“Elbette” diye mırıldandım. “Elbette paylaşmak iyidir. Paylaşmazsa içinde kocaman bir yumru büyüyor. Her düşündüğünde, her hissettiğinde, her nefes aldığında canını yakıyor…”
“Ne diyorsun Nevzat? Beğendin mi? “
Evgenia böyleydi işte, “ Nasıl, güzel olmuş muyum?” diye sormazdı, “Beğendin mi?” Derdi. Başkalarının fikirleri umurumda bile değil, benim için önemli olan senin düşüncen diyerek beni onurlandırırdı.
“Beğenmek mi?” diye mırıldandım sanki gizli bir güç tarafından ona doğru çekilirken. “Nefesim kesildi.“
Sonra dizginsiz bir öfke, neden ben, neden benim başıma geldi bu diye. Sonra bu sorulara aranan cevaplar, sonra bulunan yanıtlar, sonra bulduğum yanıtların hiçbir işe yaramaması, sonra yaşananların her an, her dakika, her saniye zihnimde tekrarlanması. Her gece, her sabah, her öğlen, her akşamüstü, her saat, her an…
Ve derin bir çaresizlik, onulmaz bir bitkinlik, tükenmişlik, yok olma duygusu, en kötüsü ise hâlâ yaşıyor olmaktı..