• ''Sakın bir şair sevme, seni yazmak için seni terkeder.'' demişler, usulsüz. Oysa şair gerçekten sevse şiiri bırakır, habersiz...
  • Sana bir ortadoğu şiiri yazmak istiyorum
    içinde ölmeyen çocukların
    bembeyaz güvercinlerin
    gülümseyen kadınların ve beyaz barış bayraklarının
    dalgalandığı bir yerden
    kalbimde avrupai sözcükler yok
    keşke olsaydı
    keşke olsaydı da eyfel kulesine çıkıp
    oradan
    oradan kucaklasaydım varlığını
    varlığını diyorum
    ben varlığından daha uzun bir şiir bilmiyorum
    taşralardan artan öfkeyi göğsümle yumuşatıp
    ülkenin işlek caddelerine bırakıyorum
    perşembe akşamları
    perşembe akşamları
    hiçbir şey bir perşembe akşamında olması gerektiği gibi değil şu günlerde
    seccadeler tersine dönük
    hutbeler okutuyorlar ikimizin şerefine
    sen arapça bilmiyorsun
    güzelim
    ben de arapça bilmiyorum
    arapça olmasa da allah var
    şiir olmasa da sevgi
    var
    aşk var mı bilmem
    ama sevgi var bir yerlerde
    anneme sarılınca anlıyorum
    sen gelsen mesela şimdi
    kanıtlayamayacağım bir şeyler söylesem sana
    aşk kanıtlanmak ister
    bilirim
    yine de
    olsun güzelim

    ideolojilere inanmayan bir köpek
    sokakta feodal bir düzene karşı havlar
    ben olmadığın yerlerde seni beklerim
    somalide bir annenin yağmur yağdırmayan tanrıya olan öfkesiyle aynı hislerle

    bilmeliyim güzelim
    kıvrımlarını
    aklının
    suratımda merak edeceğin bir şey yok
    gözlerime bak
    gözlerimin içine bak
    kaburgamın içinde saklıyorum ziynet eşyalarımı
    güzelliği görmeye 
    illa göz mü lazım

    yırtılmış solungacıyla karaya vurmuş bir balık
    şarkı söylüyor
    bu ne anlama geliyor bilmiyorum
    bilmediğim çok şey var güzelim
    saçlarının iki yandan sarkması omuzlarına
    karlı dağların ortasından kıvrılan bir yol gibi
    özlenen bir şeyleri taşıyor
    şehirlerin otogarlarına

    benimse arabam yolda kalmış
    kar, kış, kıyamet
    patinaj yapmaktan öteye gidemiyorum
    zincirleri bileklerimden çıkarıp
    lastiklere geçiremiyorum

    neyse
    zincirleri boşverelim
    bu manzara iyi
    sen yoksun ama bu manzara iyi
    gözlerin yok ama bu aydınlık iyi
    bu çocuklar
    bu kuşlar
    bu bütün yaratıklar
    yedi kıta
    iyi
    sen varsın ve bir yerdesin
    bu düşünce iyi
    fazlasını yazmaya gücü yok bileklerimin
    böylesi iyi
    beni anla
    beni duymasan bile beni anla
    beni görmüyorsun ama
    beni bil
    ne olur diyemeyeceğim şimdi sana
    ama
    rica ediyorum
    ben bir kuyuda seni bekliyorum
    görsen
    içimi
    kuyuları kıskandırıyorum zihnimin rengiyle
    ve derinliğiyle
    derinlik

    kullanıldığı cümleyi olumlamaz sevgilim
    bize yaşamayı yanlış yerden öğretiyorlar
    ülkemizde özgürlük var
    ve cumhuriyet
    bir sürü çocuğu öldürdüler demokrasi adı altında
    ben seni sevmek istiyorum
    bir şeylerin adı altında
    bu ülkede her şey mübah
    her şey mübah da
    bir sevenleri ayıplıyorlar
    bir de öpüşen liseli çiftleri
    ondördünde kızlar ölüyor
    gelinlik giydiriyorlar naaşlarına
    yirmisinde delikanlılar
    postallar var ayaklarında
    kemerleri sıkık, kaşları çatık
    mütemadiyen ölüyoruz güzelim
    sen
    cemal süreyaya bile her zaman inanma
    hayat kısa,
    kuşlar ölüyor
    yaşamaya pek vakit bulunmaz buralarda
    bilirim elbette bu şiiri okuyacak vaktin yok
    anlarım
    devir acele yaşamak devri
    sevmelerimiz acele
    gitmelerimiz acele
    adım adım gidiyorken
    ecele
    n'oluyor ulan burda, diyenlerin 
    hain damgası yediği bir
    yerde
    soluksuz, karanlık gecelerden birinde
    ben sana sesleniyorum
    dinsiz bir peygamberin seccadesinden
    vatansız bir çocuğun
    kıyıya vurmuş bedeniyle
    kahretsin
    ne güzel müzikler çalıyor
    benim duyduklarımı sen de duyuyor musun
    mümkünse duy
    ama inanma
    bana inanma güzelim
    ben senin bildiğin şairlerden değilim
    zaten ben şair de değilim
    olsa olsa, yazanıyım bir şiirin
    ya da
    senin gibi bir manzaranın karşısında
    tanrının atamasıyla konuşlanan
    bulanık bir ayna vazifesindeyim
    birileri buna şiir diyorsa
    bunda benim suçum ne?
    bir şeylerden ötürü beni maaşa bağlasınlar
    seni sevmekten mesela
    ve ya beklemekten bir şeyleri
    hem biliyor musun
    epeyce mesaiye kalıyorum bu aralar
    rabbim devletlere zeval vermesin
    halkların ölmesi sorun değil
    hem kronolojik sırada ölüyoruz nasılsa
    bir ölüyle bir şehidin arasında duran ince çizgide
    bir gidip bir geliyor
    ve kara kaplı deftere bir kaç sayı daha ekliyoruz cansız bedenlerimizle
    hepsi bu güzelim
    hepsi bu
    bazı akşamlar seni düşünürken
    kendimi galata kulesinin tepesinden aşağı sarkıtıyorum
    hezarfen ahmet çelebi miyim neyim
    zaten o hikayeye de yalan diyorlar
    zaten bu topraklarda her şeye yalan diyorlar
    güzelim
    bu toprakları boşverelim
    bu topraklarda artık rengarenk çiçekler
    yetiştirmiyorlar
    mesela şey
    şimdi tam da burada bir konuya girmeliyim
    nasılsa okumayacaksan güzelim
    elbette bu şiiri burada bitirmeliyim
    senin varlığına tırmanıp şöyle seslenmek istiyorum

    minarelerden
    anneler ölmese
    sigaram hiç bitmese
    bu ışıklar sönmese
    hiç
    kimse çöpleri karıştıran kedileri tekmelemese
    mesela
    sen gitmesen
    dur
    san
    -masam 
    da ben bir şeyleri
    n külü
    gırtlağımı yakmasa
    ya da 
    dur
    önce bir gelsen ya
    hem belki 
    sen de gitmek istemezsin
    kim bilir.

    Bektaş Şenel-Galata’da İki Yabancı
  • "Kalbin, acı çekeni görmekten zevk alma eyleminin ötesinde, yapabileceği daha kötü, daha alçak bir eylem olmasa gerek."

    Dikkat! Dikkat! Birazdan okuyacağınız inceleme hem somut hem de soyut olarak derin ve bayağı uzun olacaktır. Bunu bilerek okumaya başlamanız veya başlamadan burada bırakmanız sizin tercihiniz olacaktır. Müessesemiz hiçbir şekilde mesuliyet kabul etmeyecektir. En azından bu konuda etmeyecektir. Uyarımı da yaptığıma göre başlayabilirim.

    Dip Not 1: İki alıntı hariç diğerleri link şeklindedir. Alt alta olanlar birbirinin devamıdır. Boşluk varsa başka bir dala atlanmış demektir.

    Dip Not 2: Uzunluğun ve derinliğin iki sebebi var.
    1-) Olur da bunu okuyacak çılgınlar çıkarsa diye birçok bakış açısı sundum. En azından bir tanesi, bir çılgının kitaba yönlenmesine vesile olur diye umuyorum. Kısacası birden fazla kör atış yaptım.

    2-) Kitabın oluşturduğu düşünceleri yazmak ve paylaşmak istedim. Hepimize bol şanslar diliyorum.

    İyi-kötü kelimelerinin anlamlarını yüzyıllardır şekillendiriyoruz. Her geçen gün herhangi biri/birileri tarafından boşluklar dolduruluyor. Bazen de boşluklar keşfediliyor. İyi ile kötü, bana gelene kadar milyonlarca kez farklı anlamlara sahip oldu. Bana geldiğinde de farklılaştı. Bende kaldığı sürece de farklılaşacak. Ve en son benden gittiğinde de farklı olacak. Bunun önüne geçemem. Ki geçmek de istemem. Bireysel güzellikler ile çirkinliklerin, kısacası özelliklerin yansımasını barındıran yegane kelimelerdir. Birinin, birilerinin ya da durumların üzerindeki düşüncelerini anlamamızı ve kendimizle bağdaştırmamızı sağlayan soru zamirleri ve sıfatlarıdır. Bazen de tam tersi etki yaparak uzakta tutmaya vesile olur. Günün sonunda her şey bizim için iyi-kötü olarak değerlendirilmeye tabii tutulur. Var olduğumuz sürece her olguda, her durumda ve her kişide yapacağımız bir düşünce süreci bu. Her birimizin düşünme şekli ve düşünceyi şekillendiren unsurları farklı olabilir. Sonuçta neredeyse tamamen metafiziksel bir süreç. Ki bana göre tamamı öyle. Buna mukabil iyi ile kötünün sahip olduğu anlamlar ile yorumlar sonsuz sayıda olabilir. Fakat tüm farklılıklar ile kişiselleştirilmiş yorumlamalara rağmen ortak ve/veya benzer bir şeyler yok mu? Tabii ki var. Tıpkı vücudumuz gibi. İçerisindeki hücreler, organlar ve işlevleri, mekanizmalar vs. neredeyse hepsi aynı iken ortadaki sonuçlar tamamen birbirinden farklı. Benim bahsetmek istediklerim de bu benzerliklere yönelik olacaktır. Özellikle geçmişi en geriye gidenlerden bir tanesi. Bu benzerlik bana göre yüzyıllardır yanlış bir yorumlamaya veya inanışa dayanıyor. Neyden mi bahsediyorum? Acı. Acı, yüzyıllardır varlığı yadsınmaya çalışılan kötü bir duygu olarak düşünülmüş ve/veya inanılmıştır. Neden peki? Çünkü bilincimizin, bedenimize ya da metafiziksel olarak kendimize yoğunlaşmasını kaçınılmaz kılıyor. Acı olduğu sürece onu ve onun etkilerini düşünüyoruz. Ona göre hareket ediyoruz veya edemiyoruz. Bu da varoluşumuzun ve hayatımızın olağan akışına indirilmiş bir darbe gibi yorumlanıyor. Her canlı kendi bedeni ve yapabildikleri hakkında az veya çok bilgiye sahiptir. Eski dönemlerde de böyleydi. Ancak o dönemlerde yaşamış olanların bizden daha zor bir konumda olmalarına sebep olan bir eksiklik vardı. Aktarılmış ve aktarılan bilginin azlığı. Keşfetmenin her an ve her yerde olduğu zamanlardı. İnsan beyni açısından tam bir şölen havası yani. Her yerden sürekli gelen girdiler, bilinçte hayranlık uyandıran bir havai fişek gösterisi gibi etki yapıyor. Beyindeki nöronlar ise yıldızlar gibi parlıyor. Tam o anda simsiyah bir gülün kokusu ve güzel görüntüsü zihne ulaşıyor. Cazibeye dayanamayan birey güle yaklaşıyor. Ellerini uzatıyor. Acı dolu bir irkilme ile geri kaçıyor. Parmaklarda kanama başlıyor. Aynı anda acı da ortaya çıkıyor. Az önce olmayan duygusal ve fiziksel durum bir anda oluşuyor. İlk başta oluşan şaşkınlık ve refleks hareketlerinden dolayı bilinç devreye biraz geç giriyor. Girdikten sonra ise olaydan önceki an ile olayın yaşandığı an kıyaslanıyor. Olaydan sonraki anla da kıyaslayarak kanaatini veriyor. Çünkü yaşanılan acı, olayın gerçekleştiği anda yoktu. O anda da tesir ile alakalı bilinç devrede olamazdı ya da farkındalık belirtemezdi. Tuttuğu güle bakıyor. Dikenlere bakıyor. Diğer elindeki parmaklara bakıyor. İki elinde de aynı hareketleri yaparak hissettiklerini karşılaştırıyor. Fark ediyor ki, acıdan dolayı kanayan eldeki hareketleri tam yapamıyor ya da yapmayı otomatik engelliyor. Diğeriyle aynı yapmaya çalıştığında da hem fiziksel hem de metafiziksel zorlama yapması gerekiyor ve acı artıyor. Gül, dikenleri, şekli, temas yüzeyi, kavrama şekli vs. aklına gelebilen her açıdan nedenler yorumluyor. Bu tecrübe ile edindiği bilgelik sayesinde güllere karşı daha dikkatli oluyor. Fakat o bilgi sayesinde beynimizin ilginç bir özelliği devreye giriyor. Bağdaştırma, kategorizeleştirme ve bütünleştirme. Bunlar ne demek oluyor peki? Şöyle anlatayım: Sivri uçlu diğer cisimlerden ve canlılardan uzaklaşma, bütün güllerin ve/ve dikenlerin elinde kanamaya sebep olacağını düşünme, elde duyulan acının ve benzerlerinin tekerrüründen mutlak suretle kaçınılması vs. bu şekilde öğrenilen bilgiyi her şeyin ucuna bağlıyor. Şimdi, bu acının çeşidi doğal bir acı. Doğal bir acı dediğim kişinin kendi kararı ile yaptığı bir eylemin ya da kişinin varoluşunun içine düştüğü coğrafyanın getirdiği bir acı çeşididir. Bu ihtiyaç duyulan bir acıdır. Çünkü gelişmeyi ve öğrenmeyi sağlar. Bir de doğal olmayan acılar var. Bu gül örneğinden giderek anlatayım. Parmakları kanayan bireyin çektiği acıyı, başkasına yönlendirme isteği ile oluşan acı. Yani, içindeki acının ve zayıflığın ortaya çıkardığı zarar verme isteği. O gülü kullanarak, gül hakkında bir şey bilmeyene gülün dikeni ile acı vermek ya da gülün dikeninin etkisini öne sürerek güle dair güzel olan her şeyden onu yoksun bırakmaya çalışması. Şimdi bunlar doğal olmayan acılar. neden doğal demiyorum diye soracak olursanız eğer; çünkü ihtiyacımız yok. Acı çektirenin buna ihtiyacı yok. Bu da hazzın şeytani yanına tekabül ediyor. Acı çektirilen bu durumdan dolayı belli bir bilgi edinmiş oluyor. Fakat iradesinin ve yönetiminin tamamı içeriden değildi. Acı çektirenin tesiriyle bu duruma düştü. Bu sayede kendine ve hatta karşısındaki insana dair bir şeyler öğrenmiş oluyor. Mamafih sonucunda fayda sağlamış olup olmadığı büyük bir muammada kalıyor. Daha sonra iki tarafta bu bilgileri önce beyinlerine, sonra DNA'larına ve sonrasında da çevrelerine yayılmasını ve yapışmasını sağlıyor. DNA ve çevresel faktörler ile nesilden nesile aktarılanlar arasında acı, en geniş yeri ve en büyük yanılgıyı oluşturuyor. Acının ve acıya sebebiyet veren durumların mutlak suretle zararlı ve kaçınılması gereken olgular olduğu kanaati yüzyıllardır bizimle. DNA'mızda ve çevremizde olan bu yanılgıdan kurtulmak çok zor. Ki ondan önce bunun bir yanılgı olduğunu düşünmemiz lazım. Ondan da önce kendimizin ve otoritelerimizin yanıldığını düşünmemiz ve kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu düşünme süreçlerinin başlamasını sağlayacak gerçek bir farklı düşünme yapısı ve korkuya rağmen devam etme cesaretini ya da şansına dışarıdan bu düşünceyi yakalayıp üzerine gitme cesareti gösterecek kaç kişi var ki? Varlığını geçelim böyle kaç kişi yaşamıştır ki? Ben sadece üç kişi düşünebildim. Buddha, Arthur amcam ve Dostoyevski. Bana göre acının sağladıkları hakkında en derine inmiş üç kişidirler. Çok kişiyi tanımadığım ya da düşüncelerine ulaşamadığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Bu konu hakkında son bir örnek daha verip Arthur amcamın alıntılarını yazacağım. Acının doğal gelişimdeki zaruriyeti ile ilerletici etkisini insan yaşamında gösterdiği iki basit ve temel olguda ifade edeceğim. Ki bunlar hayattaki başlangıç dönemlerimize ait. Hatta bir tanesi tam başlangıç anımız ve sonrası. Evet, ilk travmamızdan bahsediyorum. Doğum. Güvenli ve kusursuz hizmetli olan anne rahminden çıktığımız anda ciğerlerimize hava dolar. Ciğerlere giren hava tüm hava keseciklerini ilk kez doldurur ve hücreleri ateşler. Yani oksijen yakımı başlar. Yanma hissiyatı ile birlikte acı gelir. Çocuk ağlar ve hayat başlamış olur. Diğer örnek ise bizi hayvanlar arasında eşsiz kılan bir özelliğimiz. İki ayak üzerinde durabilme yeteneği. Bir bebeğin iki ayak üzerinde durmayı başarabilmesi için kaç kere poposunun üzerine düştüğünü biliyor musunuz? En az 200. Neredeyse her biri acı ve hüsranla biten denemelerin sonucunda tüm yanlışları fark edip ayıklıyor ve bu denemeler sayesinde gerekli kas kuvveti ile koordinasyonunu oluşturuyor. Uzun lafın kısası, acı, varoluşumuzun nadide bir parçasıdır. Onun güzelliğini ve kendi güzelliğimizi, acının etkilerinin varlığı sırasında da sonrasında da olanlar sayesinde anlayabiliriz. Onun eksikliği, aklımızın noksanlığına sebebiyet verir. Zekâlı varlıklar olarak kendimiz bu hallere gelmiş ve dünyayı bu hallere getirmişken, zekâsız halimizle neler olabileceğini hesap edin.

    https://i.hizliresim.com/pnpygn.jpg
    https://i.hizliresim.com/Bz5JXp.jpg

    https://i.hizliresim.com/3znrYr.jpg

    Az önce iyi-kötü kavramları arasında yaşanılan git-geller beni başka bir noktaya daha sürükledi. İnsanın doğasına derin ve uzun bir yolculuğu içeriyor bu. Şu anda ve buraya hepsini yazmamın imkânı yok maalesef. Zaten hepsini anlatabilme imkânım olduğunu da düşünmüyorum. Gül örneğinde karşısındakine acı verenin karşıtı karakterin doğasına inmeye çalışacağım. Bu kişi yaptıkları ile diğerlerinden ayrıldığı gibi, yapmadıkları ile neredeyse tamamen sıyrılıyor. Acıya sebep olmama ve acıya sahip olanı rahatlatma. DNA'mızda sahip olduklarımızın değiştirilemez ve ayrıştırılamaz olduğundan eminim. Yani, şansımız ne düşmüşse oyuz ve onunlayız. Özümüzde iyi, kötü, zeki, aptal, hırslı, meraklı, korkak, kıskanç vs. bunlar gibi temel karakteristik özelliklerimizi değiştiremeyiz. Kıskanç bir kişinin düşünme şekli kendisine adapte olmuştur. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı bir ortamda bile kıskançlık duygusu yükselebilir. Aynı şekilde iyi-kötü ve diğer insanlar da varoluşlarını sürdürür. Doğarken sahip oldukları ile çevresini şekillendirirler. Dış dünyada bulunan her şey, daha doğrusu bizim kafamızın ve bedenimizin dışındaki her şey yine kafamızın tasavvurlarıdır. Merkezde her zaman kendimiz oluruz. Bilgileri biz toplarız. Hazları biz yaşar ve yaşatırız. Oksijeni biz tüketiriz. Yaşayan sadece bizizdir. Diğerleri yaşamımızın kurgusallığı içinde araçlar, gereçler ve/veya süslerden öte değildir. Bu düşünme şekli çocukluk döneminin sona ermesiyle ve zamanın ilerlemesiyle sarsılmaya başlar. Çünkü gerçeklik ve gerçekler denilen kavramlar bir an, hatta bir çok an bizi yakalamaya başlar. Ben merkezli inşa ettiğimiz her tasavvur ince ince sarsıntılar geçirmeye, kimi zaman da büyük bir yıkım başlar. Gerçek, hazlarına ve yararlarına göre dizayn edilmiş kurgusal gerçekliğin önüne bir duvar koyar. Bireyin canı sıkılmaya ve hafiften sinir olmaya başlar. Seçenekleri değerlendirmeye başlar. Ya duvarı ve dünyasını eski haline getirecektir ya da diğer taraflara çevirecek ve kalan sağlar ile idare edecektir. İki seçenek de kendinden sonra gelebilecek bir çok olasılığı doğuracaktır. Ben bir tanesinden yola çıkayım. İlk önce duvarı görmezden geleni anlatayım. Gerçeğin acıtan çirkin yüzünden korkan ve/veya tiksinen kişiden. Bu arkadaş, duvarı görmezden gelerek kendi kurgusallığı içinde yavaş yavaş sıkışmaya başladı. Çünkü yaşadığı her an başka ve önceki bir çok gerçeklik kafasının içinde yer kaplamaya devam eder. Ona rahatsızlık veren acı ve diğer duygu ile mental durumlardan kaçmaya başlar. Ancak algısına giren bir olgunun hiçbir zaman kaybolmayacağınız bilmez veya bilmezlikten gelir. Her an daha fazla bozulan kurgusallığı bedeninde ve beyninde elektriksel akımların coşmasına sebebiyet verir. Sinirlilik, tahammülsüzlük, nefret vb. içsel durumları artmaya başlar. Sonra 'ben' diye tabir ettiği bedene benzeyen kurgusal varlıklara dikkat kesilir. Onların bazılarında kendisinde olan bu can sıkıcı durumların olmadığını yavaş yavaş fark etmeye başlar. Bu farkındalık daha fazla sinirlenmesine ve nefret etmesine sebebiyet verir. Fakat bu duygular hep ben'in dışındaki unsurlara yöneltir. Belli bir süre sonra bu durum daha fazla seyirci kalamaz. Çünkü içindeki zayıflık durumu kabullenmesine izin vermez. Durumu değiştirmek ister. Bu isteği de yine dışarıya yansıtır ve orada arar. Özledikleri ve istediklerinin içinde bulunanlardan bir tanesi bile sahip olan kişiyi ya da canlıyı bulur. Ben merkezli düşünme temeli ve isteme bir araya geldiği için karşısındakinin sahip olduğunu çalmak ister. Çalma girişimi başarılı olursa eğer, kafasını başka yöne çevirir ve diğerleri için uğraşmaya başlar. Ama çalmada başarılı olamadıysa ya da çalınabilecek bir şey değilse, eylemi değiştirir. Algısına giren bu unsuru yok etmek ister. Sahip olamadığını yok etmeye çalışır. Bunu başarırsa eğer, şeytani bir haz ve rahatlama duyar. Ve yine başkalarını aramaya başlar ya da başkalarının oradan geçmesini bekleyerek aynı süreci başlatır. Lakin yok etmeyi de başaramadıysa eğer, öfke ve sinir zirve yapar. Ya direkt istediğine sahip olan kişiye zarar vermeye veya yok etmeye çalışır ya da yakınında zayıf olarak ne gördüyse içindekileri onlara daha büyük bir hınçla yöneltir ve istediğine benzeyen ne varsa öfkesine maruz kalır. Bencil özümüzün doğurduğu çeşitli kötü insan profillerinden sadece bir tanesi bu. Şimdi de duvarların üzerine giden bireyden bahsedeyim. Kurgusal dünyasının ortasına aniden yerleşen duvara karşı duyduğu çekingenlikle karışık merak ve duvarın onda oluşturduğu sıkıntıyı gidermeye yönelik istek doğrultusunda ona yönelir. Duvarı anlamak ve duvarın arkasındakini duyumsamak ister. Gerçekliğin oluşturduğu bu duvarı kendisine ait görmez. Yani ondan bir parça olarak düşünmez asla. Fakat gerçekliğin (duvarın) ilk taşını çektiğinde kendisinden de bir parça kopmuş gibi hisseder. İrkilir. Korkusu ve merakı daha fazla artar. Kendisinden olmayanın, kendisinden olanı etkilediği yetmezmiş gibi bir de kendisinden olmayan tarafından kendi içinde etkileniyor. Kaotik ve kısır bir döngünün içine düşmüş gibi hisseder. Duvarın arkasındakine ve duvarın olmadığı kurgusal dünyasına olan arzusu taşları sökmeye devam etmesini sağlar. Her oynattığı taşla aynı acıyı ve irkilmeyi yaşar. Belli bir ilerlemeden sonra gözüne farklılık çarpar. Açılan boşluktan kendisininkine benzer bir dünyaya sahip başka birinin olduğunu fark eder. Karşısındakinin dünyasının kendisininki ile bütünleşmiş ve/veya kesişmiş olduğunu anlar. İlk an şoke etkisi olur. Daha sonra kaybın ve kaybolan yalnızlığın getirdiği hüzün oluşur. Fakat insanoğlu umduklarından kolayca vazgeçmediği için taşları sökmeye devam ederek kalanını aynı bulacağını umar. Ve öyle de olur. Duvar yıkılmıştır. Ufak sayılabilecek bir kısmı hariç her şey aynıdır. Gözlerimiz, doğal olarak onun gözleri de ilk önce farklılığa odaklanır. Tekrardan yeni kişiye ve onun dünyasına dönüp bakmaya başlar. Kendisine olan benzerliği ve kurgusal dünyaların benzerlikleri onu şaşırtır. Belli bir süre sonra onun ve dünyasının varlığını benimser. Çünkü değişikliği kabul etmiştir. Duvar yıkılmıştır ve sonuç kabullenilmiştir. Hafızada ve bedende, öğrenilenler ile yapılanların etkileri yer edinmiştir. Duvarın tekrardan çıkmasından içten içe korkarak yaşamının seyrine devam eder. Belli bir süre sonra etrafındaki her şeye alışmış olur. Sanki hiç duvar olmamış gibi yaşamaya devam eder. Ta ki bir anda yıkılan duvarın getirdiği yeni kişi ile ortak alanında başka bir duvar oluştuğunu görene kadar. Kendi kurgusal dünyasının dibinde çıkan bu duvarı görünce tüm benliğini endişe sarar. Daha önce yaşamış olduğu süreçleri anımsar. Şimdi aynı süreci karşısındaki kişi yaşayacaktır. Ona doğru bakar. Kişinin duvardan ilk taşı alıp arttığında yaşadığı irkilmeyi görür. Acı yüzüne yansımıştır. İkinci taşı sökerken ise karşısındaki ile birlikte kendisini de acıyı duyumsar. Ne olduğunu anlayamaz. Korku duygusu içinde yükselir. İzlemeye devam eder ve başka taşın sökülmesiyle tekrar acıyı duyumsar. Bir anlam veremez. Bu durum öncekinden -kendi bölgesindeki duvar ile yaşanılandan- daha da karmaşık ve garip bir hal almıştır. Kendi bedeninde ve dünyasında gerçekleşmeyen bir olay ve kişi tarafından nasıl böyle etkilenebilmekte olduğunu anlayamaz. Kafasını başka yöne çevirir. Oraya bakmamaya ve düşünmemeye çalışır. Fakat çabaları nafiledir. Kendisinin duvarında ilk taşı söktüğünde duyumsadığı acı ile duvarın varlığının verdiği sıkıntı şu anda da içindedir. Ne tarafa baktığının, ne yaptığının ve de ne düşündüğünün etkisi kalmamıştır. Bu durumdan çıkmak ve kurtulmak ister. Buna neden olan unsuru ortadan kaldırmak ister. Kişiye ve duvara döner. O tarafa doğru yönelir. Duvarın yavaş yavaş kayboluşunu izleyerek bu acıdan kurtulacağını umar. Duvar karşısındaki kişi tarafından yok edilmiştir. Ancak acının kaynağının kaybolmasına rağmen içindeki sıkıntı ile huzursuzluk varlığını sürdürmektedir. Neyi yanlış yaptığını ya da hiç yapmadığını düşünmeye başlar. Artık sırf bunu düşünmektedir. Etrafta her şey eskisi gibidir, fakat rutinine dönememiştir. Kurgusallığı donmuş ve buna yıkılan duvarın sebep olduğunu düşünmüştür. Kafasında gezen sorular, ızdırap veren düşünceler içerisinde iken karşı dünyada yeni bir duvarın oluştuğunu fark eder. Ama bu sefer kendi dünyasından en uzak noktadadır. Tekrardan merakla izlemeye koyulur. Bu sefer de etki görüp görmeyeceğini öğrenmek ister. İlk taş yerinden sökülür ve BOOM! Acı tekrar içinde oluşmuştur. Bu sefer hiç düşünmez -çünkü son duvardan bu yana sürekli düşünmüştür- ve hiç duraksamadan kendi dünyasından çıkar ve direkt olarak karşısındaki kişinin dünyasına geçer. Onunla birlikte taşları sökmeye başlar. Ancak bir farklılık vardır. Tek başına yıktığından da yıkılışını izlediğinden de farklı bir şey. Öncekilerinde her taş söküldüğünde duyumsadığı acı, yerini ferahlık veren bir hazza bırakmıştı. Şaşırmıştı. Bu şaşırma güzelliğin karşısında nutku tutulan birininki gibiydi. An o kadar güzeldi ki, ne düşünüp ne hissettiğinden ve neye tanık olduğundan bir şey anlayamıyordu. Fakat içini tatlı bir coşkunluk dolduruyordu. Duvar yıkıldı. İkisinde de rahatlama oldu. Takas edilen gülümsemelerden sonra kendi dünyasına doğru yol aldı. Rutinine geri dönebildi. Basit ve huzursuzluk vermeyen alışkanlıklarına geri döndü. Bundan sonra ne yapacağını, daha doğrusu ne yapmaya ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Kendi dünyası ile kendi dünyasından duyumsadığı başka dünyalarda oluşan ve oluşabilecek tüm duvarları yıkmalıydı. İşte, merhamet böyle doğdu. Yani insanın içinde bulunan tek iyilik kaynağı. Merhamet sahibi kişi kendi kurgusal dünyasındayken, başkalarınınkini de tanımaya ve benimsemeye başlar. Kendi gerçekliğinin içine onların gerçekliğini ile hepsinden bağımsız olan gerçekler de dahil olur. Her şeyin kurucusu, her şeyin içinde bir parça olur. Parçanın içinde bir bütün, bütünün içinde ise bir parça olmanın anlamlılığını -kimine göre anlamsızlığı da olabilir- yaşar.

    https://i.hizliresim.com/0zovLR.jpg
    https://i.hizliresim.com/zM78V4.jpg

    https://i.hizliresim.com/NDRa1N.jpg
    https://i.hizliresim.com/VD1oMq.jpg
    https://i.hizliresim.com/oVRGV2.jpg


    Bu konuları son olarak günümüz gerçekleri ile ele almak isterim. Fark etmişsinizdir; iyi ve güzel olan bir etkiyi ya da olguyu tasavvur etmek oldukça güçtür. Fakat acının dahil olduğu bir şeyi hemen hemen herkes kolay bir şekilde ifade edebilir. Birazdan içinde bulunduğum bu zaman dilimindeki dünyada merhamet ile bencilliğin durumunu kısaca anlatmaya çalışacağım. Yani merhametin bozguna uğramasını veya bencilliğin ezici üstünlük kazanmasını. Hangisini seçerseniz o olsun. İçimizdeki kötülük Süha atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi oluştuğu noktadan başlayarak yayılır ve genişleyerek ilerler. Hatta ilerledi. Önce kendimizde, kendi birlikteliklerimizde, kendi bulunduğumuz toplumda ... bu şekilde ilerleyerek en son kendi dünyamıza yayıldı. Merhamet, bencilliğin karşısında okyanusa düşen bir kar tanesi gibi oldu. Güzelliği ve özelliği çoğunluğun içinde eridi gitti. Okyanusun buz kesme ve/veya kar taneleri tarafından baskılanma ihtimali var. Ancak çok zor. Benim nezdimde imkânsız. Neden mi? Çünkü gerçekleri görüyor -en azından ben öyle düşünüyorum tıpkı sizler gibi- ve çevremi gözlemliyorum. Anlatayım. Dünyamızda üç çeşit birlikte yaşam şekli vardır. Mutualist yaşam, kommensalist yaşam ve parazit yaşam. İlkinde bulunan her iki canlı da birbirileri tarafından ihtiyaçlarından en az bir tanesi giderilir ve fayda sağlarlar. Kommensalist yaşamda bir taraf ne yarar ne de zarar görürken diğeri ondan faydalanır. Son olarak parazit yaşam da ise bir taraf fayda sağlarken, diğer taraf bu faydanın oluşması için zarar görür. İşte bu sonuncu birlikte yaşam şekli, bizim diğer tüm canlılarla olan ilişkimizin dahil olduğu tanım. Ve işin ilginç yanı binlerce, hatta milyonlarca canlı ile olan bu ilişki çeşidinde neredeyse hepsinde hep aynı taraftayız. Fayda sağlayan ve zarar veren tarafta. Bu ne anlama geliyor? Olur da hayatı bizim yaşam alanımızla kesişmiş bir canlı olursa eğer, anında onu sömürmeye başlıyoruz. Bazen sömürmek yetmiyor ve hayatını da kontrol ediyoruz. Bazen kontrol etmekle de kalmıyor korkumuzdan ve kendi çıkarlarımız için hapsediyorduk. Bazen de direkt öldürüyorduk -ki bana göre en merhametlisi bu-. Bazen de sadece görsel ve/veya bedensel rahatsızlıklara sebebiyet verebilecekleri için bulunduğumuz ortamlardan izole ediyor ya da direkt katliam yapıyorduk. Ve sayamadığım daha nice eylemler ve işlenme şekilleri var. Bir de kendi türümüze yaptıklarımız var. Bu konuya hiç girmeyeceğim. Çünkü insanlardan yeterince nefret ediyorum. Bir de onlara (toplu olarak) empati ya da acıma besleyemem. En azından benden çıkan bir düşünceyle. Şimdi, tüm bu gerçekler varken neye ve nasıl umut besleyeceğim? Kutsal kitaplarda, dinlerde veya insanların kendine has inanışlarında bahsettikleri "İlahi dokunuş", "İlahi güzellik", "Kutsal canlı", "Tanrısal öz barındıran varlık" vb. saçmalıklara mı inanayım? Gerçekler ve dünya önümüzde duruyor. Bir parça merhameti ile anlayışı olan ve bahsettiklerimden sadece bir tanesini bile fark eden kişi nasıl insanın iyi veya güzel olduğuna inanır? Hatta onu yaratan ile ilgili tüm hikayelere hayranlık ve/veya şükran duyabilir? Büyükbaş hayvanları düşünelim. Doğdukları andan ölecekleri ana kadar bir zincirle binlercesini arasında veya hareketsiz dar bir alanda tek başına fabrikanın birinde varoluşunu tamamlıyor. Hareket yok. Özgürlük yok. Birliktelik yok. Yaşamın kendisi yok, ama varoluş var. Doğalarında olan özelliklerden dolayı sadece bizler tarafından kullanılma şansları var. Bir de tavuk fabrikaları var Orada bir gün gözlem yapın sadece. Milyonlarcası küçücük bir alan tıkılmış durumda yaşıyorlar. Yetişkinler makinalara taşınıyorlar. Çalışanlardan bir tanesi önüne gelen her tavuğun boynunu koparıyor. Bu bir iş. İş! İş... İnanabiliyor musunuz? Sonra tüyleri yolunuyor. Derileri kesiliyor ve soframıza tavuk geliyor. Son olarak evcil yırtıcı kedilerden bahsetmek istiyorum. Bir çitayı ya da aslanı evcilleştirilmek için neler yapmış olabiliriz acaba? Bir düşünün derim. Bitkiler alemine hiç girmeyeceğim. Onların canlı olduğunu bilen ya da düşünmüş olan insanların varlığından bile emin değilim. Kendi aramızdakiler ise tam bir absürt komedi. Engizisyon mahkemeleri, cadı avları, dini savaşlar, para savaşları, hırsızlıklar, yalanlar, ihanetler bla bla bla böyle sonsuza kadar gider. Uzun lafın kısası, yapabileceğimiz en iyi hareket kendi soyumuzu yok etmek olur. Ama bencillik yine kazanacaktır maalesef. Katliam yapasım var, ama yapamıyorum...

    https://i.hizliresim.com/pnpyXz.jpg
    https://i.hizliresim.com/0zov1D.jpg

    Anarşist lobisinden sevgilerle,
    https://i.hizliresim.com/nl3zll.jpg

    Kitabın bana yazdırdıkları bu kadardı. Düşündürdükleri ise ... İncelemenin kitap ile Arthur amcamın hakkındaki yorumumla bitireceğim. Bir de alıntı yazacağım. Görüş, dilek ve şikayetleriniz için yorum bırakabilir veya mesaj atabilirsiniz. Şaka maka okudunuz ha. Helal olsun! İnş sevmişsinizdir. :)

    1-) Arthur amcam, kitapta insanı ve davranışlarını çok iyi bir şekilde incelemiş. Madalyonun iki yüzü olayını zirveye taşımış. Karanlık ile aydınlık yüzleri sırt sırta iken, onları yan yan getirip birbirilerine karıştırmış. Bu karıştırma yoluyla ikisinin birlikteliğini, ayrı ayrı işleyişi ve birbirlerine olan etkilerini çok ince bir şekilde göstermiş. Zıt kavramların yakınlığı ve varlığı sayesinde anlayışı da kolaylaştırıyor. Bence olağanüstü sayılabilecek başarılı bir anlatımdı.

    2-) Felsefenin en büyük sorununun da ortadan kaldırmış. Kitapta geçen her düşünce ve/veya yorumu günlük hayatta kullanabilirsiniz. Günlük hayatımızda insanın dahil olduğu her durum ve/veya direkt insan yorumlama konusunda kullanabilirsiniz. Buna kendimiz de dahildir. Olağan düşünme süreçlerimize ve yorumlama şeklimizin iyileşmesine yardımcı olabilecek çok düşünce var. Tam olarak bu sebeple herkesin okumasını isterdim. En azından kendi ülkemdeki herkesin. Veya sadece bu sitedeki insanların. Belki sadece çevremdekilerin. Ya da sadece en yakınımın. Hayır, hayır! Sadece bir kişi bile olsa okusun isterim. Elimde olsa ya da M.E.B. başkanı olsaydım eğer; lise 1'den üniveriste bitene kadar her yıl en az bir kez olmak üzere her öğrenciye okumayı zorunlu kılardım. Çünkü okuduğum en sade ve basit, ama en dolu kitaptı.

    "Burada yazdıklarımı dikkatlice okuyanlar, benim etiğinin bütünlüğünü ve sonucunu görebilecekleri. Her ne kadar, bazıları fikirlerini yadsınamayacak dahi olsalar, onlar da zamanla haklı olduğumu anlayacaklardır. Çünkü hakikat, doğa ile özdeştir. Hakikat doğayı, doğa da hakikati gösterir. İnsanların benim fikirlerimi yadsımak için kendi kendilerine savaş vermeleri manasızdır. Bu sessiz protesto ilelebet sonuçsuz kalacaktır."

    Çok güzel dememiş mi? Sırf bu alıntı bile onu, insanlar arasında yüce bir noktaya taşır. Seviyorum seni Arthur amcacım.

    İSTEK: Buraya kadar okuyanlara öncelikle teşekkür ederim. Sizden absürt bir isteğim olacak. Bu incelemedeki her şeyin, benim sanrım olduğunu düşünün. Sonra size başkaları tarafından öğretilmiş veya size benimsetilmiş her şeyin, insanlığın sanrısı olduğunu düşünün. Son olarak da sizin düşündüğünüz ve keşfettiğiniz her gerçekliğin, sizin sanrınız olduğunu düşünün. Çıkan sonuçla da ne yaparsanız yapın. Ben gidip bir sigara yakacağım. Hadi eyvallah!
  • Şiir gibi kadınsın:
    Ne yazmak kolay
    Ne de anlamak.
    Sadece okuyabiliyorum seni.
  • Sevgili Bilge,bana bir mektup yazmış olsaydın ben de cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.

    İnsanlara yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde
    bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine
    düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla.

    Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi de geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslında bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu
    kararlar. Şimdi her satırı, “bu satırı da neden yazdım?” diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır.

    Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak
    durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları
    tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

    Bu nedenle, sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)

    Geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan akşama kadar
    radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir süre sonra sıkıldı. (İnsandır elbette
    sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) Bunun üzerine onu zayıf
    bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (Ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.)
  • Oğuz Atay yaşarken beklediği değeri çevresi ve okurları tarafından göremediğini bildiğim, anlaşılamayan, kitaplığımızda popüler kültürce Olric sayıklamalarından etkilenilerek alınmış Tutunamayanlar kitabıyla tanıdığım bir yazardı. Birçok okur gibi Tutunamayanlar kitabıyla başlayıp, yarıda bırakmış tekrar başlamış, tekrar bırakmış hüsrana uğrayanlardan biriydim. Ta ki üç gün öncesine kadar. İstanbul okur buluşması kapsamında seçilmiş olan Oyunlarla Yaşayanlar benim için ilklerin kitabı, ilk Oğuz Atay ve ilk tiyatro eseri kitabım.

    Tür olarak yabancı olduğum ve bilgimin izlemek dışında kısıtlı olduğu tiyatro, kitap olarak bana biraz uzak olsa da Oğuz Atay ‘ı tanımada güzel bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Bana göre; diğer kitaplarının ana teması insanların hayata tutunma çabalarını konu edinmek ve eserlerinin tamamında bir bütünlük var ise bu kitapla kendinizi çok yormadan Atay ‘ın dünyasına adım atabilirsiniz.

    Oyunlarla Yaşayanlar adıyla birebir bütünlük oluşturacak bir konuya sahip. Kitapta oyunlarla(tiyatro) yaşayan bir aileyi; en ufak bir diyaloğu piyese çeviren, tiyatro ile nefes aldığını hissedebilen emekli öğretmen Çoşkun Ermiş ‘in varoluş çabalarıyla kötü bir sona vardığı trajikomik dünyasını ele almakta.

    Kitap Çoşkun Ermiş ‘in evini betimleyerek başlıyor ve tüm anlatı hemen hemen bu evde geçiyor. Ara ara bu sahne karartılarak diğer mekanlara geçişler olsa da bu geçişlerin amacı da yine Çoşkun Ermiş ‘in ruh halini okura tam anlamıyla hissettirmek. Kitaba başladıktan birkaç sayfa sonra tüm karakterlerin analizini yapabilecek bilgiyi edinmenize rağmen Çoşkun karakteri için aynısını söylemek zor. Zaten kitabın oturtulduğu ana zeminde bu varoluş sancılarını, hayatı anlamlandırma çabasını, sorgulama ve hayata tutunma çırpınışlarını Çoşkun karakteri üzerinden okuyucuya yaşatmak. Bu yüzden kitap boyunca adeta deli mi bu adam diyebileceğiniz gerçek yaşam ile yazmakta olduğu tiyatro eseri arasında sıkışıp kalmış bir karakterin sizleri de bu oyuna dahil etmeye ve sorgulamaya sevk ettiğini görüyorsunuz. Çoşkun Ermiş ‘in ruhunun anlam bulduğu bu oyuna neredeyse tüm karakterler; Çoşkun ‘un oğlu Ümit, kaynanası Saadet Nine, arkadaşı Saffet, tiyatro eseri yazmasını destekleyen Emel ve tiyatro sahibi Servet de dahil olsa da neyin gerçek neyin oyun olduğunu anlayamayacak okuyucuyu oyundan uzaklaştıran biri var kitapta. Hayatın gerçek misyonunu üstlenmiş konuşmaları ve realitesiyle Çoşkun ‘un zoraki evlendiği karısı Cemile.

    ‘’-Oyun oyun. Biraz da gerçek oyunlarla ilgilensen iyi olur. Mesela benim para kazanmak, evi için sahneye koyduğum şu dikiş dikme oyunlarımla, Ümit ‘in her sınıfı iki yılda geçme oyununu düzeltsen biraz. Ya da paralarını içkiye yatırma oyununu adam etsen. Erken emekli olma oyununun bize neye mal olduğunu bir düşünsen… Ne dersin? ‘’

    Kitabın ana teması dışında; Oğuz Atay ‘ın yaşadığı dönemde kendisinin de içinde bulunduğu aydın kesimin, batıya dönük yaşam biçimini benimsemeye başladığı yıllarda yaşadıkları abartıları, avam bir şekilde yabancılaşmalarını, toplumun alt kesimlerine duymuş oldukları küçümseme ve aşağılanmaları, okumuş kesimin ben oldum havalarını ince ince ironi yaparak eleştirmekte olduğunu görüyorsunuz.

    ‘’-çizgi çizmesini bilmeyenler hemen meşhur oluyorlar. Sanatı öldürdüler! ‘’
    ‘’-Ey milletim dinle! (Durur. ) Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar…’’
    ‘’-Olsun. Önce film artisti olursunuz o zaman, sesiniz hemen güzelleşir. ‘’
    ‘’-Yabancı ülkelerden getirilen Bunalım Tanrılarının ülkemize bir oyunudur bu. Ülkede kötü günlerin habercisi rüzgarlar esiyordu. Aslında büyük dalgalanmaların başlangıcıydı bu. Ülkenin insanları daha insan olduklarını yeni anlıyorlardı. Millet olmanın heyecanından duydukları bir sarsıntıydı bu. Bu heyecanın içinde ithal malı bir bunalımın yeri yoktu. İşte ne yazık ülkenin aydınları, ülkenin göz bebekleri, binbir sıkıntıyla yetiştirilen, adam başına düşen yıllık gelirden oldukça yüksek pay alan okumuş takımı Ecnebi Bunalım Tanrısının büyüsüne kapıldı: Dünya Nimetlerinden usandığını haykırmaya başladı; dünya nimetlerini yaşamadan, onlardan usandığı kuruntusuna kapıldı. Meyhaneleri ithal malı bunalımlarla doldurdu. Daha biz doyasıya yaşmamıştık ki; büyük ve güzel şeylerin özlemini çekiyorduk henüz. Biz daha feraha çıkmamıştık ki, dünya nimetlerinden bıkalım, bunalımlar geçirelim…’’


    Bu kitabı; yaşadığı dönemde çevresine küskün, günlüğüne ‘’Benden haberleri bile yok’’ diye yazan Atay’ın kırgın ruhuyla sadece burjuva kesimi eleştirmek, iğnelemek amacıyla yazdığını iddia etmek diğer eserlerini ve Atay ‘ın edebi kimliğini bilmemek olur. Oğuz Atay ‘ın birkaç kitabını ya da sadece Tutunamayanları okuyan herkes yazarın amacının bu olmadığını Çoşkun Ermiş gibi gerçek hayatın ona sunmadığı huzuru, çoğu zaman ön plana çıkardığı çirkin yüzünü görmek istemeyip; aslında hobi olarak edinebileceği tiyatro eseri yazma uğraşını hayatının merkezine alarak fazlaca kendini kaptırması ve bu yanılsamada kötü bir sona varmasını, hayata tutunamayan bütün insanların bir örneği olarak ele aldığını anlayacaktır. Zaman zaman hemen her insanın içine düştüğü bu durum bazen konunun kitaplar, bazen spor, bazen iş, bazen aşk, bazen alışveriş vs gibi hayatta araç olacak birçok unsurun amaç olarak sahiplenilip hedef alındığı her hayatta görülebilir.


    Hayatın hep bir tek düzeliğe çoğu zaman kalıplara oturma çabasından alıkoyup renklendirmeye, değiştirmeye çalıştığımız dünyamızda Çoşkun Ermiş ‘in dediği gibi ‘’belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar. ‘’ Bu yüzden çoğu zaman düştüğümüz boşluklardan çıkma çabamız da kendimizi kandırıp inandığımız başka bir oyuna adım atışımızı getiriyor.
    ‘’-insanların hayatı zaten daha önceden yazılmış oyunlarla geçiyormuş. Belki biz yani siz demek istiyorum, bizim için yazılmış oyunları değiştirmek, yani kaderimizi değiştirmek yani oyunlarımıza anlam vermek için, onları yeni baştan kendimize göre yazmak için…’’

    Bir an Çoşkun Ermiş ‘cesine;
    Hayat bir oyunsa ve her büyük tiyatro oyuncusu gibi sahnede öleceksek; büyük meseleler yüzünden harcamış olalım hayatımızı, küçük meseleler yüzünden yıpranıp ölerek değil.
  • “Yeter artık Coşkun! Her şeyi oyunlarınıza benzettiniz.”
    (Cemile, s. 13)

    “Fakat Cemile, sayın eşiniz önemli bir oyun yazarı olmak ve hatta bütün oyunlarda devrim yapmak üzeredir.
    (Saffet, s. 13)

    “Şey, canım… oyun yazıyorlar da…”
    (Cemile, s. 16)

    “Evet, gerçek değil canım, oyun işte. Bildiğimiz oyun.”
    (Coşkun, s. 16)

    “Siz de böyle oyunlar yazarak asıl kendinizi rezil ediyorsunuz.
    (Saffet, s. 16)

    “Daha yeni oyun yazmaya başladık.”
    (Coşkun, s. 17)

    “Canım oyun kahramanlarından söz ediyoruz.”
    (Saffet, s. 17)

    “Hem oyunları ciddiye almıyor muyuz?”
    (Coşkun, s. 17)

    “Ama biliyorsun ki biz oyunlar yazıyoruz ve seyirci de düşünceye karşı…”
    (Saffet, s. 18)

    “Hayır biz oyun yazmıyoruz, biz yaşıyoruz oyunları yazarken.”
    (Coşkun, s. 18)

    “Tarihi oyunumuz ne durumda?”
    (Saffet, s. 18)

    “Hayatınızı da oyunlara çevirdiniz.”
    (Saffet, s. 18)

    “Hiç olmazsa bu kusurlarınızı oyun kahramanlarına bulaştırmayın.”
    (Saffet, s. 18)

    “Küçük bir oyunla. Göreceksin…”
    (Saffet, s. 19)

    “Oyunlara biraz ara verelim beyler!”
    (Ümit, s. 19)

    “Ona güzel bir oyun oynayacağız.”
    (Saffet, s. 22)

    “Sen bu oyunları ciddiye alıyor musun?”
    (Saffet, s. 22)

    “Oyunlar yazıyor.”
    (Emel, s. 23)

    "Oyun mu yazıyor?"
    (Servet, s. 23)

    “Nasıl yerli oyun sıkıntısı çektiğimi bilmiyor musun?”
    (Servet, s. 23)

    “Oyun yazarıymış.”
    (Servet, s. 23)

    “Nerde oyununuz dedim.”
    (Servet, s. 23)

    “Artık oyunlardan konuşma kaldırılmış, öyle söyledi.”
    (Servet, s. 23)

    “Oyunlarda tanrılar çizerdi soyluların kaderini; insanlar daha oyunlara karışmıyordu.”
    (Servet, s. 25)

    “Taştan koltuklarına kurulmuş kralların hemen karşısında, onlarla aynı seviyede oynardık oyunlarımızı.”
    (Servet, s. 25)

    “… aşağılık oyunları için sahneyi aşağı indirdiler.”
    (Servet, s. 25)

    “… oyunu daha fazla durduramam, oyunun her şeye rağmen devam etmesi gerekiyor”
    (Servet, s. 25)

    “Oyun yeniden başladı.”
    (Servet, s. 25)

    “Bize kötü bir oyun oynadınız, Saffet Bey.”
    (Müzik Hocası, s. 32)

    “Siz ne hakla oyunumu kötü buluyorsunuz, zevksiz adam?
    (Saffet, s. 32)

    “Beğeneceğinizi sanıyordum, oyunumu.”
    (Saffet, s. 32)

    “Neden oyun yazmayı denemiyorsunuz, Coşkun Bey?”
    (Saffet, s. 33)

    “Oyun mu, nasıl olur?”
    (Coşkun, s. 33)

    “Hem bir oyun için bütün kadrosuyla koca bir tiyatro gerek, oyuncular, dekorlar…”
    (Müzik Hocası, s.33)

    “Geçmişimle ilgimi keserken bunu, bir kenara atılacak oyunlar yazmak için yapmadım.”
    (Coşkun, s. 33)

    “İster keman sesi olsun, ister oyun sesi; yeni bir ses getirmeliyim bu dünyaya!”
    (Coşkun, s. 33)

    “Oyun sesi!”
    (Saffet, s. 34)

    “Oyun bozuldu, gerçeği oynuyorum artık.”
    (Saffet, s. 34)

    “Kendiliğinden gelişen bir oyunu prova ediyorduk.”
    (Saffet, s. 34)

    “Şey… daha medenî bir oyun düşünmüştük aslında.”
    (Coşkun, s. 34)

    “Oyun oyun. Biraz da gerçek oyunlarla ilgilensen iyi olur.”
    (Cemile, s. 34)

    “Meselâ benim para kazanmak, evi geçindirmek için sahneye koyduğum şu dikiş dikme oyunlarımla, Ümit’in her sınıfı iki yılda geçme oyununu düzeltsen biraz.”
    (Cemile, s. 35)

    “Ya da paralarını içkiye yatırma oyununu adam etsen.”
    (Cemile, s. 35)

    “Erken emekli olma oyununun bize neye mâl olduğunu bir düşünsen…”
    (Cemile, s. 35)

    “İşte sana başka bir oyun daha.”
    (Cemile, s. 35)

    “Yeter! Oyun istemiyorum artık.”
    (Cemile, s. 35)

    “Sorma birader, geçen gün bir arkadaşa bu oyun yazma hikâyesinden söz edecek olmuştum.”
    (Coşkun, s. 36)

    “Dinle bak, bunu da belki oyunlarının bir yerinde kullanırsın,” diye anlatıyor.
    (Coşkun, s. 36)

    “Kendimi bazan öylesine kaptırıyorum ki, hayalimde yazdığım oyun bitiyor; bir tiyatronun patronu, oyunu âdetâ yalvararak elimizden alıyor…
    (Coşkun, s. 36)

    “Oyunun ilk gecesinde büyük bir kıyamet kopuyor, bütün seyirciler göz yaşları içinde…”
    (Coşkun, s.36)

    “Oyundan sonra alkışlar bir türlü dinmek bilmiyor…”
    (Coşkun, s. 36)

    “…bütün oyunları birlikte oynayalım.”
    (Coşkun, s. 37)

    “Ve o anda istiyorum ki dünyadaki bütün insanlar da benim gibi oyunlar yazsınlar ve benim gibi alkışlansınlar.”
    (Coşkun, s. 37)

    “Zaten azizim, ‘Napolyon’un Sonu’ adlı oyununuzda figüranların dışında tam kırk dört oyuncu var.”
    (Saffet, s. 38)

    “Belki de oyunları bir yana bırakmak gerekiyor.”
    (Coşkun, s. 38)

    “İşte bunun için oyunlar yazmalısın.”
    (Saffet, s. 38)

    “İnsanlarla oyunlarda karşılaşacaksınız artık Coşkun Bey.”
    (Saffet, s. 38)

    “İnsanların hayatı zaten daha önceden yazılmış oyunlarla geçiyormuş.”
    (Saffet, s. 39)

    “… bizim için yazılmış oyunları değiştirmek…”
    (Saffet, s. 39)

    “… yani oyunlarımıza bir anlam vermek için…”
    (Saffet, s. 39)

    “Peki, oyunlar?”
    (Servet, s. 39)

    “Önceleri çok korkuyormuş oyun yazmaktan.”
    (Emel, s. 39)

    “Romantik oyunlar yazıyormuşsunuz.”
    (Servet, s. 41)

    “Nasıl oyunlar yazıyorsunuz?”
    (Servet, s. 41)

    “Şimdilik zararsız oyunlar yazıyoruz, yani tehlikesiz şeyler.”
    (Coşkun, s. 41)

    “Yani, ne tür oyunlar demek istiyorum.”
    (Servet, s. 41)

    “Hangisinin beğenileceğini bilmediğimiz için şimdilik her tür oyunlar yazıyoruz.” (Coşkun, s. 41)

    “Son oyunda bana bu kelimeyle hitap ediyordu da.”
    (Saffet, s. 43)

    “Oyun yazmaktan olmuştur.”
    (Saffet, s. 46)

    “Belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar.”
    (Coşkun, s. 46)

    “Peki, senin istediğin gibi yapalım, bir oyun gibi koyalım meselemizi.”
    (Coşkun, s. 49)

    “Yazmağa çalıştığım yarım yamalak oyunlarda değil, gerçekten hesaplaşmak istiyorum kendimle.”
    (Coşkun, s. 52)

    “Bizim gibiler ancak oyunlarda ölür.”
    (Saffet, s. 53)

    “Oyunlar yüzünden geldi bunlar başınıza üstad.”
    (Saffet, s. 53)

    “Bu oyunları başımıza sarmasaydın…”
    (Coşkun, s. 53)

    “Hayat kadar büyük oyunlar yazacaksın artık.”
    (Emel, s. 54)

    “Yalnız şunu iyi biliniz ki kahramanlar oyunlarını ve kaderlerini yalnız yaşarlar.” (Coşkun, s. 55)

    “Artık yerli oyunlar yazmaya başladım.”
    (Coşkun, s. 57)

    “Daha önce yabancı oyunlar mı yazıyordun?”
    (Saffet, s. 57)

    “Evet, şu zavallı milletime yabancı gelen oyunlarla uğraşıyordum.”
    (Coşkun, s. 57)

    “Bu oyunda, bir şairimizin çok yerinde olarak belirttikleri gibi…”
    (Coşkun, s. 59)

    “Canım bana yeni bir oyun vermiştin ya…”
    (Coşkun, s. 59)

    “Yani, oyunda soyutlama var.”
    (Saffet, s. 59)

    “Ben bu oyunu tutmadım.”
    (Saffet, s. 66)

    “Siz de oyunlarımıza katılmak istemez misiniz?”
    (Saffet, s. 69)

    “… bütün kahvelerde, arabalarda, oyun yerlerinde onun kahredici sesi duyuluyor.”
    (Coşkun, s. 70)

    “Fakat bana acıyın, çünkü oyunlara ihtiyacım var.”
    (Coşkun, s. 72)

    “… oyunlarım hep yarıda kalıyor.”
    (Coşkun, s. 72)

    “Yazacağım oyunda onu rezil edeceğim.”
    (Coşkun, s. 73)

    “Ona gerçek oyunlar yazacağım artık.”
    (Coşkun, s. 74)

    “Beni de bu oyuna karıştırmayın rica ederim.”
    (Komiser, s. 76)

    “… gidin oyununuzu evinizde oynayın.”
    (Komiser, s. 76)

    “Oyun provası yapıyordum.”
    (Coşkun, s. 77)

    “Bir oyun hazırlıyorum da.”
    (Coşkun, s. 78)

    “Yazdığım oyunları…”
    (Coşkun, s. 79)

    “Hayır, oyunlarımı sürdüreceğim ben.”
    (Coşkun, s. 79)

    “Oyunlarla geçirilecek vakti yok insanların."
    (Cemile, s. 79)

    “…şey yazıyordu… oyun…”
    (Saadet Nine, s. 81)

    “Birilerine oyun oynuyordu, galiba.”
    (Saadet Nine, s. 81)

    “Bizim oyunlarla geçirilecek vaktimiz yok, Saadet Hanım.”
    (Coşkun, s. 81)

    “Bu oyunda ben yokum.”
    (Cemile, s. 81)

    “Gürültülü oyununuz bitmedi mi?”
    (Cemile, s. 82)

    “Kocam oyunlar yazıyor da…”
    (Cemile, s. 84)

    “Oyun ya da gerçek, bir yolunu bulup gitmem gerekiyor Doktor.”
    (Coşkun, s. 84)

    “Canım bir oyun yazmıştık ya.”
    (Coşkun, s. 84)

    “İstersen oyuna devam ederiz.”
    (Coşkun, s. 84)

    “Oyunlarıma katlanacak kadar sevmiyor musun beni?”
    (Coşkun, s. 85)

    “Bugünlerde yerli oyun sıkıntısı çekiyoruz zaten.”
    (Servet, s. 85)

    “Yabancı ülkelerden getirtilen Bunalım Tanrılarının ülkemize bir oyunudur bu.”
    (Servet, s. 86)

    “Aman patron, sen hep böyle yüksek seviyede oyunlar istemez miydin?”
    (Saffet, s. 88)

    “Bu oyunda herkese göre bir şeyler var.”
    (Coşkun, s. 88)

    “Bırak da, oyuna devam edelim.”
    (Saffet, s. 88)

    “Yazarlarımızdan yerli bir oyun yazmasını sen istedin.”
    (Saffet, s. 88)

    “Kendi kendine oynadığın oyunlarla avunmaya çalışıyorsun.”
    (Koro, s. 88)

    “… kendini tehlikeli oyunlardan koru.”
    (Koro, s. 89)

    “Oyun nerede bitiyor, hayat nerede başlıyor, hiç anlamıyorum.”
    (Coşkun, s. 90)

    “… ben de ürkütücü bir oyun seyrettiğimi düşünüyordum, hattâ bu oyunu yaşıyordum.”
    (Coşkun, s. 96)

    “Şu anda yaşadığımızın da bir oyun olduğunu düşünemez misin?”
    (Emel, s. 98)

    “Yazmaya cesaret edemeyeceğin kadar büyük ve müthiş bir oyunun kahramanı olabilirsin istersen.”
    (Emel, s. 98)

    “Şimdi müthiş oyunlarda insanların çaresizliği daha önemli bir yer tutuyor”. (Coşkun, s. 98)

    “Yeni oyunlarda korkaklar da önemli bir yer tutuyor.”
    (Coşkun, s. 98)

    “Ben yeni oyun filân istemiyorum; hayallerimi gerçekleştiren oyunlar istiyorum.”
    (Emel, s. 98)

    “Oyunları değiştirmek elimden gelmez, çünkü ben de oyunun içinde bulunuyorum.”
    (Coşkun, s. 98)

    “Bu sözler de oyunlarından birinde mi yazıyor?”
    (Cemile, s. 99)

    “Senin hiçe saydığın oyunlar benim için ölüm kalım meselesi.”
    (Coşkun, s. 100)

    “Canım, hani eskiden oyunların sonundan biraz önce…”
    (Coşkun, s. 103)

    “Seni beklerken düşündüğüm oyun tutmadı galiba.”
    (Coşkun, s. 105)

    “Oyun bitti mi?”
    (Coşkun, s. 106)

    “Modern oyunların, modern kahramanları gibi silik bir hayat yaşamasaydım.”
    (Coşkun, s. 107)

    “Sonu acıklı da bitse esaslı bir oyun olacak.”
    (Coşkun, s. 107)

    “Olmaz olsun böyle oyun.”
    (Saffet, s. 107)

    “Onu, istediği gibi büyük bir oyunla uğurluyoruz.”
    (Saffet, s. 108)

    “Eski bir oyunun provasını yapıyordu.”
    (Saffet, s. 108)

    “Herkesin bildiği gibi üstad, oyunları fazla büyütürdü, gereğinden çok ciddiye alırdı.”
    (Saffet, s. 108)

    “Hayat oyunlarını gereğinden fazla ciddiye alan merhum…”
    (Saffet, s. 108)

    “Çünkü oyunlar, onun için bir ölüm kalım meselesiydi.”
    (Saffet, s. 108)

    “Oyun bitti, seyirciyi selâmlayacağız.”
    (Saffet, s. 109)