• Türk edebiyatının en duygusal yazarlarından biri olan Zülfü Livaneli tarihin acımasızın sayfalarında başrolünde yine insan olan farklı bir aşk hikayesi ile okurlarını cezbediyor.

    Bir zamanlar İstanbul'da hocalık yapmış bir profesör yıllar sonra Amerika'dan Türkiye'ye gelir ve ilk iş olarak Şile'ye gitmek ister. Bu kısa yolculuk ile aslında 60 yıllık bir yolculuğa çıkıyorsunuz ve tarihin acımasız olayları arasında masum insanların ve aşkların başından geçenleri okuyorsunuz.

    Serenad kitabı ile Zülfü Livaneli'nin kaleminin gücünü bir kez daha görüyorsunuz ve hayata dair yeni dersler çıkartıyorsunuz. Farklı bir aşk hikayesi okumak isteyenler için harika bir kitap.

    **********

    Maya, 1965 doğumlu bir çocuk anası dul bir bayandır. Yıllardır İstanbul Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler bölümünde çalışır ve görevi yabancı konukları en iyi şekilde ağırlamaktır. Bir gün ondan Maximilian Wagner ismindeki Alman isimli fakat Amerikalı olan Profesör Doktor’u karşılaması istenir.

    Maya, profesörü karşılamaya havaalanına giderken bu yaşta bir adamın neden geldiğini merak eder. Maya, elinde profesörün isminin yazılı olduğu kağıt ile beklerken, beklediğinin aksine yaşını göstermeyen gayet yakışıklı bir beyefendi kendisini beklediği kişi olarak tanıtır.

    Profesör 1939-42 yılları arasında İstanbul’da yaşamıştır ve o zaman da kaldığı Pera Palas Hotel’inde kalmak ister. Maya, Profesörü kalacağı hotele yerleştirir.

    Bir sonraki gün Profesör’ü almak için hotele gittiğinde Profesör’ün ayrıldığını öğrenir fakat Maya’nın dikkatini hotelin önündeki beyaz araç çeker. Aynı araç dün de oradadır ve Maya aracın kendisini takip ettiğine dair şüphelenir fakat fikir saçma geldiği için Üniversite’ye geri döner. Üniversiteye geldiğinde Rektör onunla görüşmek ister. Bu talebe çok şaşıran Maya’yı bir süpriz daha bekler. Takip ettiğini düşündüğü kişiler Rektör ile birliktedir ve Maya’dan Profesör’ün her hareketini takip etmesini isterler.

    Maya tekrar hotele döndüğünde Profesör Wagner ile karşılaşır. Profesör ondan yarın sabah 5’te onu almasını ister. Maya profesörü sabah aldığında profesör Şileye gitmek istediğini söyler. Maya bu soğukta orada ne yapacaklarını pek anlamaz ama yine de profesörü istediği yere götürür. Gittiklerinde profesör sahile iner ve kemanını çıkartarak serenad yapmaya başlar. Böyle saatlerce bekler ve Maya daha fazla dayanamayarak profesörün yanına gider. Maya gördüğü karşısında şok olur. Profesörün elleri mos mor olmuştur ve donmak üzeredir. Bunun üzerine acilen profesörü arabaya taşır ama araba çalışmaz. Bunun üzerine sahildeki çalışmayan hotele götürür. Profesör “sutma, sutum, struma” diye sayıklar. Profesör donarak ölmek üzeredir ve Maya ne yapacağını bilemez. Önce profesörün sonra da kendi elbiselerini çıkartarak kendi vücut ısısı ile onu ısıtmaya çalışır ve başarılı da olur.

    Profesör hastaneye kaldırılır ve bir süre hastanede tedavi görür. Bu sırada da Maya’nın peşini MİT, Fransız ve Alman istihbarat servisleri bırakmaz. Maya internet üzerinden profesör hakkında bilgiler öğrenir ve daha fazlası için profesör ile konuşmak için hastaneye gider. Hastaneye geldiğinden doktordan profesörün 6 aylık ömrü kaldığını öğrenir.

    Maya profesörü hastaneden alır ve ona sayıkladığı struma’nın ne olduğunu sorar. Profesör bunun üzerine Maya’ya hikayesini anlatır.

    Profesör katolik bir aileden gelir fakat yahudi birine aşık olur ve onunla evlenir. Karısı evlendikten sonra adını değiştir ve başka bir şehirde yaşamaya başlarlar. Bu sırada Hitler yahudileri öldürmeye başlar ve bunun üzerine ikili kaçacak yer arar. Arkadaşları vasıtası ile Türkiye’nin türlü mesleklere profesör kabul ettiğini öğrenir. Yola koyulduklarında Alman polisi onları yakalar ve karısı kaçırırlar. Profesör İstanbul’a yalnız gelir ve karısını kurtarabilmek için her türlü yola başvurur. Sonunda muradına erer ve karısı Filistin’e giden bir gemiye binerek İstanbul’un yolunu tutar. Fakat gemi Şile yakınlarında durdururlur ve kimsenin gemiyi terk etmesine izin verilmez. Türkiye gemiyi kabul etmez. Filistin de İngiltere’nin baskısı ile gemiyi kabullenmez. Profesör her gün Şile sahiline giderek karısına kavuşmayı hayal eder fakat bür gün büyük bir patlama duyulur ve gemi batar. Rusya bir denizaltıdan atılan füze ile gemiyi batırmıştır. Bunun üzerine profesör bir şok geçirir ve hastalanır. Tedavisi için Amerika’ya gider.

    Struma olayı İngiltere, Rusya, Türkiye ve Almanya devletleri için bir kara sayfadır ve her devlet profesör olayın üzerine gider diye korkmaktadır. Bu yüzden onu takibe almışlardır fakat profesörün tek amacı karısının öldüyü yeri ziyaret ederek serenad yapmaktır.

    Profesör hastaneden çıktıktan sonra Amerika’ya geri döner. Yaşananlardan sonra Maya işten kovulur. Bir gün Maya Amerika’dan bir paket alır. Paketi Profesör Wagner göndermiştir ve içinde profesörün kemanı ile birlikte çevirisini yapması için bir kitap vardır. Maya çeviri ile uğraşırken Amerika’dan bir haber daha gelir. Wagner çok hastadır ve Maya’yı görmek ister. Maya’dan ölmeden önce son bir arzusu vardır. Arzusunu belirttikten sonra da hayata gözlerini yumar. Maya profesörün son arzusunu yerine getirir ve naaşı yakılan profesörün küllerini Şile’den denize döker. Böylece serenad sona ermiştir.
  • "İnsanoğlunun en büyük savaşı zalimlere karşı açılmalı."

    İnceleme ve anım, İbrahim (Sisifos) 'a ve Sait Faik'le olan dostluğuna ithaftır.

    Anım-Tanışıklığım:

    Üniversiteye ilk gittiğim zamanlar, ruhum çok daralmıştı. Her insanın başından geçebilecek şu meşhur rehavetlerden, benim de payıma düşmüştü. Karabük Üniversitesinde okuyan arkadaşlar daha iyi bilir, kütüphanemiz diğerlerine nispeten biraz daha şaşaalıdır. İlk yapıldığı sıralar, baya gündem edilmişti, gösterişliliği. Ben de üniversite'ye gitmeden, o kütüphanenin hayalleriyle ve aktiviteleri ile doldurmuşum zihnimi. Biri kolumdan tutsa, gel böyle böyle bir şey yapalım diye, benim cevap hazır kıta bekliyor;
    -Şüphesiz, ben sizin istediklerinizi yapmak için yaratılmadım. :)
    (Bu benim, bir yerlere gitmek istemezken, ve bir işi yapmak istemiyorsam, kullandığım meşhur 'red' yöntemlerimdendir.)
    - Hayır, hayır, tüm sizlerin gazabından, yine kütüphanelere sığınırım. diye de eklerim.

    Sait Faik'le tanışmam; Sait Faik'i elbette duymuştum, gerek sosyal ağlardan, gerek herkesin civarında bulunan edebiyat öğrencisi-öğretmeni arkadaşlarımdan birinden. Ama hafızamda en yer edineni; yapma ya, sen de mi, diyeceğiniz bir diziden duymuştum. "Kiralık Aşk" dizisinden. Evet, Barış Arduç vesilesiyle tanıştım, Sait Faik'le. :)

    Üniversitede halletmemim gerektiği o ilk işle(mle)rimi hallettikten hemen sonra, bahsettiğim kütüphane'ye doğru yol aldım. Aklımda bir abimin tavsiye ve hayranlığı sonucunda okumamı istediği Marcel Proust'tan 'Albertine Kayıp' kitabı var. Yeni bir şehirde bulunmamın ve orada bir süre kalmam gerektiğinin bilinciyle mi gerçekleşen bir durum muydu, bilemiyorum ama; 'Kayıp' sözcüğü, haddizatında, zaten zihnimi tavaf eder dururdu. Çok tuhaf düşüncelerle dolup taşardım, üzerine düşününce...

    Kütüphaneden elimde şu 3 kitapla çıktım;
    1-Marguez'den, Bir Kayıp Denizci
    2-Proust'tan, Albertine Kayıp,
    3- Sait Faik'ten, Kayıp Aranıyor
    (Bu üç kitabın da ben de efsane izleri vardır. Üç yazarla da 'Kayıp' sözcüğü vesilesiyle tanıştım. Ve bu üç yazar da, şimdi en iyi edebiyatçılar sorusuna, vereceğim cevaplar arasındadır.)

    Kayıp Aranıyor:

    Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kadın. Çevresinin ne dediğine aldırış etmeden, topluma karşı, kendi istek ve arzularıyla tavizsiz bir şekilde hayatını ikame ettirmeye ve bu bilinçlikle hareket eden, bu zorluklarla cebelleşen bir kadın...Toplumun ona dikte etmeye çalıştığı, 'başkaları ne der' ayıbına, tamamıyla kulaklarını tıkamış, nevi şahsına münhasır bir kişilik. Kadının ismi Nevin;
    (Bana edebiyatı sevdiren, kitap okuma alışkanlığı kazanmamda ki en etkili insanlardan, edebiyat öğretmenim, Nevin hocamı da bu vesileyle anmış olalım. Onun gibi insanların-öğretmenlerin, tüm okulları kuşatması dileğiyle.)

    Kanaatimce kitapta iki tane Nevin'imiz var, Konsolos Vildan Bey'in kızı okumuş-görmüş Nevin ile, otobüs biletçisinin elini öpmesine müsade eden, mutsuz bir evlilikten çıkmış, aldatılmış Nevin. Karışık bir olay örgüsü ve aynı zamanda uzun soluklu okunması gereken edebi bir roman. İnsanı hüzne boğan, bir iki diyalogla bile; insana, davranışlarını ve yaşam tarzını sorgulatmaya iten, bir anlatım-öykücülük tarzı var. İlk okunuşta anlaması-kavraması, yani değinmek istediği asıl mevzular, çok kitap devirmiş insanlara da nasip olmayabilir. Ben ikinci defa okumaya ihtiyaç duyanlardanım ve bunu zevkle yapacağımdan sizler de emin olabilirsiniz.

    Sait Faik'i okuyanlar bilir, daldıkça derine inersiniz. Bu kitapta onlardan biri, ve çoğumuza ağır gelebilir. Yüzeysel okumalarımız, bize tad vermeyeceği gibi, okumuş olduğumuzdan bir anlam da çıkaramayız. Bu eserin, salt edebiyat ve roman olarak kategorize edilmesi taraftarı da değilim. Bir 'Eleştiri' türünde yazılmış da diyebilirim. Tabi bu benim kanaatim. Toplumsal normlara getirmiş olduğu eleştiriler ve ele almış olduğu konu, hepimizin çok yakından tanık olduğumuz ve genellikle mani olunamayan mutsuz birlikteler. Ve bunun sonucunda ortaya çıkan mutluluk gereksinimleri. Bu mutluluk yolu yolcularına yüklenmiş kişiliklerle, anlamı zor ve defalarca okunmaya değer bir kitap. MEB onaylı 100 temel eserlerden olan bu eseri; Sait Faik'in, Çehov tarzı durum öykülerinin edebiyatımızdaki en büyük yazarı olduğunu unutmayarak, en yakın zamanda okunacaklarınızın arasına katın derim.

    Okumaya vakit ayıran herkese teşekkür ederim.
    Keyifli okumalar
  • Köyde doğmuş büyümüş ve şehir yaşamına, modern yaşama uzak birisi şehirde yaşamaya başlayıp modern yaşamın rahatlığını ve keyfini görünce ne olur? Temizliğe gittiği evde gördüğü buzdolabı ile resmen aşk yaşayan bir kadın gittikçe hep daha fazlasını ister hale geliyor ve asla doymak nedir bilmiyor. Bu bana hep şunu hatırlatır. Doğduğu andan itibaren varlık içinde büyüyen insanların genel itibariyle gözleri daha tok olur. Hiçbir şey görmeden büyüyen ve bunları sonradan görmeye başlayan ınsanlarda ise hep bir aşırılık olur. Sonradan görme denen tabir bu duruma uygun düşüyor sanırım. Kumru' da sonradan görmeliğinin ve doyumsuzlugunun bedelini ağır ödüyor. Kitabı okuyacak olanların keyfini kaçırmamak için çok derine inmek istemiyorum. Kitap da en çok hoşuma giden ise yazarın kullandığı dil oldu. Duru ve yalın bir Türkçe.
  • Ve “BAŞKA DİLDE AŞK” bitti. Yazarın okuduğum ilk kitabı ve bayıldım :) Şahane bir kurgu, harika akıcı bir dil ve farklı bir aşk :) o alıştığımız ilişkilerden çok başka bir pencereden bakmamızı sağlıyor :)
    Ana karakterlerimizden Bree Prescott:
    Annesini çok küçükken kaybetmiş, duyma engelli olan Babası ile kendi Lokantalarında çalışan mutlu bir kız.
    Bir akşam Lokantaya eli silahlı, bolca uyuşturucu almış bir Adam tarafından Babası gözlerinin önünde vurulur. Bree ise Polislerin siren sesleri sonucu şans eseri hayatta kalır. Ancak Babasını kurtaramadığı ve hiçbir şey yapamadığı için vicdanen dağılmış, yüreği derin yara almış durumda.

    Daha fazla o Şehirde kalmaya dayanamadığı için her şeyi bırakıp, Ailesi ile küçükken çok mutlu günler geçirdiği küçük bir Kasaba olan Pelion’a doğru yola çıkar.

    Diğer ana karakterimiz Archer Hale:
    9 yaşındayken gözlerinin önünde Annesi ve Babası öldürülmüş, kendisi ise bir kaza nedeniyle konuşma yetisini kaybetmiştir.
    17 Yaşında ise onu büyüten Amcasını da kaybedince, kendi dünyasında yaşamaya başlayan, herkes den uzak yaralı bir Adam. Hayatta dair pek bir şey bilmeyen, asosyal, duygulardan bi haber, Kasabadakilerin önü görmezden gelmesine, alay etmesine ve aklı gitmiş deli demesine aldırmayan yapayalnız biri.

    Olaylar bundan sonra başlıyor. Archer ve Bree’nin karşılaşmaları. Bree’nin Babasından dolayı işaret dilini bilmesi sonucu aralarında yaşanan o sessiz ama bir o kadar sesli duygular :)
    Breenin ona öğretecekleri olduğu kadar aslında o da Archer sayesinde çok şeyi öğreniyor.
    Kasaba da ki dostluklar, bir o kadar düşmanlıklar ile harika bir romandı. Ben çok sevdim.
    Güzel mesajları vardı, konuşamamak engelli olmak bazı şeylere engel değil :) Pes etmeden biri için emek vermenin, bir insanın hayatına nasıl olumlu yönde dokunabileceğimizi güzel anlatmış Yazarımız.

    Finale doğru bir ara sinir tepeme sıçradı :) hayır böyle bitemez bu kitabın sonu bu olamaz dedim, çünkü Yazar çok güzel bir ters köşe yapmış. Final ise muhteşemdi.

    Kesinlikle tavsiye ediyorum. :)
  • En son ne zaman güldünüz?
    Ya da daha kolay bir şey sorayım sizlere çünkü insanlar gülmeyi unutmuş...
    En son ne zaman gökyüzüne, yıldızlara baktınız?
    En son ne zaman özgür bir şekilde yıldızların arasında dolaşıp gezegenlere dokundunuz?

    Bir şekilde her saniye sürükleniyoruz farkında mısınız? Akıntıya kapılmış gibi her insan sanki...
    Aynı yerlere aynı hızda ve aynı şekilde varmaya çalışıyoruz.
    Kimse durup demiyor "Bizler, bizler ne yapıyoruz böyle?"

    İşlere gidiyoruz daha çok kazanmak için ya da okullara gidiyoruz "para kazanmak" için...
    Peki kazandıklarımızı ne zaman harcayacağız ya da nereye harcayacağız?
    Kazandıklarınızı harcayabiliyor musunuz cidden? Günde 12 saat çalışıp da eve gelir gelmez o koca yorgunluğunuzla direkt kendinizi attığınız yatak dışında evinizdeki hangi eşya gerçekten önemli?

    Ya da şu olsa mutlu olalım diyoruz. Şu okulu kazansam, şu sınavı atlatsam ya da şu tatile bir gitsem...
    Ya da keşkeler ya şu olsalar kuruyoruz. "Güzel bir şehirde ve güzel bir şehirde okumuyorum ki!" diye haykırıyoruz dünyaya.
    Keşke bu evde olmasam keşke bu okulda okumasam keşke bu işte çalışmasam...
    Şu telefona sahip olsaydım, şu şehirde yaşasaydım...

    Bütün her şeyin sizde bittiğiniz farkındasınız değil mi?

    "Anı Yaşamak" ne kadar da önemli halbuki...
    Mutsuz olabilirsiniz, kırılmış olabilirsiniz, insanlar sizi üzmüş olabilir.
    Belki de Aşk'a olan inancınızı kaybetmişsinizdir.

    Belki de insanlar yeteri kadar dürüst değildir. Belki de insanlık diye bir şey yoktur. Belki de insanlar çok aptaldır. Belki de kötülük kaynıyordur tüm şehir tüm ülke hatta tüm dünya...

    Belki de çalışmaktan mutlu değilsinizdir. Belki de...

    Çevrenizdeki bütün kötülükleri ve bütün üzüntüleri unutun!
    Tek bir gerçek vardır mutlu olmak için:
    "Mutlu ettiğiniz kadar mutlusunuzdur..."
    "Anı yaşayın!" Dost edinmeye çalışın ya da edinmek için çaba göstermeyin.
    İnsanlara iyi davranın yeter.
    Şu ya da bu dine inanmanıza gerek yoktur iyi olmak için.
    İyilik insanların kalbinden gelir.

    Kalbinize güvenin. İnsanlar da kötü olabilir ama siz kalbinize güvenin ve iyi olanı yapın. Tüm dünyayı değiştiremeyeceksiniz ama çevrenizi güzelleştirseniz bile bu yeter...

    Sevmeyi unutmayın, insanları, hayvanları, toprağı, dünyayı ve yaşamayı...
    Sevgi olmadan insan yaşayamaz.

    Ve unutmayın, bu kadar kötülüğün olduğu dünyada, gülmek baş kaldırıdır.
    Ve de gülmek insanlara en çok yakışan görüntüdür.

    Unutmayın size ait kocaman bir gökyüzüne sahipsiniz, ve yine unutmayın ki her zaman kulaklıklarınızı takıp, güzel bir Cemal Süreya şiiri açarak yıldızlara yolculuk yapabilirsiniz.

    Sevgilerle...

    https://www.youtube.com/watch?v=5Lp7f-5GHH0
  • Seni arıyordum Güzel Adam...Ne zamandır arıyorum bilmiyorum...Sanırım insanlar kalbimin odalarındaki kapıları kapattığından beridir...Ama sonunda buldum seni ve şimdi yaklaşık 1 sene geçti üstünden...

    Bir yaz akşamı ile başladı sana olan  platonik hikâyem...Seni onca insanın arasında ilk fark edişimdi ve sana mektup yazdım o akşam.İşte o zaman başlamıştı pulsuz adressiz ve çaresiz mektuplarım.Günler geçti farkına vardım ki ellerim kâğıt kalemden ayrılmıyor kalbim senin fotoğraflarında yürürken aklım yüzünün merdiveninde adım sayıyor mektuplar duruyor hala bir köşede gün geçtikçe artıyor.

    Çocuk aklımla bir gün mektuplarımı okuyacağını sanırdım.Oysa ne pulum vardı mektuba yapıştıracak ne de adresin vardı çarem yoktu işte.Seni ilk fark ettiğim günden tek hatırladığım kimsede olmayan gözlerindeki kusursuz gamzeler ve etrafa bakarkenki gülüşündü.Sen güldün içim biraz üşüdü meğer doğruymuş insanın karnında kelebeklerin uçuşması pek inanmazdım bu hikâyeye Oğuz Atay'ın da dediği gibi: "Seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım." 

    Senin hoşlandığın kadınlardan nefret etmezdim yani bazılarından...Seni mutlu eden bir insanı da severim ben.

    Platonik hikayeme devam ederken aşkın ne olduğunu aynaya baktıkça anladım.Ne zaman aynaya baksam gözlerim olta oldu seninle aynı olan gülüşümüzü aynadan alıp yüreğime koydu.İnancım tamdı sen bir gün beni tanıyacaktın.

    Ve acıklıydı çoğu insanın aşk hatırası ama benim ki şöyleydi; Sen lunaparktın bende onlarca jetonum varken kalabalık etmemek için korkarak senden uzakta beklediğim bir sokak lambası yanındaki kız çocuğu.

    Bir yaz akşamı gördüm seni kalbimin odaları dar iken içine kimseyi almazken gözlerinle koca bir çiçek bahçesine çevirdin yorgunluktan çölleşmiş kalbimi...O gün anladım ki onca insan doğduğuna pişmanken ben ilk defa 10 gün sonraki doğum günümde senin sayende 'iyi ki doğmuşum' diyeceğim.

    Seni anlatmakta zor oluyor dudaklarım değil düşüncelerim titriyor yazdığım her kelimemde.

    Yanımda olmadığını hatırlayınca onlarca düşünce kalbimi tırmalıyor...Sen yokken çayı şekersiz içmek istiyorum,şu çocuk kalbimle ne düşünüyorum biliyor musun? Ben oruç tutarken senin olduğun şehirde iftar ne zaman oluyorsa o zaman orucumu açmak istiyorum lakin insanlar bana deli gözüyle bakar diye biraz korkuyorum.Ve oruç tutuyor musun? Bilmiyorum.

    Seni hissedebileceğim bir şarkı aradım kendime bir gün nasıl oldu hatırlamıyorum seni hissettiğim sanki bize yazılmış olan bir şarkı buldum.

     

    Ve Jehan Barbur şarkıya şöyle başladı;


    Güzel Adam büyür müsün benimle?
  • Ne garip şeydir yahu
    Ben sana yanarım sen başkasına
    İşte aşk denilen şey galiba bu
    Bir başka bölüm bir başka fasıl ;
    Bilmem ki seni nasıl görürüm
    Hangi gönülde hangi şehirde nasıl.