Geçmişe özgü renkler, renklerin canlı, yabanıl kaba sabalığı Keiko'yu gerçekten kendinden geçirmişti. Yaşamına ait, uzaklarda kalmış tensel tatları ne kadar kurcalarsa kurcalasın kulağına, yontulmamışlığı içinde böylesine yabani ve hüzünlü olan tek bir ses çalınmıyordu. Onun en büyük erdemi, önyargılı olmamasıydı. Hiç görmediği, hiç tatmadığı bir şey varsa, o da "Japon" olmaktı.
Bir an. Honda'ya, on altısındaki Honda ile yetmiş altısındaki Honda'yı ayıran süreçte hiçbir şey olmamış gibi geliyordu. Bir an; seksek oynayan bir çocuğun bir çizginin üstünden atlaması sırasında geçen kısacık bir süre.
Gerçeklik onun için artık yumuşak, seçebileceği bir şey olup çıkmıştı; bu da salt istediği şeyleri görmesi, bunun dışındaki her şeyi yok sayması anlamına geliyordu.