• Sevgili Oğuzcuğum Atay;

    Yaşarken anlaşılmaya mecburum, demiştin sanki anlaşılmayacağını bilirmiş gibi. Anlamak istemediler seni. Neden anlasınlar ki? Bütün sahteliklerini gün yüzüne çıkardın, maskelerini yırttın. Bütün bunları mizah malzemesi yaptın. Neden kendileriyle yüzleşsinler ki? Üstelik bunları bir mühendis olarak yaptın. Sen kimsin ki be adam, git inşaatlarla uğraş. Şehrin çehresini bozanlara katıl yavaş yavaş; senin neyine kitap yazmak?!

    Anlamadılar neyse de bari okusalardı diyorum. Ama Tutunamayanlar 2. baskıyı görememiş bir kitaptı. Hatta ikinci cildi hiç satmamıştı. Bu yüzden sadece bir roman değil Tutunamayanlar. İsmiyle müsemma oldu tutunamadı dönemine. Sen de bir tutunamayandın yaşarken. Selim gibi kaçış yoluna gitmedin, yazdın sen bu dünyayla baş edebilmek için. Satmak için değil, birileri istediği için değil kendin için yazdın. Hayatının başı sonu belliydi ortasını kaçırmamak için yazdın.

    İyiki de yazmışsın be Oğuzcuğum Atay. Yoksa sadece Tutunamayanlar ile nasıl tutunurduk sana? Keşke diyorum daha çok yazsaydın. Bu cümleyi kurduğum tek yazarsın. Keşke daha çok yazsaydın, ben de senin kitaplarını daha çok okumuş olurdum. Yedi değil yetmiş yedi olsa yine okurdum.

    Şimdi herkes seni anlıyor Oğuzcuğum Atay. Yaşarken seni anlamayanlara inat, anlıyor şimdi herkes. Ama kimisi yanlış anlıyor onları ne yapmalı? Okumayan da okudum diyor senin için. Etrafa bir sürü sahte Olric alıntısı saçıyorlar. Madem okumadınız, neden kirletiyorsunuz canım Oğuz Atay'ı.

    Ben mi ne yapıyorum? Ben içten içe bir Tutunamayan olduğumu bilerek yaşıyorum hayatı. Ama dıştan asla belli etmiyorum, yıpratırlar beni çünkü. İşe gidiyorum mesela sabahın köründe kalkıp. Herkesle aynı dertlere sahipmişim gibi yapıyorum. Rol yapıyorum bazen, bazen de kendimi kaptırıp rolden çıkamıyorum. Elimden başka türlüsü gelmiyor. Senin gibi yazamam ben. Çizemem, söyleyemem. Problem çözebilirim sandım ama en basit problemler çözülmemiş kaldı ya onu da bıraktım. Yaşıyorum sadece. Bir gün Hikmet gibi, bir gün Selim gibi. Bazı günler de Turgut gibi. Birebir aynı olmuyor tabi. Çünkü bir Olric'im bile yok benim, anlıyor musun?
    Sevgiler.... 13.12.2018
  • Bazen öyle durup durup
    Seni yazmak geliyor içimden
    Gözlerin , gemzelerin
    Aklımda bir ton kelime
    Tâki kalem kağıtla karşılaşıncaya kadar

    Vaz geçmiştim tam herşeyden
    Tâki gözlerinle tanışıncayakadar

    Şimdi geldin işte aklıma
    Her zamanki gibi tam vaktinde
    O aydınlık gecenin karardığı saatlerde
    Tâki gün doğuşuna kadar

    Artık hayalin değil suratın var karşımda
    Şimdi sen olda
    O gözlere , o gamzelere aşık olma
  • Cümlelerimi kanatana kadar seni yazmak istiyorum. Sana yazamadığım ne varsa dökmek istiyorum kağıda ya da bir peçeteye..
  • OĞUZ ATAY TEHLİKELİ OYUNLAR

    Sevgili Bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.

    İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde
    bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine
    düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla.

    Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi de geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslında bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu
    kararlar. Şimdi her satırı, “bu satırı da neden yazdım?” diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır.

    Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak
    durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları
    tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

    Bu nedenle, sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)

    Geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan akşama kadar
    radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir süre sonra sıkıldı. (İnsandır elbette
    sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) Bunun üzerine onu zayıf
    bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (Ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.
  • “Ne güzel şey hatırlamak seni, yazmak sana dair, sırtüstü yatıp seni düşünmek: filanca gün, falanca yerde söylediğin söz."
  • Rowell bebeğimin bir kitabını daha bitirmiş bulunmaktayım ve Rowell bebeğim beynimi bulamaç ettiği için günlerdir bu kitabın incelemesini nasıl yazsam diye düşünüyorum çünkü bu kadın beni deli etti.

    Deli etmesi hem iyi hem de kötü mana da. Biraz düşünmem gerekti çünkü kitabı sevmeme rağmen bir şey eksikti bunda diye düşündüm. Eksik şeyi düşündüm ve emin olamamakla birlikte sanırım birkaç fikre de sahip oldum.

    1-) Kitap tüm Rowell kitapları gibi aşırı akıcı olduğu için eğlenceli de zannettim ama ben kitabı okurken eğlenmek yerine genel olarak sadece üzüntü hissettim. Bu bir eksiklik değil ama aynı zamanda eksiklikte. Buna az sonra değineceğim.

    2-) Konu gerçekten havada asılı kaldı. Bunun seçtiği konuyla da ilgisi var elbette.

    3-) Bu zamana kadar okuduğum ve beni en sinir eden sonlardan biriydi. (Ki bunu okuduğum tüm kitap genellemeleri içinde söylüyorum.) Kitabın kapağını öfkeyle kapattım…

    Şimdi bu üç temel şeyi göz önüne alaraktan konuşacağım. Fizikte Takyonik Antitelefon denen bir şey var ve bu telefon sayesinde geçmişinize mesaj bırakabiliyorsunuz. Bunu biliyorum çünkü fizik performansım için bu konuyu seçtim. Ve bu konuyu arkadaşlarımla sürekli tartıştık. Yani böyle bir telefonumuz olsa ve geçmişimize mesaj bıraksak ne olacak? Ne değişecek? Sonuçta geçmişimizdeki biz şimdiki biziz yani hayatımızda ne değişebilir ki? Çok tartıştık ve sonuç bir hiçe çıktı. Tabii internette yazan bilimsel şeyleri henüz okumadım ama kendi aklınızla bir mantık yürüttüğünüzde sizde bu sonuca çıkarsınız büyük ihtimalle. Hiçbir şey değiştiremeyiz.

    ‘Şimdi ne alaka bu?’ diyeceksiniz ama çok alaka. Çünkü kitapta olan buydu. Georgie, yoğun iş temposu yüzünden uzun bir süredir ailesine vakit ayıramadığı ve bu Noel’de de Neal ve çocuklarla birlikte Omaha’ya gidemediği için (yine işi yüzünden) bu bardağı taşıran son damla oluyor ve Neal ile evlilikleri tehlikeye giriyor. Sonra Georgie annesinin evinde gençliğinden kalma sabit hatlı telefonunu buluyor ve ondan Neal’ı aradığında bir bakıyor ki, geçmişteki Neal ile konuşuyor.

    Daha sonra bu telefonu Neal ile olan aşklarını kurtarmak için kullanmaya karar veriyor. Yani geçmişi değiştirebileceğini düşünüyor.

    Bu telefonun varlığından haberdar olduktan sonra bunun Rowell’ın kitabında karşıma çıkması açıkçası beni çok heyecanlandırmıştı. Onun yorumunu ve kitabın sonunu, ne değişeceğini çok merak etmiştim. Hem de fizik performansımda yardımı olur diye de düşünüyordum. Ve büyük hevesimin üzerine eklenen büyük bir hevesle daha okumaya başladım kitabı.

    Ama umduğum gibi olmadı.

    Şimdi ilk maddeye geçiş yapıyorum.

    Bu kitabın tamamının eğlenceli olmasını beklemezdim çünkü Rowell her kitabını eğlenceli yazmak zorunda değil. Ben Rowell’a bu yüzden sinirlenmiyorum zaten. Ki buna hakkımda yok. Ben sadece kitapta sadece Georgie’ye ağırlık verdiği ve diğer tüm karakterlerini heba ettiği için sinirleniyorum ona. Georgie’yi aşırı derece de çok sevdim. Rowell yine harika bir karakter yaratmış. Georgie’nin Neal için hissettiği tüm o duyguları, sıkıntıları ve korkuları taa içinizde sizde hissediyorsunuz. Georgie Neal’ın onun aramalarına geri dönmesini beklerken sizde heyecanlanıyorsunuz. Sizde bekliyorsunuz.

    Ama bu sanki monolog okuyormuşsunuz gibi. Georgie, Georgie ve daha fazla Georgie. Rowell romantizm ustası ve keşke, keşke Neal ile daha fazla sahne olsaydı. Çünkü Ben Georgie ve Neal ikilisini çok sevdim. Onların birbirini sevişlerini, Neal’ın Georgie’yi sevişini ve yaptığı tüm fedakarlıkları çok sevdim. Keşke demekten başka elimden bir şey gelmiyor…

    Ve Seth. Seth bu kitapta daha iyi biri olabilirdi. Georgie ile gençliğinden beri arkadaş ama işlerine özel hayat karıştırmama kanunundan dolayı hiç o kadar yakın olamamışlar gibi hissediyorsunuz. Yakınlarmış gibi hissettiğinizde Rowell, “Hayır, onlar yakın değiller. İnanmayın buna” der gibi araya giriyor gerçekten. Ben kesinlikle Seth’in bunu hak ettiğini düşünmüyorum. Georgie ve o daha güzel, derin ve komik bir arkadaşlığı hak ediyordu. Seth bir pislikmiş gibi yazılmayı hak etmiyordu.

    Cidden… çok yazık olmuş.

    Bunlar kitabın gidişatını benim için o kadar çok etkiledi ki, anlatamam. Kitaba kendimi kaptırmıştım ama bunlar beni her daim rahatsız etmeye devam etti. Seth’den hiç hoşlanmadım. Ve bu beni rahatsız etti. Rahatsız etmekten çok, böyle olsaydı ne olurdu sanki diye içim içimi yedi.

    Ayrıca birde öyle bir son okuyunca, iyice deliye döndüm. Çoğu kişi Rowell için hep ucu açık sonlar yapıyor, son yazmayı beceremiyor gibi yorumlarda bulunuyordu ve ben Eleanor ve Park dışında bu yorumlara katılmıyordum. Onun sonu da cidden rezaletti. Ama kitabı sevmediğim için pekte umurumda değildi. Evet, belki açık uçlu yapıyor olabilirdi ama bence güzel sonlar yazıyordu. Ama bu… bu kabul edilemez gerçekten. Hiçbir şey anlamadım. Konu yeterince havada asılı kalmamış gibi öyle bir son yazınca, ben ne okudum o zaman, tüm yaşananlar neydi? Diye bir kalıyorsunuz. Bu kadar açık uçlu da olmaz ki be Rowell.

    Bu kitapta tek sevdiğim şey, karakterler ve onların özellikleriydi. Gerçeklikleri ve duyguların karşı tarafa iyi geçirilmesi. Beş puanı sırf bundan dolayı verdim. Çünkü ne dersem diyeyim Georgie’nin hissettiklerinden etkilenmediğimi inkar edemem. Ve evlilik konusunda bana bazı yeni görüş açıları da kattı. Bunu da göz ardı edemem.

    Kitabı okurken hissettiğim hafif üzüntü çok güzeldi ama üzgünüm Rowell.

    Bu sefer olmadı… (kırık kalp)

    Dipnot: Ayrıca Pegasustan ilk defa bu kadar kalitesiz bir kitap çıktığını görüyorum. Kitabın altları bembeyaz oldu, soyuldu hep. 33 TL VERMEMİŞ OLSAM GERÇEKTEN HİÇ PROBLEM OLMAZ AMA. O kitaba o kadar para verdim ve bir zahmet iki gün elimde tutunca ölmesin dimi. Kazıkçı Pegasus. Neyse yine de sen en sevdiğim yayın olduğun için seni affediyorum.
  • ''Önce, büyük büyük düşündüm.
    Sonra, büyük büyük yaşadım.
    Ne varsa, onlar aldı.
    Şimdi, bana – küçük / bir ölüm kaldı.''

    Nasıl mıyım?
    Bunu bir mektup gibi farz et. Gitmesi için yazılmış ama gitmesi gerekene hiç ulaşamayacak bir mektup gibi..
    Ben kaç gündür sadece dua ediyor ve yazıyorum başka yapacak hiç bir şeyim yokmuş gibi. Aslında gerçekten de yok.. Aa dur bi tüm duygularımı toparlayıp geleyim, bekle beni hemen gitme e mi diyorum tıpkı eskisi gibi..
    Geldim, nerede kalmıştım? Dur bi bakayım. Başlayamamışım bile, sona giden biri için başlayan olmak ne tuhaf bir kelime şimdi fark ettim bunu.
    Merak etme sana öyle içini karartacak şeylerin dolu olduğu bir mektup yazmayı düşünmüyorum. Defalarca silip tekrar yazdım bu satırları, baktım bir çok şey iç karartıyor yaşadıklarımda yazmak mı yazmamak mı dedim.
    Evet en iyisi en başından anlatmak herhalde..
    Dürüst, masumiyet besleyen ve samimi bir yazı olmasını diliyorum.
    Öyle ilginç bir tanışma öykümüz de yoktu aslında. Nerede nasıl tanıştık hiç hatırlamadık. Sanki gözümüzü birlikte açtık yıllarca hep beraber yaşamışçasına. Farklı zamanlarda farklı mekanlarda doğmuş olsak da . Her ailenin çocuğu gibi yetiştirilmedin fırsatın olmadı aslında ve suçlamadın da kimseyi boşu boşuna.
    Eylülü çok seven ben sevmeyen ise sen oldun. Büyüdükçe anladım ki kızının seni kaybettiği yaşta ,anneni kaybettiğin karanlığın idi eylül ayı. Sonsuza kadar karanlıkta kalmadın belki de ama eylül senin için yaşamını yitiren tüm sevdiklerinin sanığı oldu.
    Büyüdük koca koca insanlar olduk, ayrı yerlerde yaşasak da sık sık buluşurduk. Karşılıklı yapılan kahvaltılar, içilen kahveler, ilk aşk heyecanları ilk tek edilişler atılan bol kahkahalar…
    Peki ne oldu da böylesine güzel bir şey son buldu?
    Dün akşamdan beri gideceksin diye ; senin hediye ettiğin kitabı fırlatıp hele de kitabın içindeki defalarca gülümseyerek baktığım notu okuyamamak koyuyor.
    ''Kolay mıdır bir anda her şeyden vazgeçip gitmek?
    Yoksa gitmekten vazgeçip, sevmek mi gerek?''
    Çok tanıyorum zannederken birlikteyken farkına varamadığım şeyleri şimdi öğrenmiş olmak koyuyor.
    Acaba en çok ihtiyacın olduğun zamanlar yanımda olmadın dediğin anlar oldu mu? Olmadığım o zamanlar koyuyor.
    En çok ama en çok ne koyuyor biliyor musun?
    Dünden beri yattığın yoğun bakımda, çaresizlikten hiçbir şey yapamamak , elini tutamamak ve son sözlerini duyamamış olmak koyuyor.
    Kendini ölüme teslim ettin, yarın mezar seni sevgiyle kabul edecek. Sana emanet verilen ne varsa iade ederek acılarından hatta tüm zevklerinden vazgeçeceksin. Ailen, dostların sevdiklerin , nefretlerin arzu ettiklerinden de feragat edeceksin . Cesedinin üzerine toprak dökülecek , yeniden doğacak ve gerçek olacaksın.
    En başta dedim içini karartmayacağım diye, ''geldim veda edip gideyim bırak artık beni'' dediğini duyar gibiyim. Niye yazdım ki tüm bunlar hiçbir fikrim yok. Gücüm kalmadı dünden beri.
    Nasıl mıyım?
    Sana yüzümde hiç de sevimli olmayan bir tebessümle veda ediyorum.

    Çok eksiğim.
    Keyifli okumalar.