Hz. Peygamber Tebük Seferi'nden dönerken 'Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz.' diye buyurmuşlardır. İşte şimdi bizim cihadımız evvelkinden daha da büyüktür. Maksadımız Nizam-ı Âlemdir ve asıl cihat işte tam da şimdi başlamıştır. Sakın bitti sanmayın bu davayı; gayrı dava büyümüş, cihat büyümüş ve düşman büyümüştür.
Sakın ha! Kibre düşmeyesiniz. Zira bu zafer hiçbirimizin değil bu zafer Allahındır ve nasıl ki o nasip ettiyse bize bu nimeti; şükrünü bilmezsek öyle de alır elimizden.
İstanbul bir kez daha fethediliyordu. Lakin bu kez kılıçla, okla, topla değil; ezanla, namazla, şükürle ve duayla fethediliyordu.
Her birinin yüzünde sürur, dilinde dua ve sanki mahcuptular ve korkuyorlardı kibrin ateşine kapılmaktan.
İstanbul'un fethiyle pek çok Rum ihtida etmiş de Müslüman olmuştu ve çoğu vakit sonradan Müslüman olanlar inancında eskilerden daha samimi olurdu. İşte Ayasofya'nın hâli tam da öyleydi.
Zira o bir sultan olmaktan ziyade inanmış bir kul olarak girdi İstanbul'a. Zira kendi deyimince enbiyaya ve evliyaya dayamıştı sırtını. Ve inanmıştı ki yanında onların ruhaniyeti ve maneviyatıyla beraber girdi şehre. Derde derman, gönüllere şifa olarak; Şehri almaya değil şehre vermeye girdi. Gönlünü, ömrünü verdi, gönül aldı, İstanbul'u gönül şehri yaptı. Zira Hz. Peygamber'in sözü yerde kalmamış, hakikat olmuştu ya o vakit ilelebet öyle olması gerekti.