“Aklıma gelmişken, iş yerime hoş geldin.”
Elinin şöyle bir işaretiyle döküntü odayı gösterdi.
“Işık sistemi çalışıyor,” dedi pencereyi göstererek, “yer çekimi çalışıyor,” dedi yere bir kalem düşürerek. “Diğer her şey için şansımızı denemek zorundayız.”
Fakat sabahleyin güneş alışılmamış bir parlaklıkla yükseldi. Bu yeni gün daha ılık, daha berrak ve daha parlak bir gündü veya öyle görünüyordu veya eğer orada olayı kavrayabilecek birisi olsaydı, öyle görünecekti -öncekilere göre daha canlılık taşıyan bir gün. Vadinin yıkık kalıntıları arasından berrak bir ırmak akıyordu.
Ve zaman gerçekten geçmeye başladı.
Nora o an bir karadelik olmadığına karar verdi, aslında volkandı. Volkanalar gibi o da kendinden kaçamazdı.Olduğu yerde kalıp çorak toprakları zenginleştirmek zorundaydı. İçinde bir orman büyütebilirdi.
Ne kadar çok hayat yaşarsa herhangi bir yerde kendini evinde hissetmesi o kadar zorlaşıyordu sanki. Sorun Nora'nın sonunda benlik duygusunu yitirmeye başlamış olmasıydı. Kendi adı bile kulaktan kulağa fısıldanan bir sözcük, anlamsız bir ses gibi gelmeye başlamıştı. İşe yaramıyor demişti Hugoya...