Şehirler de insanlar gibi... Her birinin hatırı, hatıraları ve hikâyeleri var. Çoğu zaman unutulmuş, sadece birkaç yaşlı zihinde kalmış ve kimse sormaz, dinlemezse yok olacak hikâyeler bunlar. Ve üzerinde yaşadığımız toprağın hikâyesini bilmezsek toprak bize küsecek.
İnsan en çok ve gerçekten ağladığı zaman insan oluyor. Bu dünyanın makyajı siliniyor yüzünden, üzerinden yaşamışlığın tozu gidiyor, kendi gibi, aslı gibi, insan gibi oluyor.
Hasret ve özlem aynı anlama gelmiyor, aynı şeyi söylemiyor. Mecnun misal ki Leyla'yı özlemiyor, hasretini çekiyor; şairler geceler boyu tek bir kelimeyi ararken çektikleri o acıyı “özledim" diyerek anlatamıyor ki. Hem özlemek sanki olup biten bir şey gibi yarım, eksik, sakıt kalıyor ama hasret var, oluyor ve devam ediyor. Ya da bana öyle geliyor.
"Yaratılanı Yaratandan ötürü sevmek" diye bir şiar var malum. Belki de sırf bunun için bile bütün insanları kardeş görmek, kardeş bilmek diyen adamlarla dolu tarihimiz. Zira Allah'ın yarattığı her insanı O'na karşı gelmedikten sonra kusurlarıyla ve hatalarıyla beraber kardeşi saymak fikriyle yoğrulmuş bir medeniyetimiz var.
Bir gün Hz. Fatma Hz. Ali’yi hüzünlü görünce şöyle dedi;
"Ey Ali, eğer üzüntün bu dünya içinse bize yakışmaz. Yok, eğer ahiret içinse söyle de beraber üzülelim..."