Pek çok kadın gibi Ruth da kocası adına duygusal tepki veriyor ve kocası da, duygusal olarak tamamen tepkisiz kalıyordu. Kendi duygularını belirlemenin, kendi risklerini seçmenin ve kendi sağlığının sorumluluğunu üstlenmenin kocasının işi olduğunu kabul etmesi, Ruth için büyük bir adım oldu. Bütün bunlar ona değil, kocasına düşüyordu. Ama Ruth için, öfkesini ciddiye alıp bu statükoyla yaşayamayacağını ve durumun bu şekilde devam etmesine katlanamayacağını önce kendine, sonra da kocasına göstermek için kullanması da aynı derecede önemliydi.
Öfkemizi, benlik hakkında bildirimlerde bulunmak üzere kullandığımızda güçlü bir konuma gelmiş oluruz; çünkü kimse bizim duygu ya da düşüncelerimizi tartışamaz. Bunu yapmaya kalkışabilirler belki, ama karşılık olarak onlara kendimizi savunmak için mantıklı açıklamalar sunmamız gerekmez. Bunun yerine, şöyle diyebiliriz: “Bu sana delice ya da mantıksız görünebilir, ama ben durumu böyle görüyorum.” Ama tabii, diğer kişinin davranışını bizim istediğimiz şekilde değiştireceğinin de garantisi yok.
New York’taki bir konferansa katıldığım bir bahar ayında, iki çalışma arkadaşımla birlikte otobüsle Metropolitan Müzesi’ne gittim. Şehre karşı eski tanışıklığımı yitirmiştim, arkadaşlarım Celia ve Janet ise, başka bir ülkedeki yabancılar gibiydiler. Belki de büyük şehir tedirginliğimiz yüzünden, otobüs şoförüne, nerede ineceğimizi söylemesini –biraz aşırı bir sıklıkla– hatırlattık. Adam ani ve beklenmedik bir hışımla, kalabalık otobüsteki herkesin ilgisini çeken şiddetli bir saldırıya girişti. Üçümüz şaşkınlıktan donup kalmıştık.
Daha sonra birlikte kahve içerken, bu olaya verdiğimiz kişisel tepkileri tartıştık. Celia biraz huzursuz olmuştu. Olay ona eski saldırgan kocasını hatırlatmıştı ve o hafta da, boşanmalarının yıldönümüydü. Janet öfkeyle tepki vermişti, ama şoförün patlamasıyla ilgili akıllıca yanıtlar bulması ve eğlenceli intikam fantezileri kurmaya başlamasıyla birlikte öfkesi geçti.
Benim tepkimse, nostaljiye kapılmaktı. New York’u özlemiştim ve alışmış olduğum orta batı nezaketinin tam tersi olan bu olay hoşuma gitmişti. Bu, yanımda Kansas’ın Topeka kasabasına götürebileceğim bir New York “olgusu”ydu.
Bu olay hakkında kısaca tartıştığımızı varsayalım. Otobüs şoförünün davranışının kötü olduğunu hepimiz kabul edebiliriz. Ama üç kadının tepkilerinden de o mu sorumlu? Celia’nın huzursuzluğuna ve Janet’ın öfkesine o mu yol açtı? Geçmişimi özlememe neden olan o muydu? O adamın aksiliğine üçümüzden biri o gece Brooklyn Köprüsü’nden atlayarak tepki verseydi, ölümünden o mu sorumlu tutulacaktı? Ya da, başka bir açıdan bakarsak, adamın patlamasından biz mi sorumluyduk?
İnsanlar arasındaki etkileşimlere neden-sonuç açısından bakmak çekici gelebilir. Eğer öfkelenmişsek, buna başka birisi neden olmuştur. Eğer biz başka birisinin öfkesinin hedefiysek, o zaman ya biz
Benliğimizin sorumluluğundan vazgeçmemiz, içimizdeki boşluğu doldurmayı başaramadıkları ya da bizi mutlu edemedikleri için başkalarını suçlamamıza yol açar; oysa aslında bu, onların işi değildir.
etrafımızda olup biten hemen her şeyden kendimizi sorumlu hissedebiliriz. Diğer insanların sorun ve acılarının sorumluluğunu üstlenir ve suçlu damgasını kabul ederiz. Bu arada, yeterince uğraşırsak sorunları yok etmeyi başarabileceğimize inanmaya başlarız. Suçluluk ve kendini suçlama, neredeyse salgın halinde bir “kadın sorunu”dur.