Hayat başkalarına ait, daima öyleydi. Ben burada dikilmiş, izliyorum, başkalarının akıp giden hayatlarını izliyorum; hayat gerçek ve ulaşılmaz bir serap, akıp süzülerek başkalarının hayatlarını su gibi dolduran, gıdı gibi büyüten bir serap. Benimki bir kazadan ibaret. Ama artık Porfirios'un dediği türden bir kaza değil, neoskolastik anlamda mantıklı. Benim hayatım öngörülebilir, ihlalci bir kaza. Varlığımı ontolojik olarak tanımlamıyor ama onu baskın güçleri gibi işgal ediyor, işgal ettikçe güçleniyor ve beni yerime mıhlıyor. Kendi kendini haklı çıkararak beni yok ediyor.
Bir süre sonra sınırların seni yaşattığını fark ediyorsun, sırtını dikleştiriyorlar, hiçlikten bir adım ötedesin, üstelik hem orada barınmak mümkün hem de orada farklı biçimlerde büyümek. Her şeyin temelinde hayatta kalmak varsa belki de hayatı yoğun biçimde yaşamanın tek yolu direnmektir. Şimdi, bu sınırda, hayatta olduğumu hissediyorum, hiç olmadığım kadar yaşam doluyum.
insan küçükken normalliği ev temsil eder. Bu normallik seni şekillendirir. Onun şablonuyla sarmalanırsın, onun şeklini alırsın, aynı şey kil gibi biçimlenebilir ve açgözlü beyin için de geçerlidir. Uzun yıllar sonraysa art arda çekik darbeleri bu körlüğü kırar, delmek için sahip olduğun güzelliklerin yüzde doksanına mal olan bu minicik çekirdeğin içine sıkışmışken. Şimdi çık dışarı, çıkabilirsen! Ve hazır çıkmışken mutlu ol, herkes gibi.