Atatürk, Harp okulu ve Akademisi kurulduğundan beri yetişenlerin en büyüğü ve en akıllısıydı. En büyükçe ve akıllıca eserlerinden biri Misak-ı Millisidir, Türk’ün gözünü dışardan kesmek ve kendi üzerine çevirmektir, milletine “Yurtta sulh cihanda sulh…”direktifini vermesidir.
O umutsuzluğu yendiği gibi, hayalciliği de yenmişti.
Bizim bir tek meteliğimize , bir tek saniyemize, bir tek adamımıza ihtiyacımız var.
Atatürkçülük demek, Türk toplumuna akıl yolu ile bu çağ medeniyetinin ileri toplumları arasına katmak, akıl yolu ile araştırmalarlardan bizleri alıkoyucu gelenek ve görenekleri yıkarak aşmak demektir. Atatürk, “nakil”ci ve “nas”çı değildi.Akılcıydı. Ekonomik ve sosyal bakımdan, dil ve tarih bakımından düşündüklerinde o devir için doğru olmasa bile faydalı ve gerekçeli bugün için beğenilmeyecekler olabilir. O ne bir ekonomi bilgini ne de tarihçi ve dilliydi. O Türklüğü Batı medeniyet toplumları arasında katılmaktan alıkoyucu bütün köstek ve engelleri silip süpüren bir devrimci, Doğu’da onda biri çar çavuşlarını imparator yapan şanlarını şereflerini bir ama tek bir anda vatanı kurtarıştan da çok önemli tuttuğu millet kurtuluşu uğruna feda etmeye hazır bir ülkücü idi.