"Seni gördüğüme sevindim."
"Ben de."
Elini tutup sıktım. Çevremizde olup bitenler umurumda değildi. Onunla her saniye değerliydi. Belirli bir sürenin sonunda bu masumiyeti neden kaybediyorduk? Birkaç dakikalık bir gecikmeyi bile önemsemeye başlamamızın sebebi neydi? Ötekinin nefret ettiğimiz bir yemeği, bir rengi hatta bir parfümü sevmesinin ne anlamı vardı? Neden başlarda, hiçbir şeyin bize ait olmadığı zamanlarda, diğerine ait her şeyle ilgilenirken, sonunda bizim isteğimize uymayan tek bir şey bile işkenceye dönüşüyordu?
Ani bastıran bir yağmur, birdenbire beliren bir gökkuşağı, nehir kıyısında balıkların hareketlerini gözlemlediğim küçük bir mola, bir uçağın gökyüzünde bıraktığı iz ve bir karınca kolonisinin geçişi, hiçbir şeye kayıtsız kalmıyordum. Deli olduğumu düşüneceksiniz, belki de öyleydim ama müziği duyabiliyordum, kafatasımın içinde senfoniler yankılanıyordu ve ağlıyordum. Evet, dünyanın gizeminin tam ortasında hayatta olduğum için ağlıyordum. İnançlıydım.
Ne zaman kaybetmiştim bu inancı? Büyürken, uyum sağlamaya çalışırken. Bunda tuhaf bir şey yoktu, pek çoğumuzun kaderiydi bu ama gezintimizin büyüsü sayesinde aynı müziği yeniden algılıyordum. Bu kez bir senfoni değil, birkaç notadan ibaretti ama onu gitgide daha net işitiyordum.
Yüzü acıdan perişandı. Birbirimize dokunmadığımızı fark ettim; sanki dokunsak canımız yanacaktı. Fazla canlı olduğumuz için mi? Birbirimizi sevmeye hakkımız yok muydu artık? Kaçırdığı elini aradım, buldum ve onu kendime çektim. Bedeninden bir inleme yükseldi, daha önce hiç bu kadar yürek parçalayan bir ses işitmemiştim.