"Sen çok uzaklardan geliyorsun! Kaşifsin! Artık gezegenini anlatırsın bana." Küçük Prens konuştu. "Bizim orası o kadar ilginç değil. Küçücük bir yer. Üç yanardağım var. Bunların ikisi püskürür halde, biri sönmüş. Ama belli olmaz tabii."
"Hiç belli olmaz."
"Bir de çiçeğim var."
"Çiçekleri kaydetmiyoruz."
"Neden? Gezegenimdeki en güzel şey o çiçek!"
"Kaydetmiyoruz. Çünkü çiçekler bugün var yarın yok. Yani geçici."
"Lanet bir iş bu benimki." dedi. "Eskiden akıl ererdi. Sabah söndürür, akşam yakardım. Günün geri kalan saatlerinde dinlenir, gecenin geri kalan saatlerinde uyurdum."
"O zamandan bu yana yönetmelik değişti mi?"
"Yönetmelik değişmedi. İşin kötüsü de bu ya. Gezegen her yıl daha hızlı dönmeye başladı, yönetmelik ise yerinde saydı." Ardından devam etti, "Şimdi gezegen dakikada bir dönüş yapıyor, dinlenmeye bir saniye vaktim kalmıyor. Dakikada bir kez yanıp söndürüyorum."
"Amma da iş ha! Bu gezegende günler bir dakika sürüyor demek!"
"O kadarla kalsa iyi! Biz şurada konuşurken bir ay geçti."
"Bir ay mı?" dedi Küçük Prens.
"Evet. Otuz dakika otuz gün eder. İyi akşamlar."
Feneri yeniden yaktı...
"Gezegeniniz çok çok güzel. Okyanusları var mı?"
"Bir şey diyemem."
"Ya," dedi Küçük Prens. "Peki dağları?"
"Bir şey diyemem."
"Kentleri, ırmakları, çölleri?"
"Ona da bir şey diyemem."
"Hani siz coğrafyacıydınız?"
"Tamam," dedi Coğrafyacı. "Ama kaşifim dememiştim."
Küçük Prens'in kendine açıklamaktan kaçındığı bir şey daha vardı. Bu gezegenden ayrılırken 24 saatte bin dört yüz kırk günbatımı kaçırdığına yanıyordu asıl!