Günümüzün insanlığı, koskoca modernizmden, yapa yapa bugünün gelişmiş kapitalizmini çıkarabildi. O da toplumu atomize etti. Şimdi de post-modernizm, süreklilik ve bütünlük tutarlılık arayışından insanlığı kurtarma misyonuyla ortaya çıktı, bunun üzerine, bireyin zihnini de atomize ederek tüy dikmeye uğraşıyor. Post-modernizme dünyayı televizyon mu hazırladı veya bu medyum zaten ötekinin gelişinin habercisi miydi, yoksa post-modernizm öncelikle televizyonu mu ele geçirdi, bunları bilemiyorum. Ama TV ekranındaki "hayatın" örgütlenişi, en cevval post-modernistin dahi ancak rüya sayabileceği bir sebepsizlik, ilişkisizlik, dağınıklık cenneti yaratır. Bu açıdan tek kusuru, cennette hoplayıp zıplayan bütün oyuncakların aslında bir ortak amaç için örgütlenmiş oluşudur.
Sanat tarihçisi Horst Bredekamp, "Başka hiçbir alanda bu kadar küçücük bir yerde bu kadar basit araçlarla bu kadar ilkel ama aynı zamanda müthiş incelikli işler dönmez," diyor.
Oyunun kendisinde yaşanan değişimler daha çok, bir örgütlenme ve faaliyet tarzı olarak futbolun kendi iç dinamiklerindeki gelişmelerin, yenilik ve zenginlik, etkinlik arayışlarının ürünü. Oyunu saran manevî atmosfer ile oynayanların ruh ve düşünce dünyasındaki değişmelerse kapitalizmin.
İtiraza kalkışacağınızı biliyorum. Ben erken davranayım. Bu oyun, önce kapitalizmin çıkarı en yüce değer haline getirmesinin sonucu olarak, şimdi de zamane ruhunun pislikleriyle kirlenip yozlaşmakta.