böyle uykumun kaçtığı zamanlarda her şeyi düşünürüm. güzel şeylerden ve arzulardan tutun da korkunç ihtimallere ve keşkelere varıncaya kadar her şeyi. uzak hatıralardan bir sonraki günün, bir sonraki haftanın, bir sonraki ayın işlerine varıncaya kadar, hayatımdaki problemlere hatta -yemin ederim- tanıdığım bütün insanlara kadar her şeyi düşünürüm. önce babamdan başlarım düşünmeye. sonra annemle devam ederim. ardından tek tek etrafımdaki diğer insanları düşünürüm.
içinde bulunduğumuz durum az çok bir satranç tahtası üzerinde sıkışıp kalmış, ancak kendilerini kurtaramayan iki piyonun haline benziyordu. demek istediğim sanki ikimiz de görünmez bir satranç tahtasının üzerinde bir filin, atın, vezirin yahut başka bir şeyin hamlesine maruz kalmıştık da bir türlü kaçamıyorduk.
yakın zamanlara kadar, geceleyin yatağına uzanıp da kendiyle baş başa kaldığında, yalnızlığın bir çıkmaz sokağa benzediğini; o sokağa girmenin kolay, ama oradan bir yere ulaşmanın olanaksız olduğunu düşünürdü.
çünkü insanları oldukları gibi benimseyip sevmeyi sizden öğrenmiştik. içimizdeki sevecen insanı siz uyandırmıştınız. bizlere yalnızca anadilimizi doğru ve güzel kullanmayı değil, dünyayı, yaşamı iyilik dolu bir yürekle sevmeyi öğrettiniz.