İnsan onarmadığı her zaafıyla, öğrenmediği her aptallığıyla, güçlendirmediği her zayıflığıyla gerçekliği reddettiği her kendini kandırmasıyla hayal kırıklığına giden yolun taşlarını bir bir döşer. Sonrasında ya öğrenir ya da bir suçlu arar durur.
Çok sevdiğin birinin cansız bedenine sarılınca tüm anlamların değişecek. Ne kadar saçma savaşlarda yorulup tükendiğini fark edeceksin. Bir parçan eksik olsa da yaşamaya devam edeceksin. Sonrası derin bir sessizlik.
Sevilen kişinin kaybı, kendi iç dünyamızda da bir parçanın ölümü anlamına gelir. İnsan, zaman geçtikçe onu özlerken, onunla yaşadıklarından çok, yaşanma ihtimali olup yaşanmayanlara, olmamışlıkları, kaçırılanları özler. Asıl hüzün de burada yatar. İnsanın burnunun direği gerçekten sızlar. Kişi, artık eskisi gibi yaşayamaz çünkü ölümün soğuk yüzü, ona hayatın geçiciliğini ve değerli olanın ne olduğunu öğretir.
Oysa yaşam ölümle tazelenir. Sonsuz bir döngüdür bu. Hayatı anlamlı kılan, belirli bir süre olmasıdır. Sonsuza dek yaşadığımızı düşünsenize, hayat ne kadar anlamsızlaşırdı. Aslında ölüm karşısında söylenecek her mantıklı söz, anlamsızdır. Ölüm olgusu tamamen kişinin yaşam felsefesine, inançlarına, değerlerine ve içinde yaşadığı kültüre göre şekillenecektir.