Oradasın. Bütün öfkene, bu hiçbir yere varmayan kavgalarımıza, kalbini defaatle kırmama rağmen üstümü örtüyorsun. Kendine bir kahve koy, bu sefer farklı demledim.
Bağırıyorum. Bağırıyorsun. Bir sevdayı büyütmenin telaşı insanın yüzünü güldürmeliydi, neden ağlıyorum? Bu kadar öfke niye? Durduğum yerde kavga etmekten yoruluyorum. Aylarca izinsiz, her gün 12 saat çalıştığım zamanlar da oldu oysaki, o zaman bile "sen hiç yorulmaz mısın?" diye sorarlardı bana, beni bu kadar hırpalamayı nasıl beceriyorsun? Şimdi yine aynı yerde, sana kocaman sarılmalı ve benim için ne anlam ifade ettiğini anlatmalıyım sana. Kızdığın bütün soruları inanmamak için değil, aksine büyük bir kudretle inandığım için, bu inanç beni oluk oluk kanattığı için sorduğumu anlatmalıyım. Korktuğumu ve korkmaktan daha çok korktuğumu da. Sana karpuz bahçesi hediye etmek istediğimi de anlatmalıyım. Karpuz dolu bir bahçenin cennet olduğuna inanabilirsin sanırım. Siyah beyaz karpuzlardan oluşan bir cennet... saçmalık. Olmuyor. Yalnızca istediğin zaman hayatından çıkabileceğimi söyleyebilirim sana. Git diyeceksin diye aklım çıkıyor, hiç git demiyorsun.
Kaçmak istediğim yerle varmak istediğim yerin aynı olması ne kadar tuhaf. Sevmek bu herhalde. Kocaman bir duygu topu, içine ne girerse kocaman oluveriyor: Telaş öfke, sevinç, korku, neşe...