Dilaver Cebeci - Sitare
https://youtu.be/Wo8XtY7u25I

Çeşmek Be-zen Sitare
Ezmen Mekon Kenâre”

Nerden çıktın karşıma böyle Sitare
Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde
Kirpiklerin yüreğime batıyor
Telaşlı bir kalabalığın ortasında
Ayaküstü konuşuyoruz
Nedimin nigehban nergisleri gibi
Üstümüzde bütün nazarlar
Çok utanıyorum Sitare
Dün oturup hesap ettim
Sen doğduğun zaman
Ben bir askeri mektepte talebeymişim
Sen bilmezsin Sitare
Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih
Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu
Her akşam dokuzda yat borusu çalardı
Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı
Bir derin uykuya atardım kendimi
Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı
Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Seninle konuşurken Sitare
Aklıma yıldızlar dökülüyor
Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde
Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan
Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında
Gökyüzü salkım salkım
Zigguratlar tıklım tıklım
Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım
Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım
Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan
Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım
Gözlerine baktığım zaman Sitare
Bütün çöllere ay doğuyor
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı
En kuytu vahaları dolaşıyorum
Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare
Çadırla su arasında bir cılga var
O cılgada narin ayak izlerin var
Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun
Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun
Biliyorum içinde bir sızı var
Bıçak ağzı gibi bir sızı var
Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan
Züheyr’in Suad’ı gibi keremsiz kılan
Kuzeyden güneye
Güneyden kuzeye
Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde
Kureyş’in heybetli ve inatçı develeri
Hiç aldırmadan benim esmer sevdama
Geviş getiriyorlar ufka bakarak
Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum
Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum
Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif
Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum
“Ah minel aşk-ı ve halatihi..”
Çok eski bir gerçektir bu biliyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz
Ve ikimizde ıslanıyoruz
Ben ne yağmurlar gördüm Sitare
Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım
Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın
Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır 
O şehirde sırılsıklam gezerdim
Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan
Tapınaklar insanları safra gibi atardı
Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı
Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni
Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim
Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında
Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk
Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun
Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun
Kaşı karam, gözü karam, saçı karam
Umay gibi yumuşak huylum
Nerden çıktın karşıma böyle
Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime
Asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime
Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare
Adam akıllı yorulmuşum
Ellerin böyle olmamalıydı
Ellerine acıyorum
Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum
Durup durup ıssız yerlerde
“güçlü ol ey kalbim, güçlü ol
Daha çok işimiz var” diyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Hicret, Sırat-ı Aşk'ı inceledi.
01 May 22:04 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sırat-ı Aşk 33 yazarın eşlik ettiği, içerisinde 33 başlık bulunan ve her başlıkta aşkın farklı boyutlarını ele alan naçizane kitaplardan biri. Okurken her sayfasından ayrı bir lezzet aldığım ve her bölümde aşka dair hikâyelerle aşkın özünü ve güzelliğini okuyucuya hissettiren bir kitap. Değil mi ki aşk, sözün değil ruhun eylemidir.

Kitap ilk olarak İskender Pala'nın "Aşk Yolunun Sonu Melekeliğe Çıkar" başlıklı yazısı ile başlıyor. İskender Pala aşka divan edebiyatındaki sanatçıların gözü ile bakmıştır ve şöyle eklemiştir: "Sevilmek umuduyla sevmek beşeriyet ama sevmeyi bir görev bilerek sevmek melekiyet demektir". Yazar, burada da diğer eserlerinde olduğu gibi divan sanatçılarının beyitlerine yer vererek okuyucuya vermek istediği mesajın özünü kavratmaya çalışmıştır. İskender Pala burada aşkı manevi boyutta ele alarak aşkın cennet emelinden uzaklaşıp cemale erme hedefini gözettiğini vurgulamıştır.

Kitabın ikinci başlığı ise Eda Bildek tarafından "Sessiz Gemi" başlığı altında kaleme alınmıştır. Bu yazarımız Yahya Kemal'in Nazım Hikmet'in annesi Celile'ye olan aşkını anlatmıştır. Yazının ilk başlarında yazarımız, Yahya'nın çektiği aşk acısının yüreğine nasıl oturduğunu, bu aşk hikâyesini yazıp yazmamak arasındaki bocalamalarını ve kendi iç konuşmalarını ele almış. Daha sonra Yahya'nın ve Celile'nin dilinden bu iki aşığın yürek acılarını, kalp ağrılarını, özlemlerini, hasretlerini, hüzünlerini anlatmış. Celile, Yahya'nın onunla asla evlenemeyeceğini anlayınca duramaz onunla aynı şehirde, toplar dağınıklığını, dağıtır yüreğinin eteğinden gözyaşlarını Paris'e doğru uzaklaşır. Yahya'nın aklı uzaklara, çok uzaklara kaçar. Yahya denize karşı kalbi aşka telaşlı, aklı kaçık bir halde mırıldanır ve yüreği Celile'ye dökülür. Hepimizin bildiği o Sessiz Gemi şiiri hazin bir aşkın sözcüklere dökülmüş hali olarak çıkar karşımıza. Yazar, bu aşk hikâyesini en son şu sözlerle sonlandırıyor: "Gitmekle aşk bitmiyor, git demekle vazgeçilmiyor..."

Aşk Leyla ile Mecnun'du. Aşk Arzu ile Kamber, Kerem ile Aslı, Kimya ile Şems'ti. Aşk bazen bir vuslat rüzgârı bazen bir ayılık şarkısı çoğu zaman da arafta kalmaktı. 33 yazar da aşkı o kadar güzel anlatmış ki bazen sayfalar arasında kendinizi kaybedeceğiniz yerler olacak. Her yazar yüreğinden damıtarak anlatmış. Kimisi Ferhat'ın dağlarında yorgun, kimisi Mem u Zin'in mezarında hüzünlü... Her gönül aşkın makamında kendi hikayesini ateşle yazar ve aşkın sırrını ateşle terbiye alan âşık anlar.